• 07 Nisan 2016, Perşembe 20:43
SAKİNREİS

SAKİN REİS

Masonik Sistem Çökerken…

Şundan hiç şüpheniz olmasın, Birinci Cihan Harbi, Büyük İsrail’in kurulabilmesi için siyonistlerce çıkartılmıştır. Bunun için de, her şeyiyle bir mason devleti olan İngiltere ile kontrol altında tuttukları diğer ülkelerdeki mason localarını kullanmışlardır.

İsrail devletini kurmayı hedefledikleri Filistin topraklarının anahtarını elinde tutan Osmanlıyı da iş başındaki mason yöneticileri kullanarak bu savaşın içine çekmişlerdir.  

Osmanlı’nın yok yere bu harbe sokulması ve ardından dayatılan Sevr Antlaşması hep aynı planın parçalarıdır ve tamamı mason yöneticiler üzerinden icra edilmiştir. “Üç beyinsiz” olarak sıfatlandırılan Enver, Talat ve Cemal Paşalar -bilerek veya bilmeyerek- bu projeye en ciddi desteği vermişlerdir.

***

1917’deki Balfour Beyannamesi, 1918’de Mustafa Kemal Komutasındaki Osmanlı Ordularının Nablus’ta (bugünkü İsrail’in bulunduğu topraklar) uğradığı bozgun,  Rauf Orbay’ın hiç direnmeden imzaladığı Mondros Mütarekesi ve Birinci Cihan Harbi’nin hemen ardından Yahudilerin İsrail’e yerleşmeye başlamaları (ve sonrasında 1948’de İsrail’in kurulması),… tamamı bir projenin aşamaları olarak Yahudiler tarafından mason yöneticiler taşeronluğunda icra edilmiştir. 

***

Osmanlı’nın yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu proje çerçevesinde dizayn edilmiştir. Osmanlı Devletini tasfiye eden ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran kadrolar -Mustafa Kemal’den, İnönü’ye ve Karabekir’e kadar-  İttihat ve Terakki Partisi orijinlidir ve hemen hemen tamamı masondur. Bu kadroya hakim olan masonik düşüncenin nihai hedefi ise “dinsiz devlet, dinsiz toplum”dur. Bu hedeften sapma ihtimali olan kadrolar daha yolun başında, Cumhuriyetin kuruluş sürecinde tasfiye edilmiştir.

***

Cumhuriyet kurulduktan sonra, son derece özgürlükçü olan 1921 Anayasası yerine ikame edilen 1924 Anayasası ile hem baskıcı bir sistem oluşturulmuş, hem de Osmanlı’dan kopuş netleştirilmiştir.

Yeni kurulan “sistem” kendini 4 dayanakla koruma altına almıştır. Bunlardan birincisi Anayasa’dır. “Sistem”, dayattığı Anayasa ile suyu istediği mecrada akıtmayı hedeflemiştir.

İkinci dayanak, yine Anayasa ile oluşturulan ve kendilerine misyon yüklenen bir takım kurumlardır.  Bu kurumlara, yapılan tehdit tanımları doğrultusunda fiili müdahale de dahil her şekilde “sistemi” koruma görevi verilmiştir. Seçimle başa gelecek yönetimlerin, “kuruluş paradigmasından” sapmaları halinde bu “bekçi kurumlar” vasıtasıyla durdurulması planlanmıştır. (Nitekim sekiz aylık ömrü olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Mustafa Kemal’in ölümünden sonra kurulan Demokrat Parti’nin başına gelenler -ve tabii ki sonraki yıllarda defalarca yaşadığımız benzer müdahaleler- yapılandırmanın maksadını aşikâre etmektedir.)

“Kurucu akıl”, öngördükleri şekilde devamını temin için “sistemi” iki ayrı ayakla daha takviye etmiştir: Birincisi basın (medya) ayağı, ikincisi de sermaye ayağıdır.

***

Tamamıyla masonik hedeflere ulaşmak için dizayn edilmiş olan bu dört ayaklı koalisyon (Anayasa, Kurumlar, Basın ve Sermaye), 2007 yılına kadar da verilen tüm görevleri başarıyla yerine getirmiştir.

Fakat 2002 yılında işbaşına gelmesini engelleyemedikleri, sonrasında da bütün tehdit ve sıkıştırmalarına rağmen bloke etmeyi başaramadıkları R. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti kadroları, devletin tüm reflekslerini kontrol altında tutan bu ahtopota karşı adeta bir “savaş” ilan etmiş ve ülkeyi sımsıkı saran vantuzlarını tek tek kesmeye başlamışlardır.

“Sistemin” kendini savunmak için yaptığı hamleler ise, öncelikle gelişmiş iletişim teknolojileri üzerinden oluşturulan muhalefet, sonra değişimden yana tavır alan aydınların verdiği destek ve en önemlisi sandıkla ortaya çıkan milli iradeyi aşıp lehlerine bir sonuç doğuramamıştır. Nitekim 2007 yılı 27 Nisanında yapılan çıkışın da (e-muhtıra) akim kalmasıyla “sistem” ilk ciddi yenilgisini tatmış ve mukabil stratejiler de geliştiremeyince, basın ve sermayenin tüm desteğine rağmen “kurumlar” ayağını kaybetmiştir.

***

Ak Parti iktidarı ikinci adımda Anayasaya el atmış ve köklü bir değişim yapamasa da kısmi revizelerle siyasetin ve vatandaşın hareket alanını genişletmeyi başararak mücadele gücünü takviye etmiştir.

***

Ardından 2009 yılı Ocak ayındaki Davos çıkışı ve 31 Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayları ile de “piyonlar” aşılarak, doğrudan “sistemin kurucuları” ile kafa kafaya gelinmiştir.

“Sistem” ,“kurumlar” ve “Anayasa”  silahlarını kaybedince, elindeki “basın” ve “sermaye” silahlarını kullanarak saldırıya geçmiştir.

“Basın”, bütün yıkıcılığını göze alarak beşinci kol faaliyetleri için ortam hazırlamaya girişmiş ve kutuplaştırma çalışmalarına hız vermiştir. Ürettikleri, “sandık her şey değildir”, “diktatör”,” anti demokrat”, “tek adam”, “rantçılık”, “yolsuzluk, hırsızlık”, “yönetemezlik” gibi söylemlerle basın üzerinden etkiye açık kesimlerin iktidara yönelik nefretini köpürtmeye çalışmışlardır. Farklı ideolojilere mensup olan ya da devlet otoritesine, vara-yoğa, her şeye karşı çıkmaya teşne kesimleri kışkırtarak istikrarı bozmayı, bunun üzerinden de hükümeti yıkmayı hedeflemişlerdir. Gezi kalkışması bu çalışmaların başarıya ulaşamayan fakat iz bırakan bir ürünü olmuştur. Güdümlü sermaye de bazen açık, bazen gizli bütün bu süreçlerin finansörü olmuştur.

Film yıldızları ve sanatçılar da bu beşinci kol faaliyetlerinin bir parçası olarak kullanılmışlardır. Gayeleri, eylemleri “sempatikleştirerek” daha geniş kesimleri sokaklara dökmek ve hükümeti yönetimi bırakmaya zorlayarak çöken “sistemlerini” kurtarmaktı.

Ancak, Recep Tayyip Erdoğan’ın halktan aldığı güçlü desteğe dayanarak ortaya koyduğu kararlı duruş, bütün oyunları bozmuş ve istedikleri neticeyi alamamışlardır.

En son, taşeronlar aracılığıyla, 17 Aralık 2013 tarihinde piyasaya sürülen ve 30 Mart 2014 seçimlerinde Tayyip Erdoğan ve partisini yenilgiye uğratmayı hedef alan gizli ses kayıtları ile sonuca gitmek istemişler ancak girişimleri halkın sağduyusuna çarparak geri dönmüş, bunda da başarılı olamamışlardır. (Bu süreçte Fethullah Gülen'in bir dönem sağ kolu olan yazar Latif Erdoğan’ın cemaatin dinlemeler konusunda İsrail'de eğitim aldığını açıklaması bilgilerimizi teyit eden önemli bir dip nottur ve mutlaka bir kenara kaydedilmelidir.)

Ancak, “taşeron” grup 30 Mart mahalli seçimlerine yönelik çalışmalarında başarılı olamadı. Aksine sakarlıklarıyla maskelerini düşürerek deşifre oldukları gibi, kırk yıllık birikimlerini de berhava ettiler.

Pusuya yatarak yaptıkları atışla arslanı vurmuş fakat öldürememişlerdir; şimdi ise bedel olarak yaralı arslanın yapacaklarına razı olmak durumundadırlar.

***

Peki, bu masonik direniş bitecek mi?

Tabii ki bitmeyecek.

Sadece biraz gerileyecekler ve içlerinden bazılarını “uykuya yatıracaklar”dır.

“Basın” ve “sermaye” ayağıyla tam bir hesaplaşma olmadan da bu masonik direniş bitmeyecektir.

Bu yüzden ayakta olan bu iki grupla yapılacak mücadelenin daha da şiddetlenmesi beklenmelidir.

***

Peki ne zamana kadar sürer?

Yaşananlar bir “cem’i zıddeyn” sürecidir ve planlandığı gibi muhtemelen 2023’te tamamlanacaktır.

Piyonlar aradan çekildikten sonra ise savaş şüphe yok ki istihbarat servisleri arasında yoğunlaşacaktır.

Kimse Türkiye’yi rahat bırakacaklarını düşünmesin.

Ve o günlere ciddi şekilde hazırlanmak lazım. 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık