• 25 Şubat 2019, Pazartesi 19:11
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Tek kişilik manifestomsular

TEK KİŞİLİK MANİFESTOMSULAR

-eski Tc’ye dair nostaljiq senfony gönderme-

*

tek kişilik (..ordu/gösteri/konser/bilet/aşk ws.) “bir” sayılı manifesto

-öfke hınç kuyrukacısı öç/intikam rövanş hesaplaşma imha yakma yıkma kırma dökme yerindensökme ve defterleridürme’nin diliyle-

Belanın üstüne üstüne gidiyorum. Dünyanın yüzdedoksanını meraklısına -varsa gönüllüsüne- bırakmışım. Müessis nizama karşıyım tam bir kapalıçarşıyım, ufacık fıçıcık içi dolu turşucuk gibiyim. Sistemin kutsallarını statükoyu küçümsemek ve aşağılamaktan çekinmiyorum. Lanetedicilerin lanetini bütün sarsıcı yakıcı duygularımı ve ırgalama yıkma niyetimi açıkça açıklıyor kin dolu ve haklılığını bilen bir inançla o’nun, onların kötü olduğunu haykırıyorum ve gönlümü iyilere sunuyorum. Benim duruşum naif bir anarşist tutum sıradan bir protest tavır ve basit bir reddiye olmayıp aksine üretkendir. Bazı vicdanlarda -cılız da olsa- yankı bulmuş gönülleri ateşlemeyi başarmış ve zaferini şimdiden ilan eden üretim zenginlik güven mutluluk üstünlük gibi unutturulmuş değerleri yeniden hayata taşıyan sarsan ve titreten bir yapılanmanın adıdır.

Evet pek yakında zangırdayacaklar umulur ki kuyruğu da titreteceklerdir. Zaman buna doğru akmakta felekler bu aşkla dönmektedir. O’na ve onun gibilere unutulma cezası veriyoruz ki cezaların en talihsizi en iz bırakanı en etkilisi budur. Bittiklerini baştan beri bitmeye mahkum olduklarını layığını bulduklarını bitip giden solup giden batıp gidenleri sevmediğimin bilinmesini istiyorum. Onları çürümeye terk ediyorum binaenaleyh çürüsün birazcık gidinin godoşları. Bakalım kokuları neye benzeyecek!

Kendime -yine kendimce- anti-kahraman ünvanı veriyorum. Yiğit milletinin zıt/ters/aykırı türündenim (Aslında cesur değildim sahte ise hiç değildim. O yüzden eğildim büküldüm küçüldüm ve ısrarlara dayanamayıp ben de çürüdüm). İsyandaki şehveti hissettiniz mi sakın şaşkın tortulu bir utanç duymayın, gerçeği temsil ediyorum. Mağduriyetimin şampiyonu değilim hiçbir güç’ün piyonu değilim. Varsa, bir galibiyetin efendiliğini de oynamıyorum. Yaptıkları işkence acıttıkları vücudum çektirdikleri ceza çaldıkları gençliğim... Bende nefsi bir arınma vicdani muhasebeye falan yol açmadı, iyi direndim! Sanki giderek daha masumlaşır gibi oldum. Aynaya bakmak -o yüzden- anlamını yitirdi. Kötülüğü din eylemişleri tanıdım, salt kötülüğün özüne vakıf olmakla bahtiyarım! İsyan tipi bir itiraz kavramından söz ediyorum, mutlak inkar olarak okuyabilirsiniz. Mevcut put büst ögüst heykel sanem ve her türlü pagan kalıntısına inkar/red bayrağını açtım isyan sancağı ise sırada bekliyor ardından kaçınılmaz imha gelecek! Gücümü buradan alıyorum ama aynı zamanda çürüyen bir muhalif olarak zaafı temsil durumundayım.

Gelecek’e ilan edilmemiş savaş ve muhalif duruşumla ortak olmayı talep ediyorum.

Zaman dışına itilmiş yirminci yüzyıl ıskalatılmış halkımla aynı kaderi paylaşmak istemiyorum. Gelecek’i kurma yetenek ve birikimim yok -belki yeterli değil- ama -bi şekilde- oluş’un içinde yer almak istiyorum ona yön veremesem de.. Pazartesiden sonra salı yakışır, salıları seviyorum (perşembenin gelişi değişik mevzu) cuma ise bambaşka. Mapusâne yıllarımı ve kaybedilmiş yüzyılları sevmiyorum lakin günler iyidir zira yüzyıl doğurma kapasiteleri vardır, öyleyse iddia ediyorum: Yüzyılların dölyatağı gün’dür! Ahmet Celal, Behlül, Macit, Necip vb. değildim, Italo Calvino’nun Ağaca tüneyen baron’u gibi tavuklara yoldaşlık etmeyi kuruyordum! Çamlıcalı Eniştem de yoktu fakat 12eylül, Süreyya’dan beter ezdi beni. Anahtarını suya attığım çaresizlik hücresinde debelenen bir kalebend olup çıkmıştım. İçerdeyken bir ara -az kalsın- mevcut gardiyan ve muhtemel cellatlarım olasıca üniformalı memurlara aşık olayazdım, Rabbim kurtardı!

Ve adam sustu başka konuşmadı. Ortalığa bir an imha getiren bir suskunluk çömdü. Kendisiyle bazen (böyle) uzun kalıyor bu da onu yoruyor.

tek kişilik (..ordu/gösteri/konser/bilet/aşk ws.) “iki” sayılı manifesto

Mazinin hamalı şimdinin sultanı gelecek’in meczubuyum. Gömleğin değil kelimelerin düğmesini ilikleme refleksiyle yalpalıyorum. Gamzelenmiş fettan bir bakış karşısında iç geçiren delikanlı ruhuna müptelayım (eskiden âşinaydım). Mamak artı Ulucanlar, toplam altı yıl küsur... İşkence hücre Ali’nin asılması iki müebbet fıttırmam saçımın gürlüğü kasıklarımın hürlüğü iki diş düşmesi üstüme hafakanlar üşmesi yalnızlaşma daralma kapanma köprüleri atma dünyanın anasını satma... Evet beni siz çürüttünüz! Ama -ne tuhaf- kendimi çok masum hissediyorum. Sabıkalı bir masumiyete sahibim. Suç ve Ceza’nın gelmek istediği yerden nasıl da farklı... Demek hıristiyan gibi düşünmüyorum, kabul ve telakkilerim hâlâ -ve hep- Müslümanca. Zaten günah Müslüman işidir kafire gerekmez! Şahsi kültürümün ırzına geçildi birikimim parçapinçik edildi müktesebat dersen hak getire. Bugünüm karartıldı (deliller de öyle) gelecekle ilgili umut ve hayal yeteneğim -kısmen- köreltildi tasavvurum yok düşünce anlamsız tavır zor, tepkiye gücüm yetmez.

Varlığımla çok hücreli yapımla direniyorum, üreme yeteneğimin işlevi yerinde fakat üretilecek nesneyi tanımlama konusunda kararsızım. Çok basit bir şey bu ve pek insanî: Gün olup bana da “baba” denecek mi? Ertelenmiş öç listem için henüz tipolojik bir takvim belirlemiş değilim, kafama estiği gibi yapacağım anasını satîm... Bu durumda herhalde işbilir bir casting uzmanına başvurmam gerekecek. Gene bir sabah (geceyarısı da olabilir) başkası olarak değişik bir kişi halinde uyansam aynaya baksam ayna kıpırdasa pelteleşmiş su damlasına dönüşse ve içine aksam yeniden doğup başka memleketlerde büyüsem... Tövbe hâşâ, halim reankarne sapkınlık mıdır nedir. Yok öyle değil, mahallemizin filozofu Baudelaire’nin buyurduğu üzre ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir’in çalakalem/cevvalkalem söylenmeye çalışanı bu!

tek kişilik (..ordu/gösteri/konser/bilet/aşk ws.) “üç” sayılı manifesto

Ve vaktiyle hiç kurulmaması gereken ve tarihin bir şakası gibi olan ama kanlı cesetli necasetli cesametli etli -ve zekamızla alay edercesine- sözdebağımsız mahkemeli, karakollu işkencedolu idamyollu her kasabasında üç beş adet liberty road (özgürlük caddesi) istiklal mah. kurtuluş sk. cumcum apt. hatta putshow hökümeth (azadlık tahrir garaşsızlık agora/magora libre/ibre) meydanı bile bulunan anlı şanlı keşanlı Hondurye Respubliqa ve onun -bizi- öldürme yetkili milli muhafızlarından nefret ediyorum.

Çözülüş ve çöküş sürecini, ruh hastalarının çırpınışını zevkle seyrediyorum / etmemeyim mi? Artık çocuklarımıza Santamaria’da işkence edip Bigcanlar’da asamayacaklar. Buna izin vermeyeceğiz. Aptal olmayı reddediyorum. Kapasite yoksunu ve siyasi manyak onbaşıkılıklılar (keşke lejyon standartlarına yaklaşabilselerdi) tarafından yönetilmeyi reddediyorum. Yüz artı iki yıllık (1908-2010) kırmızıceketliler zulmünü reddediyorum. Yalanlarını artakalanlarını uyduruk wahşi tarihlerini tanrılarını tanrıcıklarını ve ilgili her türlü sahte motivasyonu reddediyorum. Normal olmayı istiyorum normaliteyi önemsiyorum. Dünyalı olmak insanlaşmak mümkündür diyorum.

-Hey Waldo, bakalım bu sözlere sen ne diyorsun? Why are not you here Waldo (Waldo sen neden burada değilsin / bkz. aynı adlı kitap, İsmet Özel, Risale Yay. İstanbul-1988).

-Efenim Henry?

-Var mı bir değişiklik? İnşallah âşık değilsindir katillerine (Hondurye Respubliqa ve onun öldürmeci kurumuna, wahşet üretim aygıtına).

-...

tek kişilik (..ordu/gösteri/konser/bilet/aşk ws.) “dört” sayılı manifesto

Hey dostum! (kimliği belirsiz birisine sesleniliyor gibi). Siz Hondurye Respubliqa dışında başka bir coğrafyada (Filistin Ruanda Tataristan vb.) herhangi bir çatışmada (savaş şartları da dahil) bi’kerette 33-20-16-10-08 gibi “rakam değerlerinde” insan ve soldier öldüğünü duydunuz mu? Yıllar sonra -otuz kırk yıl sonra falan- bu basit soruyu soralım (mı). Nasıl oluyor da (b)öyle oluyor? Var bu işte bazı iş(ler). Yoksa o kadar kişiyi SanPoala sokaklarında bir duvara dizsen ve otuz metre (kırk adım da olur) karşıdan tarasan dahi bi’kaç kişisi yaralı veya sağ kurtulur. Velhasıl olan biten fizik kimya ve bilinen bilumum katliam geleneğine aykırıdır. Ve ancak çağdaş Hondurye Respubliqa standartlarıyla açıklanabilir, yazık oluyor kuzucuklarımıza âh ne acı Tanrım. Üniformalı general memurcuklar kilise ve halk düşmanlığı yabancılaşma (halka ve zamana) kibir layüsellik lahutilik bilumum şahsi terbiyesizlik aşırı ve kontrolsüz tekila tüketimi vs. bir yana özellikle ve öncelikle mesleki yetersizlik’ten yargılanmalıdır. Ben bir vergiveren ve Hondurye Respubliqa passaporte taşıma yeterliğine sahip yetişkin olarak bunu şu an/şimdi yaptım ve vergi giderlerimden onların yararlanmasını reddediyorum!   

tek kişilik (..ordu/gösteri/konser/bilet/aşk ws.) “beş” sayılı manifesto

Bu “kitap” (galiba kutsal kitap kastediliyor) kahraman Hondurye Respubliqa Army’de hiç de muteber bir nesne değildir, 1950’ye kadar yasakyayın olarak muamele görmüştür. Özellikle ekim kasım nisan mayıs aylarının belli gün ve saatinde elinizde bu kitabı teşhir etme durumunda öldürülebileceğinizi bilmelisiniz. Abartı diyenler denesinler de görsünler ebelerinin örekesindeki desen türlerini. Hondurye Respubliqa nazarında ölürken maygârd demek -kısmen- serbesttir, hele tersini bi deneyin de görün dedenizin terekesini. Ölünce cezai ehliyetiniz sâkıt olur. Ah cennet vatan Hondurye Respubliqa, uğruna ölünesi ne marifetlerin var imiş senin..

tek kişilik (..ordu/gösteri/konser/bilet/aşk ws.) “altı” sayılı manifesto

Yanımda bülbülden konuşulmasından çok korkarım ben iş kedilere gelince bakın o biraz başka ve kabuledilebilir bir durum. Zile basmak da ürkütür beni sesi ise hiç önemli değil. Hele parmağın -basmak için- düğmeye yaklaştığı o an, kalbim küt küt saçlarım sanki bir tiken (develer tellal iken...) kuyruksokumumda hareketlenen ince bir ter gökyüzünde süzülen türlü kebûter... Sevmiyorum hiç suç biçiminde bakanları suç şeklinde bir yüzü olanları gözyaşları sanki bir câni gibi olan kişileri. Bir Hondur atasözü korku dağları beklermiş der. Böyle kar kış hava kızılca kıyamette ne b.k yemeye çıkıyorsalar artık o cânım tepelere adamboyu karın içine. Hem bekleyip de n’olacak sanki. Bugüne kadar dişe dokunur bi’şey gerçekleşmişliği de yok zaten hiç.

Bir gün bir şey -hem de kötüsünden- olacak diye de korkuyorum hep, bir kadın saçı (sakın Delilah değil Leyla’nın torunlarından olsun) kurtaracak beni bir boğazlı kazak (balıkçıyaka da olabilir) yardıma gelecek sessizce hep bu ânımı susta beklermiş gibi / Anlıyor musunuz korkularımı / Duyuyor musunuz korkularım beni / Hatırlayın, yıllardır nasıl korkuttunuz gene beni!

Bir bilge kişi “Diller dinler tipler gözler değişik olabilir -ki öyledir zaten- ama gözyaşları herkesin hafifçe tuzludur” demiş. Ben de aynen (b)öyle düşünüyorum. Peki ortak paydamız neden tuz niye şeker değil acaba diye de ayrıca kafa patlatıyorum. Galiba gözbebeğindeki tatlı imiş (bkz. HacıBektaş, Makâlât).

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık