• 16 Nisan 2019, Salı 20:59
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Penceredeki çocuk!

 

PENCEREDEKİ ÇOCUK

Murat beş yaşında içinekapalı bir çocuktu. Sokağa çıkıp oynayabileceği arkadaşı da yoktu. Annesi gündüzleri temizliğe gittiğinden günü evde yalnız geçmekteydi. Her sabah ve hergün aynı şeyler olmaktaydı: Annesi basit sabah kahvaltısından sonra sofrayı toplamakta, onu öpmekte ve iş için çıkmaktaydı.

-Bi’tanem, evimin direği hadi gene uslu uslu dur.

-Çok geç kalma anneciim yâ canım sıkılıyô beniim.

-Tamam bi’tanem tamam.

 Murat, annesi kapıyı kapar kapamaz hemen pencereye koşmakta ve ona el sallamaktaydı. En son bir de öpücük yollayınca evin içinde tek başına kalmaktaydı. Kadın oğlunun bitmeyen öpücük yağmuruna gülücükle karşılık vermekte en son sokak köşesinde kaybolmaktaydı. Ev basit eşyalı, her yanından yoksulluk damlayan ikigöz bir gecekonduydu.

Erken evlenen babası, o dört yaşına girdiği günlerde ancak askere gidebilmişti. Koca şehirde kimi kimsesi olmayan genç anne evin geçimini üstlenmiş, böylece Murat için yalnız günler başlamıştı. Babası buradayken annesi çalışmaya gitmez gününü oğluna ayırırdı. Ama işte bir yılı geçiyor bu durumdaydılar. Anne son günlerde babaya dair gelme’nin yaklaştığını söylüyor, çocuğu sevindiriyordu.

Yalnız başına canı sıkılan Murat, sayısı iki üçü geçmeyen eski püskü oyuncaklarla oynayıp annesinin dönüşüne kadar pencereden dışarıyı seyretmekteydi.

-Rıınn rıınn... Araba çalıştı. Vııjjt vııjjt şimdi de uçak uçuyô.

Ardından kurşun askerleri dizmeye başlardı.

-Hadi şimdi savaş yapalım. Dan... dan, güm güm!

Ağlamaklı yüzlü, buruk bir bakış...

Sokaktan geçenler onu fark etmezdi bile.

Gülüş cümbüş oynayan sokak çocukları arada ona sataşıp laf atardı. Buna üzülen Murat beş on dakikalığına pencereden uzaklaşır sonra yeniden camdaki yerini alırdı. Canı sıkılır, oyuncakları dağınık bırakıp sehpadan ısırılmış bir elma alır şapırdatarak keyifle yerdi. Elmayı bitirmeden bırakır pencereye yönelir çekyata diz çökerek elleri çenesinde sokak seyretmeyi sürdürürdü. Bazen cama üfleyerek buğulandırır sağ elini cama yaklaştırır parmağıyla rastgele birkaç şekil çizerdi. Çiş yapmak için camdan ayrılır çıkışta ellerini sabunla yıkardı. Somurtuk bir yüzle odada dolanır yeniden oyuncaklarına yönelirdi. Çok geçmeden yine sıkılır kaygıyla cama yaklaşır gözlerine yapışık duran ürkeklik eşliğinde pencereden başının yarısı görünürdü. Murat sözde gizlendiği yerden ezberindeki sokak seslerini dinlerdi:

-Ali bana pas versene lan!

-Bak şimdi bi gol daha atıcâm.

-Hadi top sende, vur be vur!

-Gool...

-Yaşşasın...

-Üçbir öndeyiz.

-Hasan! Baksana, seninki gene göründü.

-Ama başının yarısıyla bakıyô.

-Hah ha ha...

Çocuğun el hareketiyle birlikte sokağın gözleri cama yönelir Murat'ın üzgün ve şaşkın yüzü ekşi armut pekmezine dönerdi.

Daracık yerde kırık uçak, tekerleği eksik araba ve yamru yumru üç beş kurşun askerden oluşan oyun dünyası... Dışarıyla temasını sağlayan pencere ama rahat vermeyen sokaktaki mutlu oynayış... Daralan sıkan soluk almayı zorlayan bir hava... Oyunu biten ve sokaktan ayrılırken eve doğru nanik yapan ezici gülüşler...

Sonunda bitmez sandığı gün akşamüzeri olurdu. Annesi sokak başında belirince Murat’ın yüzü aydınlanırdı.

-Annee... işte annem geliyô!

Anne oğluna özür dolu bir özlemle gülümser Murat “Annee anne” diyerek koşar aynı anda kapı açılır.

-Çocuklar bana gene nanik yaptı.

-Olsun oğlum, boş veerr...

-Ama üzüldüüm.

-Hiç üzülme bi’tanem.

-Tamam o zaman üzülmem.

-Murat, bugün gene çizgifilme baktın mı?

-Evet ama azcık, sonra uyudum.

-Yatmadan önce televizyonu n’aptın peki?

-Kapattım anne.

-Aferin sana. Hımm acıkmışsındır sen.

-Azcık acıktım.

-Azıcık mazıcık... bi küçük tazıcık!

-Ben büyüyünce tazı olcaam.

-Ah bi’tanem annesinin nazlısı...

-Ben büyüyünce nazlı olcaam.

-Olursun tabi bi’tanem... Hadi şimdi obur çocuk olalım da bi’şeyler yiyelim.

-Oh... ne güzel karnım doyucaak gene büyüceem.

-Afferin benim arslan oğluma.

 

Anne yorgun argın kucağında çocuk eve girme telaşı yaşanır, ardından mantosunu çıkarıp birlikte çekyata oturulurdu.

-Babam ne zaman gelceek anne?

-Yakında... yakında bi’tanem.

-Ama ne zamaan?

-Onbeş yirmi günümüz kaldı.

-O kadar uyuyunca dî mi?

-Evet canım benim.

-Ben yediye kadar sayabiliyôm.

-Akıllı oğlum beniim... hadi şimdi sofraya, Allah ne verdiyse!

Anne sofra kurarken Murat her akşam yaptığını yapardı: Babasının resmine yönelir eline aldığı puslu resmi özlemle öper. Bunu bilip bekleyen anne süzülen yaşlarını gizlemeye çalışır ama başaramazdı. Yemek sonrası bastıran yorgunluk uyku halini alır ve iki beden çekyat üzerinde kıvrılıp kalırdı.

Murat, aslında pencere ardında annesinden çok başka birini beklemekteydi. Birbuçuk yıl öncenin silik, puslu anısında canlanan görüntü “baba” diye seslendiği ve annesi gibi değil ama o da güzel kokan bir erkeğin evden gidişiydi. Ayrılık ertesi anneciği çok ağlamıştı. Artık hep annesiyle yatmaktaydı. Sabahları ikisinin arasına uzandığı günler geride kalmıştı. Annesi giden adam için zaman zaman “Gelecek, yedi ayı var, az kaldı üç ayı var, yirmi güne düştü” demekteydi. Anlaşıldığına göre son günlerde gelme vakti yaklaşmış gibiydi.

Geçen akşamki son konuşmaya bakılırsa çok beklenmeyecek iki uyuma sonrası özlem bitecekti. Hatta bir amca “yarın burda olur” diyordu. Ev çok kalaba idi ve Murat her şeyi tam anlayamamıştı. Beklenen adam acaba nasıl birisiydi, yine aynı mı kokmaktaydı, kendisini havaya hoplatıp tutacak mıydı, cebinden yiyecek ne çıkacaktı, burnunu sıkıp saçlarını okşayacak mıydı, yüzünde hafif kirli sakal ve bıyıkları duruyor muydu, sesi nasıldı...

*

Kadın sabahla birlikte uyanmış gibi yaptı. Kımıldanışı bekleyen çocuk da hemen yataktan fırladı.

-Anne bugün iki kere uyuduk sayılır dî mi?

-Evet bi’tanem uyuduk.

-Peki hani babam?

-Biz kahvaltımızı edelim, birkaç saat sonra gelmiş olur.

-Yaşşasıın... Ben babamla yîceem.

-Olmaaz güzelim, baban seni aç görmesin. Sonra büyümemişsin der.

-Peki annee yîceem... Bugün işe gitmîceen dî mi?

-Hayır bugün iş miş yok. İşimiz babamızı karşılamak.

-Ben babamı camda beklîceem.

-Seni gidi açıkgöz! Biz de camda anne bekleniyô sanıyôduk.

-Ama anne yaa...

-Tamam bi’tanem tamam, seni hiç kıyamam ben.

Anne tok gibiydi onun için yemiyordu. Sessiz süren kahvaltı, bardağın devrilmesiyle hareketlendi. Murat, üzgün bir yüz ve sarkan dudak eşliğinde af bekledi.

-Özür dilerim anne, elim çarptı.

-Olsun bi’tanem, bugünlük her yaramazlık senin hakkın.

-Yaşasıın benim haklarım var!

Ama anne ağlıyordu herhalde devrilen bardak için değildi. Galiba sevinçten ağlıyordu ama ne çok ağlıyordu. Murat da hıçkırmak istedi beceremedi. Kahvaltı bitince kalktılar. Anne sofrayı toplarken çocuk pencere önündeki yerine geçti. Sokaktan tek tük gelip geçenler vardı. Sonra hergünkü çocuklar göründü. İçlerinden biri cama doğru gene nanik yapmak istedi ama nedense ötekiler buna engel oldu. Buna karşılık Murat da somurtmaktan vazgeçti, ısrarla dışarı bakmayı sürdürdü. Kimin dediği bilinmeyen bir “geliyor” bağırışı duyuldu. Anne sesten önce dışarı fırlamış gibiydi, Murat ne olduğunu anlayamadı. Geliyor denen, babasından başka bir şey gibiydi, o yüzden pencereden ayrılmadan bekledi, gene cama şekiller çizdi. Etraf boşalmıştı, oynayan çocuklar da yok... Sonra birden sokak canlandı (Murat kokusu başka kucaklara alınıyor yanaklarından öpülüyor nedense kendisinden de ağlama bekleniyor). Dört yan insan kaynamaya başladı. O zaman çocuk babasının geldiğini anladı. Etraf öyle kalabalıktı ki galiba ona ilk sarılan olamayacaktı. Arada anne diye bakınıyor, göremiyor. En son bir komşuanne onu aldı ve babasına götürdü. İşte, sonunda gelmişti fakat kendi olarak değil.

Murat bayrak örtülü tabuta dokunuyor baba kokan bir iz aranıyor ama yok!

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık