• 27 Nisan 2018, Cuma 13:03
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Ölüsüz mezarlar!

ÖLÜSÜZ MEZARLAR

Şevket Bulut “Kefensiz Ölüler”i yazdı, Tc zulmüne maruz babasını anlattı (bkz. Dergah Yay. İstanbul-1984)

Prof.Dr. Ekrem Buğra Ekinci “Mezarsız Osmanlılar”ı yazdı (bkz. medyamit.com / Mezarları Bile Olmayan Osmanoğulları, Türkiye Gazetesi, 16.04.2018).

Peki ya “Ölüsüz Mezarlar” / O da şöyle oluyor:

 

*tahkiye*

         -Mîrim, duydunuz mu İzzet Hulûsî Bey de tevkîf edilmiş.

         -Evet, haberimiz oldu. Allah yardımcısı olsun.

         -Olsun da Mustâ Efendi, bu işin sonu...

         -Kader dostum, kader... Şimdilik tevekkülden başka silahımız yok.

         -Tevekkül ne zamandan beri silah oldu?

         -Biz öyle diyeliden beri.

         -!

Mustâ Kâzım Efendi, kendi gibi yaşlı güngörmüş âlim bir zât olan dostunun hayretiyle ilgilenmedi. Bazı insanlar mutlak bitiş sonrası bile umutsuz bir çare arayışına girerdi. Memduh İhsan da bunlardandı. Belki de kabullenemiyor hâlâ izlenecek yol yapılabilecek bir şeyler olduğuna inanıyordu, inanmak istiyordu. Kendini ilme adamış münevver ve hassas birisiydi. Kendinden ve kendine yapılacaklardan çok, olan ve olacaklarla ilgiliydi. Daha ne ve neler olabilecekse... Mustâ Kâzım Efendi bir an ona benzemeyi istedi.

İşte kaç gün oluyor, İstanbul kanlı cendereye dönmüş malzemesi insan olan bir yumağı sıktıkça sıkıyordu. İfade diye çağırılanlardan bir daha haber alınamıyor mahkemeye çıkanların boynuna cumhuriyet kordelası bağlanıyordu. Daha tetik duranlar kaçıp saklanmış izlerini kaybettirmişti. Küçük mahalle camisi dışında cenaze namazına yasak getirilmiş, uzak akrabalar bile mezarlığa sokulmuyordu. Cuma kılmaya yeter cemaat bulunamıyordu. Bazı kafalarla birlikte maaşlar da kesilmişti. Çoğu müderris yaklaşan ramazanda fırınlarda gececi hamurkâr olarak iş bakıyordu. Çoluk çocuk akraba evlerinde sığıntıydı. Bunlar yetmezmiş gibi adı şimdiden karaya çıkmış bir kış adım adım yaklaşıyordu. Kimse mangal üfürmenin kaça patlayacağını kestiremiyordu, belki de hiç tütmeyecekti. Ocaklar söndükten âr hayâ ve şeref pây-i mâl olduktan sonra bir iki okka kömürün hesabı yapılmazdı. Herkes sıranın ne zaman kendine geleceğini bekliyordu. Menfur bekleyiş fazla gecikmiyor, bir sabaha karşı kapılar dipçik darbeleriyle sarsılıyordu.   

Sabır ne zamandır sığınak olmaktan çıkmıştı. Çatlamadık yeri kalmamış taşlar paramparça halleriyle tozdan bir sis olarak bütün şehri örtmüştü. Bu habis şalı delip geçemeyen ışık huzmeleri sızacak yer bulamayıp karanlığı daha da arttırmak üzere güneşe geri dönüyordu. Bu arada gözler yavaş yavaş karanlığa alışmaya başlamıştı. Karanlığın artık kararlı olduğu anlaşılmış, gözler de bunu kabullenmişti. Bu puslu hava ve loş şehirde bitkin çaresiz yüzler dikliğini kaybetmiş omuzlar sürüyen adımlar ve edeceği duaları tüketmiş kıpırtısız yumuk dudaklar sahipsiz birer gölge gibi dolaşıyordu. Manasından uzaklaşmış akl-ı selim olana bir ad koymakta zorlanıyordu. İtiraz kurumunun kapısı ağ bağlamış geleni gideni kalmamış öylece bomboş bekliyordu. “Korkma Allah bizimledir” diyen ses kendine muhatap arıyor muhtemel muhataplar sığınacak bir in dahi bulamıyor...

Mustâ Kâzım Efendi “bu böyle gitmeyecek” dedi. Artık buralar duracak yer hükmünden çıkmıştı. Şartlar tamam oldukta hicret müyesserdir... Karşı koyacak ne güç vardı ne de niyet. O halde kaçıp saklanmak ve gününü beklemek, düzeleceğini ummak üzere beklemek, beklerken de güvende bulunmaktan başka çıkar yol yoktu. Böyle düşünen bir kendisi değildi, nice yakın dostu ısmarlama bir veda ile ücra yerlere çekilip gitmişti. Kaçmak artık ayıp sayılmaktan çıkmıştı. Becerebilenler için “kurtuldu” deniyordu. Duyulanlar doğruysa -ki hiç şüphesi yoktu- Âtıf Efendi idam edilmiş, Rize bobalanmış deniyordu. Gelen diğer dost haberleri de bunu aratmayan birer faciaydı. Tahammül mülküne Hulagu Han saldırmış, bülbül sürüsüne baz dalmış gibi dört yan feryad û figan halindeydi.

İlk önce birkaç yakın dostuna açtı sonra evdekilere söyledi. Gizli hazırlık ve gerekli tedarik çabuk bitti. Bandırma yolu açıkmış deniyordu. İşin ucu üç beş mecidiyede bitiyordu. Celep kılığına bürünmek zor olmadı. Kadınlar yeldirmelerini atıp yaşmak örtündü. Büyük oğlan güvenilir bir kavafa emanet edildi. Yan komşularla vedalaşmadan sabah alacasında iskeleye vardılar. Serhoş memurlar bu basit yolcu kafilesiyle ilgilenmedi. Hergün yüzlercesini gördükleri bir manzaraydı. Gemi yolculuğu sakin geçti. Çıkındakileri yiyip tütün balyaları üzerinde yattılar.

Rıhtıma çıktıklarında ikindi ezanları okunmaya durdu. Mustâ Kâzım Efendi “Buna da şükür, ezan sesi bari duyabiliyoruz” dedi. Ama ardından bunun da uzun sürmeyeceği yollu bir ürperişle içi cız etti. Zorlu bir pazarlık sonrası bir yaylıyla anlaştı. Başka zaman olsa bir çeyreğe bitecek Biga yolculuğu tam üç altına patlamıştı. Gönen’e yaklaştıklarında çeteler yol kesti. Yolcunun boş adam olmadığını anlayan çetebaşı el öpüp yanlarına iki üç adam katıp Ulukır’a kadar selametledi. Kısmen sakin bir Biga ile karşılaşmak hepsini rahatlattı. Daha İstanbul’dayken işitilen bir söylentinin doğruluğunu öğrenmekle yeniden sarsıldı, Ahmet Bey’in şahadetinin üzerinden -neredeyse- üç yıl geçmişti.

Baba dostu bir değirmencinin evine indiler. Yaşlı dost ertesi gün Kazmalı’ya dönecek bir manda arabası olduğunu söylüyor, bir yandan da “Burada kal, kiralık uygun bir ev bakalım” diyordu. Daha ilk gün Biga’nın da Mustâ Kâzım Efendi için yeterince güvenli olmadığı anlaşıldı. Rüzgârın ne yönden estiği belliydi. Ata ocağı dağ köyünde belki de unutulur, izi sürülmezdi. Şehrin henüz durulmamış, kaynayan bir kazanı andıran istikrarsız havası hiç de iyi şeylere gebe değildi.

Un çuvallarını öne yığıp arkada yolculara yer açıldı. Fakat kutsal emanetmiş gibi yanlarından ayırmadıkları bir sandığı kaldırıp yerleştirmekte zorlandılar. İçinde ne olduğunu soran adamı Mustâ Kâzım Efendi “hiiç işte... öteberi” diye savdı. Arabacı sözünü bilmez cinstendi, köylüsü olduğu unutulmuş bir efendiyle nasıl konuşacağını bilmiyordu. “Gâvır ölüsü gibi mübarek” diye takıldı. Mustâ Kâzım Efendi’nin içi bir daha cız etti. Mırıldayan bir sesle “Müslüman cenazesi oğlum, Müslüman” dedi. Adam baltayı taşa vurduğunu anlayıp bir şeyler geveledi.

Kaldırımbaşı alçağı şimdiden balçığa dönmüştü. Hamidiye, Pekmezli ve Karantı’yı geçip Kozçeşme’ye vardılar. Ne yolcular ne de mandalarda güç kalmıştı. Akşam ezanıyla teyzeoğlunun tokat kapısına dayandılar. Karşılarında İstanbullu Efendi Amca ve ailesini gören yeğenler, onları koyacak yer bulamadı el üstünde tuttu. Evin gelini pek hamarat bir şeydi. Yarım saat geçmeden tarhana yağda yumurta koyultmaç pekmez ve somun ekmekli mükellef bir sofra kuruldu.

Arabacı, bacanağında kalacağını söyleyip ayrılmıştı. Artık acele etmiyorlardı. Takip tevkif endişesinden kurtulmuşlardı. Yarın öğlen çıkıp ikindide Kazmalı’ya ulaşırlardı.  

Kendileri varmazdan önce haberleri gelmişti. Yıllardır boş duran ev, akraba gelin ve kızların becerisiyle şimdiden onları yıllarca ağırlamaya hazırdı. İrice bir koç kesilip bulgur kazanları kaynatılmıştı. Yolcuların inmesiyle, genç imam şükür duasına el açtı, herkes “âmin” dedi. Mustâ Kâzım Efendi ise “Bunlar ahvâli bilmiyor. Beni burada durduk yere meşhur edip mahvıma sebep olacaklar” diye iç geçirdi fakat bu samimi candan akrabalara kızamadı. Her şeyi her zaman ve her yerde açıklamak uygun düşmezdi. Herkes kaderini yaşıyordu. “Demek, irşat vazifemiz daha bitmemiş” dedi.

İki delikanlının el attığı sandık, düşünülmüş bir özenle içeri taşındı. Etraf hoşgeldin’le ilgilenirken Mustâ Kâzım Efendi yan odada bekleyen sandığa gitti besmeleyle açtı ve sevinçle hiçbirinin zedelenmediğini gördü. Evet, kitapları da en az kendileri kadar güvendeydi!

İki yıl dolmadan kötülüğün eli sığındığı bu köye de ulaştı.

Suç delili olarak aranan kitapları bulamadılar ama o yine de karakola düşmekten kurtulamadı. Haftalar sonra bırakıldığında bir enkaz yığını halindeydi. Evet, bir insan yıkıntısı...

İşkencenin izi aylarca gitmedi. Sonunda o da camiye gidemez helaya çıkamaz oldu. Ziyaretçileriyle topluca görüşüp öğütler veriyor, sözünü “bu da geçer yâhu” diye bitiriyordu. Yalnız görüştüğü bir tek kişi vardı: Aşağı mahalleden kardeşkızanı Fevzi. Onunlayken saatlerce konuşuyor, içeri kimseyi sokmuyordu. Fevzi her ayrılışta ağlıyor, kimseye bir şey demeden dağdaki ağılın yolunu tutuyordu.

Son görüşmede Fevzi daha yeni girmişken telaşla dışarı koştu. Ev halkıyla birlikte ziyaret için bekleyenler odaya doluştu. Hasta, emaneti teslime hazır bir sükunetle helallik diledi salavat getirdi birisi ezan etti. Son mırıltısını anlayamadılar. Terekesinden de bir şey çıkmadı.

Üç gün sonra Mustâ Kâzım Efendi’nin yanında bir mezar daha belirdi. Fakat köyde yeni mezara konacak ölü yoktu. Pek konuşkan olmayan bir çoban ağıldan inmiş burayı kazmış ve içine tabuttan küçük içi kitap dolu bir sandık uzatmıştı. Çoban Fevzi işi bittikten sonra üşenmeyip ölüsüz mezar üstüne bir de fatiha okudu.

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık