• 24 Haziran 2020, Çarşamba 16:40
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Ney'in ıstırâbı üzerine...

NEY’İN ISTIRÂBI ÜZERİNE

Mandaya dombey, su sığırı, camış da derler (camış, geviş’le ilgilidir). Camış deyince akla Türkçesi saz (aynı zamanda batak, balçık) Farsçası kamış gelmeden olmaz! Kamış -yine Farsça- nay/ney’dir. Ve ney ayrılıktan yana bir şeyler söyleyen inleyiş âleti bazen de inleyişin ta kendisidir.

*

bişnov ez-ney çün hikâyet mi koned

ez cüdâyîha şikâyet mi koned

(Nahifî tercümesi:

dinle neyden kim hikâyet etmede

ayrılıklardan şikayet etmede)

Abdullah Öztemiz Hacıtâhiroğlu ise:

dinle neyden duy neler söyler sana

derdi vardır ayrılıklardan yana

Diye tercüme etmiş; aynı kapıya çıkar, meram birdir.

Hikâyesi ise Mevlânâ’ya düşmüştür. Ama camış kamıştan ne anlar (Eşeğin neden anlamadığı ise dillerde sakızdır).

Biz dahi şöyle anlayıp böyle demişiz:

dinle ney’in hikayetini

ayrılıklardan şikayetini

*

akşam yine akşam yine akşam

göllerde bu dem bir kamış olsam

(Ahmet Haşim, Bir Günün Sonunda Arzu)

Melankolinin getirdiği akşam hoşluğu -iki kerâhat vaktidir. Gönülden inleyişin ya da inleyişli bir gönlün rûhuna ne de uzaktır.

Deniz yerine göl, güneş değil ay; renk yerine, siyah fulû izler, ışık değil loşluk, şeydâ (çılgın) yerine kanlı bülbül; insan ve tabiatın gölgesi, karamsar bir sembolizm melankoli... Bunlar Ahmet Hâşim’in kişilik hem de şiirinin özellikleridir.

 

Kişioğlu “bela-bezmi”nde (evet deme toplanışı) “ben Rabbiniz değil miyim // elestü bi rabbiküm” (Araf, 172)  sorusuna “bela // evet” diyerek kulluk sorumluluğunu (yani bela’sını!) da yüklenmiş oluverdi. Oysa emanet/kulluk dağlara taşlara teklif edilmiş lakin onlar hakkını verememekten korkup bundan kaçınmıştı! (bkz. Ahzâb, 72: Biz emaneti göklere yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindi ... İnsan ise kendisine yüklenen kulluk görevini yerine getirmedi). Arapçada evet anlamında gelen beş altı değişik ifade sayılmıştır. Cevap olarak onlardan biri değil de “bela”nın seçilmiş olmasındaki hikmete bi bkz.

Vee “Ne zamandan beri Müslümansın” diye sorulunca (ehl-i sünnet) Müslümanlar ne der / Şunu der: Kalubela’dan beri Müslümanım yani elestü bi rabbiküm sorusuna “bela/evet” dediğimden beri Müslümanım ve hep o ânı hep orayı hep o saf hep o ruh halimi özlüyorum!

*

Camış ve kamış, ikisi de bataklık olmadan yapamaz…

İnsana -veya insanı- getirdiği ufka bakın: Bataklığın terkibi su ve topraktır; balçık denmek âdettir. İnsan balçıktan halk’edilmiştir; özü budur ve o şimdi özünü özler bu özlemle yaşar; yeniden özüne dönme insanda yaratılış -fıtrat- özelliği olarak ruh tanımında yerini bulur. Koparıldığı sazlığı (saz batak’tır) özleyen kamış, bitmeyen özlemini türlü inlemeyle dile getirir. İnsanın özlemi, ifadeleri farklıdır ama benzerdir. Kamış kesilmiş, örselenmiş, delikler açılmış; bunlar onu incitmiş aynı zamanda içine üfürülenle şekle bürünüp birer içli inleyiş olmuş. İnsan da üfürülen ruhuyla birlikte inlemeyi seçmiş, ayrılığı idrak etmiş ve özlem duymuş... Ne güzel hikâye. Âdem ve Havvâ’nın da dünyada tattığı ilk duygu ayrılık oldu. Ayrı yerlere (Mekke ve Serendip) indirilen ilk iki insan ayrılık acısıyla dertlenmiş, özleşmiş ve kavuşmak umuduyla beklemiştir. Bekleyiş üç yüz yıl sürmüş ve Mekke’de sonlanmıştır. İkinci önemli bekleyiş Hazret-i Hâcer’in -yine Mekke’de- Hazret-i İbrahim’in yolunu gözlemesidir (Haccın bazı rükünleri bunun taklididir). Son bekleyişi ise Hazret-i Muhammed’in Medine’den dönmesi için sabırsızlanan Kâbe yaşamıştı. Kâbe, hâlen her yıl kendisini tavaf edecek hacıları beklemektedir.

*

Ney’in sızıltısı kopup getirildiği bataklığı özlemesindendir. O vuslat (kavuşma) derdindedir. Kavuşunca aşk biter (...mi) peki sonra neye aşık olarak kalınır? Gaye aşk içinde yaşamak aşk üzre ol­maktır, aşka kavuşmak değil! Aşka kavuştuktan son­raki hal hiç aşkı özleyişteki gibi olabilir mi? Öyleyse kavuşma acıdır elem vericidir boşluktur bitiştir. Bitirme sonlanma ruha acı vermez mi? Aşkı yaşayarak aşık olarak kalmak sonsuz hazlara müptela yaşamak... Herhalde mutluluk bu olmalıdır.

*

Hz.Ali ve “kaval”

Hz.Ali için kerremallah-ü veche (Kerem sahibi Allah’ın yönü, Allah onu mübârek kılsın) rumuzu kullanılır. Ayrıca esedullah (Allah’ın arslanı), esedullah-ı gâlib (Kafirlere galip gelen Allah’ın arslanı), sultânü’l-eshiyâ (cömertliğin sultanı), ebu-turâb (toprağın babası-sahibi); Türk geleneğinde Allah’ın arslanı, dâmad-ı nebi (Allah Rasulü’nün damadı), haydar-ı kerrâr (kararlı arslan), şâh-ı merdân (yiğitlerin şahı), şâh-ı velâyet (velilerin şahı) ünvanları ile anılır. Halk geleneği kabulüne göre ise kaval ezgisi Hz. Ali’nin sesine benzetilir. Hz Ali’ye cahiliye döneminde haydar derlerdi. İslamiyet devrinde ebu’l-hasen dendi. Gökteki adı ali, yeryüzünde emirü’l-müminîn’dir. Kuran’da ehl-i beyt, cennette kerrâr, melekler arasındaki adı hâzimü’l-ahzâb’tır. Allah’ı görme ânı için ise ona müeyyed deneceği bildirilmiştir.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık