• 31 Mayıs 2018, Perşembe 1:32
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Kürsüler ve adamlar!

 

Fareler ve İnsanlar (müellif: John Steinbeck, USA-1937) diye kitap yazıldığına göre buna bakarak Kürsüler ve Adamlar adı taşıyan bir makale(!) epey masum kalır. Keza Masalar ve Adamlar da dense meram gene aynı kalır.

*

-Muhataplara uyarı çağrı teklif öneri teşvik-

Hadi atamadınız atamıyorsunuz vazgeçemiyorsunuz (anladık!) bari küçültün/alçaltın biraz şu kürsüleri (camidekileri de) ve eşyayı değil insanı yüceltin / yakışır.

Tc’de devlet adamı veya o tür kişilerin toplantı ya da açıklama yaptığı masalar gereğinden fazla büyüktür, yüksektir. Öyle ki önüne yığılan mikrofonlarla birlikte çok çirkin bir malzeme kalabalığı ortaya çıkmakta ve sözkonusu kişilerin -zaten olmayan- varlığı/cismi bu hengâmede küçülerek eriyip gitmektedir. Top sahası ölçüsüne yakın salon ve duvarlarını süslediği sanılan deje­nere tablolar birer yan dolgu unsuru olarak bu çirkinliği tamamlamaktadır. Kamuya seslenen batı örneklerinde ise oda sade döşelidir ve masalar da küçük tutulur adam (devlet adamı) öne çıkarılır. Bunun o kişinin show yapmasıyla bir ilgisi yoktur. Masalar değil adamlar konuşur! Güçlü bir kurumun temsilcisi olmanın getirdiği bir özgüvene sahiptirler rahat düzgün ve kararlı bir dille konuşurlar. Hatta mütekebbir üsttenbakıcı eda ile. Tc’de sağlam denebilir kurum bulunmadığından mıdır nedir (evet öyledir) top­lantı odaları daima devasa masalarla dizayn edilmiştir. Diplomasiyi nezaketten hayranlıktan taklitten ibaret sandıkları için gayet silik bir kişilik sergilerler. Yani papyon falan takıp wisky içmekle hariciyeci olunmaz. Geçti o yirmiüçlü cicim yılları. Ayrıca içbarışı bile iplemedikleri halde ve zekamızla alay edercesine sık sık ‘23 Jüpiter güzeli Sulhiye’den dem vurmaları hezeyandan başka bir şey değildir.

Sıradan bir merasimde (bkz. dernek düğün toplantısı, mektep ödül veya tapınç töreni vb.) bile kaideye (el-kaide değil) platforma sahneye artık her neredeyse dört beş hamalın zor taşıdığı iri hantal ağır kunt çapsız kocaman büyük çirkin ve zevkyıkımı mobilyabozması ormancı baltacı marangoz ya da sıcakdemirci sanat(!) ürünü bir ucube getirilmekte tam ortaya (bazen bize acıyıp aççik kıyıya) kondurulmakta... sonra sözde ciddi giyimli bi adam veya karının bu malzeme yığınına doğru (muhtemelen heyecan ve ürküntüyle) yaklaştığı görülmekte aynı hizaya geldikte veya arkasına geçtikte az önceki titrek görüntü birden erimektedir. Evet gerçek bir kaybolma vak’ası yaşanmaktadır. Kürsü arkasındaki canlı varlık, orada kaldığı sürece türlü atracsion ile kendini belli etmeye orada olduğunu ispata çalışmaktadır. Uzun boylu olan şanslı varlıklar ise yine bir gayret ürünü olarak en azından vesikalık resim -veya büst- kadar da olsa seyirci ve dinleyicilerle görüntülü bağlantı/temas kurabilmektedir. Ötekiler ise becerebilirse sadece sesli... 

Kürsü mü dediniz?

Kürsü deyince eğer Erzurum veya Diyarbekir ve yöresinden değilseniz akla cami ya da üniversite gelir.

Yeri gelmişken... üniversite’den kimse bi’şey beklemiyor. Yani bir anda hepsini kapatsanız (ilga/mülga) bilim dünyası veya sadece dünya ne kaybeder / bilakis kazanır / neyi / normaliteyi ve insanlaşmayı. İlk orta lise vb. skolastikleri/arkalastikleri anmıyorum bile.

Neyse...

Eski Avrupa’daki baron dük lord senyör don’ların (fistanların / bkz. Scotch-İskoç gardırobu) hiç olmazsa geleneğe bağlı bir hukuki statüleri vardı. Birer dükalık haline gelmiş / öyle kurulmuş üniversitelerin -yine- pagan (putatapıcı) eski Yunan siteleri­nin yakaladığı ilmi zihniyet seviyesine ulaştığını söylemek bile pek inandırıcı değildir ki nerde kaldı new-yunanîlik! Alınganlığa hiç gerek yok. Yapılacak itirazlar dışavurumlu suçluluk duygusu ve mübalağa sanatının kötü bir örneği olmaktan öteye gitmez.

Adama göre iş ilkesinin baştacı edildiği bir ülkede adamına göre masa veya masalara uygun adam piren­sibinin geçerli oluşuna şaşılmaz. Akl-ı selimden adamların değil masa ve kürsülerin küçülüp in­sanların büyüdüğü(!) toplantılar beklenir. Biz bura­daki ters orantıda ısrarlıyız. İri masalar büyük olmanın şartlarından biri değildir fakat kamuflaj un­suru olduğu tartışılmaz. Kamuflaj/sütreleme/perdeleme/örteleme derken... gerçekdışı büyüklük yalanı ve hiç tatmadığımız üstünlük vb. duygular/varlıklar anlaşılmak mümkündür. Binaen-aleyh devlet köklü kurumlarla ayakta durur mobilya ve gardırop eşyasıyla değil!

Yukarıdaki tesbit (veya iddialar) olumlu olumsuz eleştiriye açıktır. Seviyeli yaklaşımları saygıyla karşılarız ama düşüncelerimizde ısrarlı oluşumuza da anlayış gösterilmelidir. Masa ve sandalye gibi dinlenti veya kürsü gibi dikilti malzemesine zaafı olan biz değiliz. Sözkonusu haltı yiyen zamançalıcı (bize XX.yy’ı ıskalattılar) ve kanemici (şapke takkeden ötürü bizi astılar) sözdeaydınlardır.

Batı ülkelerinden bahsederken ortaya sürdüğümüz “küçük masa-büyük adam / alçak kürsü-yüksek adam” örneği eleştiri alacak bir değerlendirme gibi... Buna bir açıklık getirmek üzere fark kavramından söz etmek yerinde ola­caktır. Eşya (varlık/lar) ile eşya ve eşya ile insan arasındaki belir­gin farkı anlamak için uzmanlığa gerek görülmez. Fakat sosyal meselelerde fark denilen kabulleri iki türlü düşünmek durumunda kalırız:

Mahiyet farkı ve derece farkı.

Eskiden bizde de toplantı ve törenler için büyük ve geniş mekanlar seçilirdi (bkz. Topkapı yöresi bayram kutlama veya elçi kabulleri). Hatta bugünkülerin pek kavrayamayacağı tören kuralları ve görkemli kutlamalar yapılırdı (Elbette masasız... çünkü o zamanlar dünyayı yönetir ve tahtlarda otururduk). Fakat o zaman bunlar güç azamet vakar görkem ve üstünlüğün bir yansımasıydı. Bugünkü şişme botlar tırışka başarılar sahte yiğitler çakma kahramanlar uydurma törenlerle “eski” arasında salt derece değil ve/fakat mahiyet farkı vardır. İstenmezliğe konu bugünkü sakat zihniyet/hastalıklı yapı bırakın eskinin benzeri bir üstünlüğün temsilcisi olmayı, onların kutlamalarını dahi kavrayacak bilgi ve anlayıştan çok uzaktır. Bugünküler küçük zayıf geri olmalarına rağmen gösterişe yönelmiştir. Eskiden büyüktük şevketliydik ama alçakgönüllüydük. Buna karşılık önemli günlerde zaferler ertesinde bayramlarda elçi kabullerinde muhteşem bir medeniyetin bânîlerine (kurucu) yakışıp yaraşan bir ihtişam/görkem sergilerdik. Şimdi ise batının zevk ve tatmin unsurlarının aktarımıyla olma­yan büyüklüğümüzün hiç tanımadığımız üstünlüklerin kuşkulu başarıların (sözde zafer kurtuluş kuruluş falan vb. dandik şeyler) kutlanmaya ve kutsanmaya çalışılması ne kadar ayıptır. Türk aydını -artık- ayıp işlerin öznesi olmayı bırakmalı kayıp onyılların geri getiriciliği görevini üstlenmelidir, bu şerefli bir tercih ve hayırlı bir telafi olacaktır.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık