• 28 Temmuz 2018, Cumartesi 17:58
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Edep Yâhû

 

Bu dua eskiden medrese girişlerinde mutlaka bulunurmuş. Bugün için aynı kurumun karşılığı/benzeri/rakibi olarak dayatılmış kurumun kapı baca vb. yerlerinde ne/ler mi yazıyor / N’olacak cânım oraları kapatıp o yazıyı sildiren siyasi iradeninki/tipolojiinki / Ne bekliyordunuz ki.. Artık böyle “şeyler” -bırakın incelemeyi- merak konusu bile değildir; kâle alan da yok.

Edeb’i bi yerlerden tanır gibiyiz lakin daha çok edepsiz derken kullanmış oluyoruz!

Edep dileyip tavsiye veren sözlerimiz öyle az ki... “yâ” derken Türkçe “ey” demiş oluyoruz, “yâ Hû” (ey Allahım) ise çok yaygın. İstanbul ağzında (ki TT yazı dilidir) ve Türkiye’nin batı bölgelerinde bol görebilirsiniz: “yâhu yâwu yâw yâ; beâ beyâ beyâw”. Öyle yaygın/işlek bir kullanıma sahip ki bunu duyan bir yabancı amca meraklanıp çevirisini öğrenirse cümlemizin her söz başı Allah’tan edep dilediğimizi sanması mümkündür! Ve bazı yörelerde kullanım yoğunluğuna bakılarak “filanca şehrin pisileri bile beyâw diye miyavlarmış” denmektedir (misal: Lüleburgaz).

*

“edep yâ Hû / ey Allahım edep ver” demek olan işbu sözün sosyal karşılığı nedir dendikte yukarıdakiler ve aşağıdaki gibi birkaç şey daha söylenebilir:

Edebiyatın edeb’ten müştak/türev olmaklığına bakılarak kalem erbabının da sıkça bu duada bulunduğu kanaati -ne yazık- hiç de gerçekçi değildir. Habib-i edib olan Allah Rasulü “Beni Rabbim terbiye etti” derken ne çok şey söylemiş oluyor / anlamak gerek. Arapçada basitçe yemek/sofra görgüsü bildiren edeb, ıstılah/terim anlamlı olarak sözde ve yazıda edep kılığında geniş, derin, engin bir dünyanın terim adı oluvermiştir. Bu dünya bize şiirler söylüyor, hikaye dinletiyor, masallar anlatıyor; cümle ve mısralardan örülmüş nice oya, dantel, kanaviçe güzelliği sunuyor / edebî çeyiz sergiliyor.

Edebiyat, söz ve yazıyla bedizetilmiş bir alemin seçkin ve üstün eserleriyle hemhal olma durumudur. Bitmez tükenmez bir hazine olan dilin imkanlarıyla hüsn-ü mutlaka aralanan kapıdır. Bu arada insan -zaaflarıyla var olduğu için olsa gerek- hüsn-ü mecazla oyalanmadan da edemez, buna aşk-ı mecaz diyenler de çıkmıştır. Bizim -âcizâne- “yansıma aşk” şeklinde anlamak istediğimiz bu meşgale aşk-ı mutlak’a giden yolda ille de eğlenilmesi gerekli bir duraktır. Edip ve şairler işte bu kutlu yolculuğun hikayesini anlatan kişiler olarak temayüz etmiş bulunuyor. Mecazlar, teşbih ve telmihler hep bu gayretin kimyasındandır. Aşkı hedeflemeyen söz veya yazı faaliyeti edebi bir değer ifade etmeyecektir. Etmediğini görmek için bazı sözde varakalara bakıvermek yeterlidir. Seçkinlik ve üstünlük salt dünyevi olursa mahkum bir iddiadır ama iş edebiyata gelince olmazsa olmaz iki umde halinde ufuk açıcıdır. Seçkin düşünce ve üstün söyleyiş kalem erbabının âmentüsü gibidir.

*

Edibin söz ülkesinin sultanı olmak diye bir hedefi vardır. Daha iyi ve güzeli ifade konusunda rakip tanımaz ve küstahlık derecesinde edebi tavır sahibidir. Bunun izahı basitçe “daha güzeli nasıl yazılır / daha iyisini ben yazdım” şeklinde yapılabilir (bkz. edebi küstahlık). Bu durum akla zincirleme reaksiyonu getirir ve gerçekten de öyledir ama eskiler böylesi uzun tarif yerine buna “nazire” demiştir. Nazire, edebiyatın hızı, nabzı ve kabzı’dır (alıcı). Edibi, müddei (iddia sahibi) haline getiren şey naziredir. İlk’in (telif) değeri elbette küçümsenemez ve hakkını teslim gerekir fakat nazire/ler olmasaydı müellif-i evvelîn çağlar ötesine hitap edemezdi. Bu noktada benzer bir mekanizmayı anmadan geçmek olmaz: Telif ve tercüme.

“Öyle telif vardır tercüme hissi verir, öyle tercüme vardır telif sanırsınız” diyen edebi kişilik (Necip Fazıl) bu işin poetiqasını da ortaya koymuş bulunuyor. Bu durum nazire için de geçerlidir. Nice nazire telifin önüne geçmiş, onu aşmıştır. Bu vadide Ahmedi Dâî’nin eserine nazire yazılan Vesiletü’n-Necât (kurtuluş reçetesi/Mevlid) ve Nizâmî’nin mesnevisine nazire Leylî vü Mecnûn’u anmamız yeterlidir. Süleyman Çelebi ve Fuzûlî, nazirenin ne olması ve nasıl olması gerektiğini bize göstermiş bulunuyor.

Bilvesile, günümüzde niye nazire üretilmediği ve nazire geleneğine ne olduğunu sormazdan önce nazirenin sözlük anlamını dahi bilmeyen kişiciklerin varlığına dikkat çekilmelidir. Piyasa malı, amatör işi, heves kârı, sahte şöhret ve uçucu mürekkeple yazılmış gibi duran mısra zavallısı, cümle müsveddesiyle ortaya konan şeyin adı elbette edebiyat olmayacaktır.

*

Eh bunca olumsuzluk karşısında kızmak bi yana “bu da geçer yâ-Hû” desek n’ola!

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık