• 13 Kasım 2020, Cuma 20:50
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

"Dışarı"yı gören adam!

DIŞARI’YI GÖREN ADAM

Kapalı rejimleri (misal: Tc ve sazarkadaşları nort-korean cuba fiji türkmenia) için en tehlikeli canlı türü “dışarı”yı / normal dünyayı görmüş adamdır.

-alamancılar dışarıyı görmüştü ve hacıdayı hacıteyzeler de bi’şekilde dışarıyı görme şansı bulan az sayıdaki talihlilerden idi.

Evet biz dışarıyı cenneth watan Tc’ye tatile gelen ilkmektep sewiyesi almancı işçilerden, Ruslar ise iltica şansı bulamayıp ülkeye (komünist rejim cennetine) dönme talihsizliği yaşayan siporcu we müzisyenlerden öğrendi.

-Peki ben?

-Hee evet sen! Nerden öğrendin / konuş itiraf et öt sökül dökül bakiim.

-Oluur.. O iş şööle oldu: Yabancı roman we yabancı (altyazılı) filimlerden öğrenebildim.

-Hıı...

-Peki onca akademiq politique-man purof. sanatçı aydın operacı baleci wb.

-Ha evet anılan türde bazı organizmaların varlığını duymuşluğum vardır aççik.

*

Neyse

Hele de insanın deniz görmüşü // Bi başka oluyo caanım.

*

Hapisanede doğan çocukların dışarı.yı görmesi durumunda.

1.korkma şok geçirme dehşet yaşama uzaklaşma kaçma

2.şaşma inanamama merak etme içine kurt düşme

3.dışarı.yı tanıdıktan/ tanımladıktan sonra içerdeki öteki çocuklara anlatamama inandıramama

Eh bu durumda ya 1984.teki (bkz. roman & filim) gibi yeniden mankurtlaşma ya da “çürüyün lan salaklar” deyip içeridekilerle “içeridekiciler”le ilişkiyi kesme

*

Onca Alamancı demişken...

“TEKNOLOJİYLE DANS”tan söz etmemek yadırganır.

Türk halkını teknolojiyle tanıştıran asla ve kat’a aydınlar değildir, Tc’nin böyle bir tanıtım ve tanıştırma işini yapması ise tabiatı icabı(!) düşünülemez bile. ‘Ya kimdir’ denirse bunun cevabı ‘Alamancı işçiler’ olarak tarihe geçmiş bulunuyor. Hacı dede ve ninelerimizin hakkını da teslim etmeden geçersek insafsızlık etmiş oluruz. Onların durumuna aşağıda -kısaca- temas edeceğiz.

Yukarıdaki tesbite yönelecek ‘bu nasıl cevap’ sorusu ne güzel tepkidir öyle!

Tc’ye teknoloji transferi devlet ve onun sadık bendesi statükocu aydınlara rağmen gerçekleşmiştir. Adı geçen suçlular teknoloji üretmemekle birlikte onun transferini de engelleyerek suç tanımına yeni açılımlar kazandırmış bulunuyor. XX. yüzyılı sistemli cahilleştirme sistemli fakirleştirme ve sistemli baskıyla geçiren Türk halkı yine geçen yüzyılın son çeyreğine girilen zaman diliminde bu cendereyi yırtma fırsatı yakaladı. Halk aslında bırakın fırsat peşinde koşmayı dünyada fırsat diye bir şeyin varlığından bile habersizdi. Bunu ona zamana bağlı amiller sundu. Tc’de yaşayıp gününü bekleyerek değişim ve dönüşüm ummak mümkün değildi. Onlar da farkında olmadan ‘kaçtı’![1] Kaçarak teknoloji bilgi ve ‘özgürlük’e ulaştılar. Sıralamadaki bilgi maddesine yapılacak itirazı anlayışla karşılayacağımızı belirtmeliyim. İşin Türkçesi onlar sadece insanlığa geçiş yaptı!

Alamancı işçiler öncesi Tc uyruklular için ‘dışarı’ tanımı yoktu, dış dünyayı (yani özgür dünya) onlar sayesinde tanıdık. Komünist Rusya’nın mazlum halk(lar)ı dışarı ile teması sporcu müzik ve dansçılarla kurabiliyor, şanslı olanlar dışarı çıkma fırsatı yakaladığında özgürlüğe iltica ediyordu. Tc nüfusuna kayıtlı insanlarda iltica geleneği ortaya çıkmadı (İrtica bile rejime karşı cılız tepkilerin adı olarak bugünlere erdi). Bunun yerine dışarıya işçi olarak gitmek aynı işlevi gördü. O dönemin zavallı Rus halkı dışarıyı ülkeye geri dönme talihsizliği yaşayanlardan, biz ise Alamancı işçilerden öğrendik.

İşin hikayesi şöyledir:

Bırakın İstanbul’u kasabasını bile tanıması -fiilen- yasak[2] orta yaş köylü kardeşimiz bir tür ışınlama ile Deutschland’a, Berlin Hamburg ve Münih’e gitti. Hem de uçakla! Eşekten başka bir binitle teması olmamış bu kişiler ülkenin seçkinlerini dahi atlatarak uçağa biniyor yurt dışına çıkıyor ileri bir ülkenin göbeğine iniyordu. Bizce bu çağın en önemli olayıdır. Bütün bunlar olurken rejimin seçkinlerinin çoğu henüz yurt dışını tanımıyor uçağa binemiyor, tv seyredemiyor kasetçalar dinleyemiyor bir konumda idi. Çünkü Tc’de tv yayını yok idi! Onun için Koç holding patronajı gen.kur cum.başkanı vb. gibilerin durumu Alamancı işçiye göre içler acısıydı. Biz buna ‘gardiyan kompleksi’ diyoruz. Sırf mahkumlar eziyet çeksin diye kendisi de aynı şartlara katlanan gardiyanla bizim sapkın devlet adamı tipi arasında birebir benzerlik vardır. Türk halkı teknolojiyle -özellikle iletişim- temas kuramasın diye kendileri de yüzyıl sonuna kadar teknolojiden yararlanmama gibi sapkın bir yolu politik tercih olarak benimsediler.[3] Doksanlı yıllara kadar halkın telsiz kullanması yasaktı, elinde/evinde radyo bulunduranlar her yıl verici eklemediklerini ispat için devlet kapısında sıraya girerdi.

Yukarıda anılan zevat ilkmektep seviyesinde yerli malı yurdun malı her türk onu kullanmalı türü tekerlemelerle siyasi geviş katsayısını arttırmaya çalışıyordu. Elbette bu kadar basit değil, işin içinde “ithal ikamesi” işi vardı ve ayrıca her iş(lerin)in temel saiki bizden nefret etmeleriydi. İthal ikamesi yerli üretimi yapılan eşyanın ithalinin yasaklanması demekti ve dikta rejimlerin biricik ekonomik önlemiydi! Yerli üretim dedikleri ise montaja dayalı sınırsız sübvansiyonla desteklenen birkaç parababasının halkı sömürü gayretiydi... Ayrıca Tpkk (Türk parasını koruma kanunu) vardı, üzerinde bir dolar bile yakalatan hapse tıkılırdı. Bu durum 24 Ocak kararlarıyla değişmiş ve serbest piyasa ekonomisine (liberalizm) geçilmiştir. Sistem bilgisayar internet ve cep telefonu kullanımını yasaklama konusunda ‘gafil’ avlanmıştır. Bugün için buna teşebbüs etmesi de pek imkansız görünüyor.[4] Artık sıradan birisiyle ülkenin seçkinleri aynı marka bilgisayar ve cep telefonunu kullanıyor (Teknolojik eşzamanlılık). Yani ne kadar kudursalar azdır!

Evet, Alamancı işçimiz bir yıl içinde elektrik telefon süpermarket yürüyen merdiven metro tv kasetçalar sürücü belgesi ve kendi malı arabayla tanıştı. Bir yıllık sürede asla ‘candırma’ya rastlamadı karakola çekilmedi nezarete atılıp işkence görmedi, dinine sövülmedi namaz kılıp oruç tuttuğu için işini kaybetme tehlikesi yaşamadı. Bir yıl boyunca insan gibi insan sayıldı.

Sonra ‘izin’ denilen bir lüksle tanıştı. Arabanın bagajını çoluk çocuğu eşi dostu için türlü hediyeyle doldurdu, cüzdanı da mark ile dolu olduğundan epey şişkinceydi. Döndüğünde köyün -hatta kasabasının- en zengini olarak karşılanacaktı. Pilli araba ağlayan bebek naylon çorap gömlek giysi kasetçalar radyo çikolata kutu kutu kıçı pamuklu cigara dolu araba Kapıkule’ye ulaştı. Kötü şöhretli gümrük memurlarına içine beş-on mark iliştirilmiş pasaportunu uzattı ve kutsal vatan toprağına ayak bastı. Otobandan çıkıp şehre ulaşmak biraz zor oldu. Köye ermek de ermek pek mümkün görünmüyordu. Çünkü mevcut rejim Türk halkının -gün gelip- bir şekilde özel arabaya binebileceğini köyüne “düdük”ler öttürerek girebileceğini rejimin seçkinlerinin evinde bile bulunmayan malzeme yüklü valizlerle bagaj yapabileceğini vs. hiç hesap etmemiş idi (Araba düdüğü sesi insanlık tarihinin Tc ayağı bakımından pek müthiştir. Ters okumayla Afrika ve Amerika’da duyulan ilk silah sesine tekabül olarak değerlendirilmelidir). Sistemin bu yoğun teknolojik hediye trafiğini iyi okuyamadığı o kadar belli ki... Galiba hep hediye seviyesinde kalacağını sanmışlardı. Oysa sirayet diye nitelenen ve çabuk yayılmasıyla ünlü bulaşıcı olguyu fark edemediler.

Hacı dede ve ninelere gelince... Onlar da aynı zaman diliminde güney sınırından zemzem bidonu ve misvak desteleri yanında teknolojik nimetlerin ‘cahil’ halka transferiyle meşguldü. Bi’t-tabii rüşvet mukabili!

İkinci büyük savaş sonrası hurdaya çıkmış kaymakam veya pırpırlı cipinden başka motorlu vasıta görmemiş Türk köylüsü Alamancı işçi sayesinde neler gördü neler... Alamancı işçinin bindiği araba mersedes audi bmw vb. marka iken Tc cum.başkanı altmış model ford’a talim ediyordu (fortçuluk deyiminin bu gerçekle bir ilgisinin bulunmadığını belirtmek bir insanlık borcudur, onun için burada ez-cümle ifa edilmiş oldu).

İşte bizim dışarı ile temasımız ve teknolojiyle dansımız! Ne yazık öyle saf ve öyle temiz bir hikaye değil. Türk halkı yetmişli yıllarda Boğaziçi aşireti[5] ve onun gayrımeşru çocuğu Ankara’nın zihin sapkınlığını böyle ezip geçti!

Kurtlarla dans mı dediniz...

O bir filim adından çok bizim için çakal ve sırtlanların saldırısına direnme hayatta kalma mücadelesinin kısa tarihine tekabül eder, 1908’den beri beynimizi kemiren de onlar cesedimizi parçalayan da.

*

Hâmiş

Aloma’dangelenadam’a gelince (bkz. the Man From The Alamo, Yön. Budd Boetticher, Hollywood-1953). Hmm bunu “Aloma’daki adamımız” diye anlayan da olmuştur ki uyar!

 

 

 


[1] JönTürk ve Tanzimat züppelerinde görülen Avrupa’ya kaçma kültürü ise tıbbî olmak yanında ayrı bir yazı konusudur.

[2] Sistemin asr-ı saadetinden ellili yıllara kadar köylülerin Ankara caddelerinde dolaşması ilbay (vali) genelgesiyle yasaklanmıştı.

[3] DPT çalışanı Prof. Yalçın Küçük şöyle der: “Ben birinci plan döneminde Türkiye’ye tv gelmemesini yazdım. Elimden gelse idi hiç sokmazdım … ve çok memnunum. Türkiye’ye tv girişini beş yıl geciktirdim”.

[4] Gerçi ilk zamanlar eski kafa birkaç okul müdürü internet kafelerde öğrenci avına çıkmış işkencecilik yaptığı yılların özlemiyle kıvranan yine birkaç emniyet müdürü kafelerden topladığı sabî sübyanı nezarete atmıştı. Ama arkası gelmedi muhtemelen yaptıklarından utanmışlardı! Eskiden halkın teknolojiyle buluşmasını engellemek için rejimin özüne uygun yasalar çıkarırken şimdi teknoloji karşısında utançla yüzyüze kalmış bulunuyorlar.

[5] bkz. Mahmut Çetin, Boğazdaki Aşiret, Edille Yay. İstanbul-1997

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık