• 10 Mayıs 2016, Salı 19:21
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

ÇEKİLME ZAMANI

Sözde aydın ve yoz bir yaşayışın temsilcileri çürümüşlüğün son perdesini oynuyor. Eski Yunan’daki siteler ve o sitelerin özel yasaları gibi halktan ayrı/kopuk bir hayatın hukukunu kurabilmiş fakat sürdürme gücünü sürekli kılmayı başaramamışlardır. Herhalde bundan olsa gerek elde ettikleri bu standardı en sonunda tavır olmaktan çıkarıp hayat tarzı olmayı da aşarak coğrafi anlamda ayrı siteler ayrı mekanlar ayrı eğlence ve ayrı alışveriş merkezleri ayrı öğretmen ve orduevi ayrı aykırı lojmanlar vs. haline getirdiler. Bu kopma işleminin sonlanması anlamına alınabilir. Artık perde önü değil perde arkası bir hayat yaşamayı seçmiş bu­lunuyorlar. Bunun ayıp duygusundan mı yoksa cüret kaybından mı olduğu tam anlaşılmış değildir. Fakat gocundukları söylenemez. Son durumları bir zafer olarak görünse de bize göre bu bir geri çekilme biçiminde değerlendirilmelidir. Köprüler atılmıştır. Ge­cenin en karanlık ânına gelinmiştir artık sabah bekle­nebilir. Hazret-i Lût’un çaresizliğine cevap/teselli ola­rak melekler “sabah yakın değil mi[1] demişti. Buna benzer bir umudu yaşamamıza şaşılmamalı.

Eskiden bir iki köşk üç beş boğaz yalısı, düzen’e imanlı ve halk düşmanı amir memur takımı kasaba politikacısı ilk mektep hocası ve başefendi’den müteşekkil olan homojen yapıları da sarsılmıştır. Memur şimdi halktan biridir kimseyi sopalayamaz! Öğretmen ise dinsizlik öğretemiyor. Politikacılar -artık- şüpheli kişiler sayılıyor. Başefendi de tesbih misvak gibi irticai dökümanları müsadere için pek ilgi duymuyor (Bu konuda verilecek bir buyuruyu da dinleyeceği kuşkuludur).[2]

Sapkın görüşlü aydın ve sözde devlet adamının halkı falan düşündüğü yoktur. Kendisini bile düşünemeyen bu kişilerden düşünce ile ilgili bir tasavvur ve düşünceye dayalı bir tasarruf geliştirmeleri de zaten beklenemez. Eğer eskiden pek sık başvurdukları da­yatmalar böyle yorumlanırsa buna da doğrusu ancak pes denir. Artık halkı ezmek yönlendirmek onu bir şeylere hazırlamak muhatap almak vs. gibi külfetli işlerden de vazgeçtiklerini görüyoruz. Eskiden yukarıda sayılan işlerin belli bir plan dahilinde ve zor kullanarak benimsetilmesi (güdülmesi) politika olarak uygulanmışken günümüzde bu ısrardan dönülmüş olması pek gariptir. Sanırım ortaya çıkan yozlaşma verilerini çürümeyi kısacası verdikleri zararı yeterli buluyorlardır (Bu da bir tatmin meselesidir saygı du­yuyoruz).

Amma zamansız geri çekilme zaferden sonra bile yapılsa karşı tarafa toparlanma fırsatı sağlar. Bu zemin ise zafere gölge düşürür veya onu tartışma konusu kılar.

Sapkın görüşlü aydınımız sözde devlet adamımız bu haliyle sanki zafere doymuş gibidir! Sözde aydın zafer serhoşluğundan (güç zehirlenmesi) çok zafer bolluğundan doğan bıkkınlığın getirdiği bir istemezlik ilgisizlik içindedir. Bütün zaferleri -vaktiyle- uhde­sinde topladığını sandığından başka bir zafere kendi dışında herhangi bir başarıya şans tanımamakta biz­zat görse bile onları başarıdan saymamaktadır. Bu haliyle ve mevcut ruh yapısıyla kaybedişe sürüklendiğini anlaması imkansızdır. Gönlümüzden -bu aralar- hep böyle kalmasını geçirdiğimizi sakla­maya da hiç gerek, yok iyi gidiyorlar! Ama bizim durumumuz ile dayak yedikçe üstlerinin çayına kahvesine tükürdüğünü tezkere sırasında itiraf eden açıkgöz er’in davranışı arasında benzerlik aramak da çok yanlış olur. Biz ülkenin gerçek sahibiydik ve onları hiçbir zaman sevmedik, onlardan olmayı onlar gibi olmayı/yaşamayı hep red­dettik.

Sahte zaferlerine de eskisi kadar sahip çıktıkları söylenemez. Kutlamaları bile bir baştansavmalık ve külfet iticiliği görüntüsü veriyor. Saldıkları korkuyla -ancak- ayakta durabildiklerini unutup gaflete dalmış gibiler. Hoş yeni korkular üretecek makanizmaları da yağ bağlamıştır. Çoğalmak onlara belli bir tatmin verdi. Ölçü sayı olunca yarışı kaybetmeye mahkumdular. Ve yine tutsağa verilen uyuşturucu et­kisinin geçiciliğini unutmuşa benziyorlar. Onun için parmaklıkların kesildiğini veya kapıları açık unuttuk­larını farkedemiyorlar.

Çok basit bir kuralı atlamışlardır: Bütün tutsak ve zor­daki insanlar ilk fırsatta kaçmayı kurar.[3] Hürriyet duy­gusu böylesi bir fıtrilikten can bulagelmiştir. Ve türüne olursa olsun bütün uyuşturucuların etkisi za­manla sınırlıdır. Bizimkilerin batıya ayarlanmış zaman sayıcılarına -zahmet edip- bakmadıkları anlaşılıyor saatin kaç olduğunu unuttular. Onların serhoşluğu batıya endeksli bizimkisi hürriyete, bu duygu Türk milletinin biricik iptilasıdır. Sözde aydınların geri dönüş yolları da kesilmiştir. Türk milleti yakın bir gelecekte hain ve katiller için bir af düşünmüyor! Milli tepkinin başarısından kuşku duy­anlar için serhoş gardiyanların kararlı mahkûmlar karşısında başarı şanslarının sıfıra yakın bir yerlerde olduğunu hatırlatmak isteriz. Kendilerine vehmettik­leri aşırı güven kelimeleri fikir alkışları gerçek san­mak, sessiz kalmanın bile -yerine göre- tepki olduğunu kavrayamamak, rakipsizlik kompleksi şımarıklık ve alkolün (rakı) verdiği sahte cesaret onları tedbirsizliğe götürdü. Böylece farkında olmadan tepki makinesinin psikolojik yakıtını hazırladılar. Fakat yine şanslarını bütünüyle yitirmiş değildirler, millet bu makineyi kullanmayı bilmiyor! Ama Türk milleti çabuk öğrenen bir millettir. Bu nok­tada görev milletten yana ve ondan olan milliyetçi aydınlara düşüyor. Onları fırsat düşkünü biçiminde tanımlamak çok yanlış olur, bir hakkın kullanılması niye ayıp/suç olsun ki... Hak haklınındır güç de haklının olmalıdır.

Zoraki konuklar çekip gidince kendi evinde bir oh çekerek helesi rahat bir nefes alabilen kişiye fırsat düşkünü demek insafsız ve zoraki bir yakıştırma olacaktır. Eve çekidüzen verilmesi ise tortu pislik ve artıkların temizlenmesidir ki bu açıdan bakıldığında evini temizleyen birisini kınamak pislikleri savunmak anlamına geleceğinden bu görüşün kendine taraftar bulamayacağı çok açıktır.

Pislikten yana olmak terbiyesizliği savunmak mümkün değildir. Yine belirtmekte yarar var: Türk mil­letinin -eğer düşünüyorlarsa- dilenecek samimi özürleri kabul edip etmeyeceği de pek belli değildir! Bu yüzden onlar özürden daha etkili kurtuluş çareleri üretmek durumundadır! Çalınmış yarınlar kaybedilmiş onlarca yıl yitirilmiş canlar ezilmiş ruhlar yasaklanmış ibadetler tutulmamış sözler gizli anlaşmalarla feda edilmiş topraklar şişirilmiş balonlar... ve her şeyden önemlisi ortadaki gerçekler, sırıtan katmerli yalanlar. Bütün bunları kıvırma payı geniş ve aldatma katsayısı yüksek yo­rumlarla titrek kemkümlerle geçiştirmek mümkün görülmemektedir.

Beklenmedik istenmedik ziyaretçilere gafil avlanma­mak için her eve bir adet kapı zili takılması âdet olmuştur. Hatta insanların evlerinin etrafına bahçe duvarı ördükleri de bilinen bir diğer husustur. Duvar yerine hayvanlar giremesin diye demir veya ağaç çit çekmenin de bizce hiçbir sakıncası yok.

 

 

 

 


[1] Hûd, 81

[2] Ne yazık bu konuda yanıldık. 28 Şubat darbesiyle yeniden üzerimize geldiler (1997).

[3] Ne yazık bu her zaman böyle olmuyor. Açık unutulan kapı için gardiyanını uyaran, celladına aşık olan mahkum tipolojisi bu toprakların utançlı bir gerçeğidir.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık