• 06 Mart 2019, Çarşamba 16:26
OSMAN KİBAR

OSMAN KİBAR

Bekleyiş

İlk önce günler sonra aylar en son yıllarca süren bekleyiş, bugünlerde yeniden günler biçimini almış olarak ete kemiğe bürünmüştü. Herkes çözüm adlı formülün ortaya konulmak üzere olduğunu konuşuyordu. Söylentiler ayyuka çıkmıştı. Hedefe bir adım kalınmış gibi son hamle bekleniyordu. Beklenti hayal umma denen sözler bedenlenmiş yeni şekilleriyle omuzda davul elde tokmak sokak sokak geziyordu. Zillere bu sebeple basılıyor kapılar bu amaçla çalınıyor, merabalaşırken göz ucu dudak kıvrımıyla hep o hatırlatılıyordu. Hiç bu kadar yakın olmamışlardı. Çözüm adı verilen çare denilen o vefasız sevgili yıllar yılı onlardan hep kaçıp gizlenmiş, açığa çıkmama kendini unutturma gibi kahredici adetler edinmişti. İşte şimdi -bir ayı geçiyor- nerdeyse adı bile unutulmuşken taptaze capcanlı ve sesli telaffuz halinde herkesin dilindeydi. Söze onunla başlanıyor o konuşuluyor, ayrılırken gelmesi dileği bazen de geleceği müjdesiyle vedalaşılıyordu. Kimisi geliyormuş, bazısı gelmiş, ötekisi birkaç günü kalmış, berikisi geceleri gören varmış, başkası şerbetli muskalıymış, filanca ızbandut gibiymiş, falanca çok sertmiş, feşmekan adı yetecekmiş, diğeri değince eritecekmiş diyordu.

Geleceğine -hatta geldiğine ve uygun anı beklediğine- çözeceğine bitireceğine kurtaracağına olan iman ölçüsüz bir yorgan olmuş katlandıkça katlanıyor, katlandıkça da kabarıyordu. Ahali örtünün altında kıvranıyor büzülüp eziliyor, yürekteki teraziler bu sıkleti çekmez deniyordu. İşaretler yapılıyor gözler kırpılıyor haberler ediliyor ve hep “tamam mı geldi mi açıklandı mı, nasıl kim, ne zaman, sabah yakın değil mi” diye soruluyordu.

Çocukların zaten torba olmayan ağızları iyice açılmış, durmadan söz yol yordam yalan ve hayal üretiyor, üretilenler ona, yüze bine katlanıp kanatlanarak kulaktan kulağa ulaşıyor, artık koca bir aygıra dönmüş “bekleyiş” adlı varlığı besledikçe besliyordu. Bu kadar beslenip semiren bir canlı -başka zaman olsa- bıkkınlık rahatsızlık getirirdi. Ama şimdi aksine dokundukça büyüyen masal yumurtaları gibi aşırı serbest fazla rahat davranıyordu. Şüphe denilen ve bozguncu taifesinin putu olarak tanınan tehlikeli madde ne bu sokağa ne bu şehre ne de insanların umutla sütrelenmiş kalplerine nüfuz edemiyor, yanlarından bile geçmeye çekiniyordu.

Kim ne dese neyi yakıştırsa ona uyuyordu. Bir tek olumsuz tepki duyulmuyor akıllara “acaba” sorusu gelmiyordu. Bu sefer kesindi, iş bitecekti. Yıllardır ve kısaca “kötü” adını verdikleri düşmana hiçbir şey sezdirilmiyordu. Bu konuda rica ikaz uyarı ve tembih gibi yardımcılara başvurmaya gerek görülmemişti, o derece pervasızdılar... Eskilerin kimya, yabancıların formül, şimdikilerin bazen çare kimi de çözüm dedikleri mübarek reçete bütün hazırlık yapılmış halde bekleniyordu. Evet sadece bekleniyordu. Daha önce de beklenmişti, nerdeyse ömürleri beklemekle geçmişti. Fakat şimdiki hepsinden farklıydı. Çünkü artık geldiğini etrafta dolaştığını yaklaştığını biliyorlardı.

Gitgide gelmesi olması değil sonrası konuşulmaya başlandı. Herkes ertesi gün olacaklar yapılacak işler üstlenilecek görevler üzerinde duruyordu. Sevinme denemesi yapanlar kınanmıyordu. Kendilerini çok alıştırmışlardı... Hepsi onun tehlikesiz risksiz “renksiz” ve masrafsızlığından emindi. Fikrî hazırlık ön çalışma araştırma üretim dağıtım pazarlama ve ücret gerektirmediği biliniyordu.

Günler önce şöyle bir duymuş, üzerinde fazla durmamışlardı. Sonradan önemsediler heyecanlandılar, evet olabilirdi! Söyleyen çocuklardı. Biraz deşeleyince kaynağa ulaşmak kolay olmuştu. Hiçbir çocuk kaynağı gizlememişti. Kaynak hiç de kaynak denecek vasıfta değildi: İçinde su yoktu, kuyuya benzemiyordu, çıkrıksız zincirsiz kovasız tulumbasız bir şeydi. Yaz kış aynı hırpanilikte üst baş dağınık saç sakal karışık, kırık bir diş (Buna rağmen en temiz ve tek bakımlı yeri ağzıydı) kambur topal, unutulmuş bir harabede yatıp kalkan arada günlerce kaybolup yeniden ortaya çıkan ne yiyip ne içtiği bilinmeyen, boş bakışlı çorapsız tabanları delik cepleri çakıl taşı dolu geceleri hayalet kılığına bürünen birisiydi. Mırıldanan dudaklıydı ve yaşı da belirsizdi. Bütün özellikleri bilinir ama ondan söz edilirken bunlar sayılıp dökülmez, kısaca “deli” diye kestirip atılırdı.

Çocukların kulağına fısıldayan oydu. Konuşma bile denemeyecek dudak kıpırtısı ancak bir fısıltı silikliğindeydi. Çocuklar aralarda gelen nefes ve yutkunmaları ayıklayınca fısıltıyı hissetmiş anlam yükleyip cümle kalıbına döküp vakit geçirmeden çığlık kahkaha ve oyun halinde sokağa taşmışlardı. Elebaşıları ise Erkan adında beş altı yaşlarında bir çocuktu.

Deli ilk önce herkesin bildiği ardından kimsenin bilmediği bir şey söylemişti. Dediklerinde herkesin bildiği şeyle ilgili bir yenilik yoktu. Uzun yıllardır -her yıl- aynı gün ve aynı saatte yapılırdı. TartışılmazBüyükKişi (TBK) kimsenin hatırlamak istemediği meçhul ve en büyük zaferinin yıl ve saat dönümü ilan ettiği dahi türlü kutsalla kutsanıp kutlanan o gün yanındaki seçkinlerle sevgili halkı arasına karışır, birkaç sokak ortasında dolaşırdı. TBK’nın bir gözü şaşıydı kendisi her melanetin başıydı.

TBK kendisine alkış yapanlara çiçek atanlara gülümserdi. Selefleri gibi yılda bir kerecik de olsa iyi rolü oynamayı adet edinmişti. Bazen halk çocuklarından birini kirli yanağından öper dudağı kurumadan gizlice gerekli panzehri içerdi. Ürperen sessizlik ise uygun bir an bulup o yavrucuğu elden ele en uç sokaktaki dipsiz bir kuyu başına iletirdi.

Râvîyân-ı ahbâr ve nâkilân-ı âsar ve muhaddisân-ı rûzigâr şöyle rivâyet eder kim...

O talihsiz yavrucuk kuyunun balçığı görünene dek yıkanır, ardından gül suyuna batırılır, sonra da üzerine zemzem denilen ama terkibi bilinmeyen bir ilaç serpilirmiş. Eleme gark’olan aile çocuklarını adresi gizli, sakallı ve takkeli olduğu iddia edilen hafızası güçlü olduğu için besmele çekmeyi hatırlayan doksan küsur yaşında korsan eskisi âsi ve kanun kaçağı bir pîr-i faniye okutmaya götürürmüş. Kırk gün süren işbu arınmadan -buna nedense şartlama denmiştir- sonradır ki zavallı yavrucak kırk birinci günün sabah alacasında elinde bir maşa ile sokağa salınırmış. Görenler, elindekine bakıp “mâşa... mâşa” dermiş. Deli’nin seyrek duyulan fısıltılarından birine göre bu sözün aslı “mâşallah” imiş. İnananı pek azalan bu tevilsiz zırva “deli sözü” biçiminde meşhur olmuştur.

TBK’nın tomofili üstünde dalgalanan bir bez parçasında “Tartışılmaz tartışılamaz” yazılıydı. Genç ve gür sesli halk insanları bu sözü her bir dakikada iki tekrar olmak üzere tempo ile bağırırdı. Seslerin gürlüğüne sebep bizzat bu sözdür diyenler de en bilge kişiler olarak saygı görürdü.

*

Delinin söylediği ve kimsenin bilmediği şey o diyeli beri artık bilinir olmuştu. Söyleyenin deliliğine aldırılmamış ve çare diye benimsenmişti. Bu fısıltının çocukların bir abartması olduğu unutulmuş, son ve kesin zafer vadeden bir yol olarak kabul edilmişti. Son günlerde deli sözü yerini “veli sözü” gibi, ne anlama geldiği bilinmeyen bir benzetmeye bırakmıştı. Yine üç gün önce doğan bir çocuğa gizlice veli adı verilmişti.

Çocuklar Delinin “biriktirsinler boşa akıtmasınlar” diye fısıldadığını söylüyordu. Bu yüzden tam otuz dokuz gündür herkes biriktiriyordu. Ama yetmeyecek gibiydi. Bir iki haddini bilmez arada gülümsüyor, bazen kanıayaklı birkaç taze kikirdiyor, üç beş yeniyetme çarpıp deviriyor ve birikenler eksiliyordu. TBK’nın zafer kutlamasına saatler kala, birikimlerinin yetmeyeceğini fark edip üzüldüler. Gece ilerliyor sabah yaklaşıyor ama eksik giderilemiyordu.

Güneş ilk ışığını göndermeye yakın, toplandıkları yerin kapısı vuruldu (Küçük Erkan sese uyandı ama gördüğü güzelliğe kıyamayıp yeniden rüyasına döndü). Sürüyen bir adım cız eden yüreğiyle kapıyı açtı. Hepsi hazırdı. Yine aynı şey olacak, çığlık feryat nâra inleyiş ve ölüm gelecekti. Fakat olmadı, hiçbir şey gelmedi. Gıcırdayan ses sahibini aradı. Oh eden sürüyen adım gülümseyen bir yüz olarak içeri dönmek üzereyken güneş görevini yapmak için acellenen ilk ışığını serbest bıraktı. Kararsız ifade, hayretle açılmış iki göz biçimini alıp hemen eşik kıyısına özenilmeden bırakılmış bir ışıltı fark etti. Dışarıyı bir daha kolaçan edip eğilerek uzandı ve içeriye elinde küçük bir cam kırığıyla döndü (Sonradan, karanlık yan sokakta kaybolan bir fısıltı gördüğünü hatırlayacaktı). Işıltının cam parçası üzerinde girmesiyle içerisi gün ortası gibi aydınlandı. Şaştılar “mâşa... mâşa” dediler.

Birkaç saat sonra bekleyişin son bulacağı umulan gün geldi.

Sabahla birlikte TBK ve yandaşları sokak başında göründü. Yıllardır ne olduysa o gün de o olmaya başladı. Büyükler telaş ve korkudan olsa gerek, kırk gün kırk gecedir biriktirdikleri nesneyi yanlarına almayı unuttu. Evin küçük oğlu uyanıp bir kıyıda sahipsiz duran bardağı aldı ve içindekini avucuna boşalttı. Henüz sıcacıktı ve damlamadı. Eli yumulu, usul adımlarla yürüdü. Güneş bütün ışığını cömertçe yere dökmeye başlamıştı.

TBK bazen yaptığı gibi yine kirli bir çocuk yüzü aradı. Zalim bakışlı gözler bir masuma sabitlendi. Mazlumlar soluğunu tuttu. Zaman akmaz vakit geçmez saatler işlemez oldu. Nerdeyse görünmeyen yardımcıların kanat hışırtısı işitildi... Bekleyiş bitmek üzereydi. Gül yüzlü çocuğun kulağında “haydi” diyen bir fısıltı belirdi. Bir an tereddüt etti sonra gayrete gelip unutulmuş bir sözle ve rüyasındaki gibi bismillah diyerek avuç dolusu katılaşmış gözyaşını şaşı deccalin üzerine atıverdi!


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık