• 07 Ekim 2017, Cumartesi 16:20
ORHANBAYLAN

ORHAN BAYLAN

MARSHAL PLANI VE KÖLE TÜRKİYE...

MARSHALL PLANI VE KÖLE TÜRKİYE….

II. Paylaşım Savaşı kapitalizmi temellerinden sarsmış, varolan dengeleri tamamen bozmuştur. Almanya, İtalya ve Japonya’nın ekonomileri hemen hemen yok olmuş, askeri ve siyasal konumlarını tamamen kaybetmişler, İngiltere ve Fransa, galip ülkeler olmalarına karşın ekonomik bakımdan zayıflamışlardır. Sömürgeciliğin çökmesiyle birlikte dünyanın her yerinden birçok yeni ulus devletler ortaya çıkmış, sömürge ve yarı sömürge kalan ülkelerde de emperyalizme karşı ulusal kurtuluş hareketleri büyümüştür. Tüm bu değişiklikler sosyalist ekonomilerin gelişimini dünya çapında arttırmıştır, buna karşın ABD emperyalizmi ise bu kapitalist ülkelerin yardımına koşmakta tereddüt etmemiştir. Diğer emperyalist ülkelerin tersine ABD, savaştan muazzam bir şekilde güçlü çıkan tek ülke olmuştur. Savaştan etkilenmemek bir yana, ekonomik-askeri, teknolojik-bilimsel temelleri ölçüsüz olarak artmış, çok büyük bir zenginlik biriktirmiştir. Savaşın bitimi ve emperyalist-kapitalist dünyanın patronluğunun tartışılacağı günler yaklaştıkça, ABD gerçek tutumunu hissettirmeye başlar. “kendi çıkarlarının bilincinde olmak” ilkesiyle yola çıkan ABD; savaştan sonra İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya gibi ülkelerin ellerinden çıkan sömürgelerini ve pazarlarını ele geçirmek için, askeri alandaki gücünü geliştirmeye başlamıştır. XX. yüzyılın en büyük mücadelesi olan İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, dünyada barış ve güvenliğin kurulacağı sanılmıştır. Dünya üzerinde gelişmeler bu yönde seyretmiş, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurulması bu görüşü daha da güçlendirmiştir. Ancak dönemin şartları içerisinde gelişen olaylar, kısa süre sonra dünyayı bu defa “Soğuk Savaş” denilen yeni bir dönemin içine sürüklemiş, bu durum ise güçler dengesinde meydana gelen gelişmelerin ve bloklaşmanın bir sonucunu oluşturmuştur. Savaş sonrası kapitalist ve liberal dünya büyük güçlükler içinde kalmıştır. Bu durumun kaynağında büyük bir sanayi gelişmesi içinde olan sosyalist ekonomilerin varlığı ve sömürge halklarının bağımsızlıklarına kavuşmaları yatmaktadır.

Sonuç olarak gelinen noktada, hem Avrupa’nın bu yoksun halinin sonucunda Avrupa’da sosyalizmin yayılmasından korkan, hem de Avrupa’ya aktarılacak sermaye birikiminin sonunda kendi sanayisine geri döneceğini hesap eden ABD, 1947’deki bir toplantıda Marshall Planı’nın temellerini atmış ve 1948 yılında Plan resmi olarak yürürlüğe konulmuştur. Bu arada Yunanistan ve Türkiye’ye, acil yardım adı altında, planın resmiyete dökülmesini beklemeden, Truman Doktrini bağlamında komünizm ile mücadele için 1947 Ocak’ında para yardımları başlatılmıştır.

Marshall yardımı alan ülkeler:

İngiltere

Norveç

Fransa

Yunanistan

 Almanya

 İsveç

 İtalya

İsviçre

Hollanda

Türkiye

 Belçika ve Lük.

 İrlanda

 Avusturya

 Portekiz

 Danimarka

 İzlanda

ABD Dışişleri Bakanı G. Marshall bizzat kendi ifadesiyle Marshall Planı’nın hedefini kısaca şöyle özetlemiştir. “Amacımız hür milletlerin kendi öz gayretleriyle daha çok üretim yapmalarını, daha çok yiyecek elde etmelerini sağlamak gayesine yönelmiştir.” Marshall Planı’nı sadece sosyalizme karşı bir sigorta olarak görmek büyük yanlışlık olur. Marshall Planı aslında Bretton Woods Toplantıları‘nda ortaya konulan ve ABD hegemonyasını kabul ettirmeye çalışan yeni ekonomik düzenin önemli bir aşamasıdır. II Paylaşım Savaşı sonunda ABD savaştan o kadar güçlü çıkmıştı ki, dünya kömür üretiminin yarısı, petrol üretiminin üçte ikisi ve elektrik üretiminin yarısından fazlasını tek başına yapmaktadır. Bu dönemde Amerikan kapitalizmi bu kadar güçlü olmasına rağmen müttefiklere ve pazarlara ihtiyaç duymaktadır.

Bu planın uygulaması döneminde Türkiye’de Ameriaklı uzmanlarca bütün sahalarda inceleme yapılmış, raporlar hazırlanmış, bunlar hem Türkiye Hükümetlerince tatbik edilirken, Marshal Planı uygulayıcıları tarafındanda takip edilmiştir.

Bu raporlar ve sonuçlarına kısaca bakalım:

1-HİLTS raporu

Hilts Raporu; 1948 yılında ABD federal karayolları örgütü genel müdür yardımcısı Hilts’in başkanlığındaki heyetin ülkemizi gelip incelemesiyle hazırladığı rapordur. Hilts raporunda yatırım önceliğini karayolu yapımını verilmesi gerektiğini ve bunun için Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı Yollar Genel Müdürlüğü’nün idaresinde bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip bir Karayolları Genel Müdürlüğü’nün kurulması istenilmektedir. Raporda karayolu taşımacılığının demiryoluna kıyasla daha ucuz bir taşımacılık olduğu iddia edilmekte ve bu suretle Türkiye demiryollarının Van’a kadar uzatılmasına gerek olmayıp 35.000 km.lik karayoluna ihtiyaç duyulduğunu vurgulanmaktadır.

Bu rapor doğrultusunda Türkiye karayolu ağını genişletmiş, bu dönemde demiryolu yapımı ihmal edilmiştir.

Bunun sonucunda Amerikan Otomotiv sanayisinin pazarı olmuşuz ve beraberinde Petrole muhtaç bir hayata mahkum edilip, Türkiye’nin ithalat kaleminin en ağırına mahkum olmuş, devamlı cari açıkla yaşamaya başlamıştır.

 

 

2-NEUMARK RAPORU:

II. Dünya Savaşından hemen sonra ülkemizde kamu reformu ve sanayinin yapılanması konusunda birçok rapor hazırlanmıştır. Kamu reformu konusundaki asıl çalışma İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden Fritz Neumark’dan gelmiştir. 1949 yılında İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Dr. F. Neumark, başbakanlığın talebi üzerine “Devlet Daireleri ve Müesseselerinin Rasyonel Çalışması Hakkında” bir rapor hazırlamıştır. Raporda idarede yeniden düzenlemeyi gerektiren nedenler, yeni düzenleme için gerekli örgütler, memur sorunları ve rasyonel çalışmayı sağlayacak tedbirler, ilkeler ve öneriler yer almıştır.

Devletçi politikadan liberal politikaya geçiş başlamıştır.

 

3-THOURNBURG RAPORU:

American Standart Oil Girketi’nden Max Weston Thornburg’un, Graham Spry ve George Soule ile birlikte 1949-1950 YILLARI ARASINDA Türkiye ziyaretlerinde yaptıkları tespitleri muhteva eden raporlardır.

Türkiye’nin makine sektörüne yatırım yapmaması, hafif sanayi alanında bazı üretimleri yapması konusuna ağırlık verek, diğer makine ve ekipmanı ithal etmesinin yararlı olacağını tavsiye eden rapordur.

Hükümette bunu maşallah sıkı bir şekilde uygulamışlar, her yeri Mcormick traktörler, Dodge kamyonlar doldurmuştur.

Uçak sanayi ve motor üretim alanındaki bütün çalışmalar rafa kaldırılmış Türkiye önce hibelerle! Sonra da satışlarla Batı’ya mahkum eidlmiştir.

 

4-BARKER RAPORU:

1950 sonrasındaki gelişmelerin yönünü ve niteliğini belirlemede etkili olan belgelerden birisi de Barker Raporu’dur. Rapor, Türkiye’nin 1 Gubat 1947’de üye olduğu IBRD (International Bank for Reconstruction and Development - Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası) veya kısa adı ile Dünya Bankası tarafından hazırlanmıştır. Bu rapora göre, devlet yatırımları, özel girişimin özendirilmesi için gerekli olan ve özel girişimcilerin gitmeyecekleri ulaşım, haberleşme, enerji gibi alanlarda yoğunlaştırılmalıdır. Sanayinin özel yatırımların ana genişleme alanı olarak görüldüğü raporda, bu alandaki kamu yatırımlarının süratle azaltılması da öngörülmekteydi. Raporda yer alan kalkınma programından beklenen sonuçlar arasında, özel kesimin gelişmesi için daha elverişli bir ortamın yaratılması da sayılmıştır. Yabancı sermaye konusundaki görüş ve öneriler de çok açık bir biçimde ortaya konmuş, yabancı sermayenin ülkeye yalnız döviz değil, aynı zamanda, Türkiye’nin gereksindiği ileri teknolojiyi ve yönetim bilgisini de getireceği söylenmiş ve Türkiye’nin aşırı devletçi uygulamalar döneminin zararlı sonuçlarını gidermesi gerektiği eklenmiştir.13 Türkiye’nin kapitalist dünya ile iktisadi ilişkilerinin gelişiminde kapitalist dünyayı temsil eden Dünya Bankası ile halen süren yakın temasının ilk en önemli adımlarından biri olarak ortaya çıkan Barker Raporu’nun içerdiği öneriler, Türkiye’nin kalkınma çizgisinde ve bunun bir parçası olan sanayileşme anlayışında uluslar arası ve giderek uluslarüstü olması gereken bir kuruluşun eğilimlerini yansıtması açısından önemli bir belgedir. Sanayi yoluyla kalkınmak isteyen bir ülkenin tarım ve tarıma dayalı alanlarda uzmanlaşması önerilmekte, özellikle yatırım yapılmaması önerilen alanlara bakıldığında gelişmiş kapitalist ülkelerin Türkiye’yi hangi gelişmişlik düzeyinde görmek istedikleri açıkça görülmektedir.14 Öncelikle bilinmesi gerekir ki bu rapor, ayrıntılı bir kalkınma plânı olmayıp, hazırlayıcılarının da açıkça belirttikleri gibi, bir öneriler paketidir. Bu öneriler paketinin bir parçası gibi görülen ve özel girişimin desteklenmesi amacına yönelik ABD ekonomik yardımı da, raporun Cumhurbaşkanı Bayar’a sunulmasından kısa bir süre sonra, 1950 yılı haziranı içinde başlatılmıştır. Kurulun çalışmalarına başlamasından yaklaşık bir ay sonra, 4 Ağustos 1950 tarihinde de,”devlet girişimlerinin transferini ve özel girişimin gelişmesini kolaylaştırmak üzere, sermayesi 125 milyon TL olan Türkiye Sanayi ve Kalkınma Bankası kurulmuştur. Sermayesinin yarısının Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası, geri kalan bölümünün de, Türk bankaları ve sanayicileri tarafından karşılanan bu bankanın amacı; “Türkiye’de özel sanayi kurmak, yerli ve yabancı sermayenin sanayi alanına girmesini sağlamak ve Türk sanayinin dayandığı menkûl değerleri özel ellere transfer edip, orada muhafaza etmek...” olarak belirlenmiştir.

 Başkanlığını ABD’li Mr. Tucker’in yaptığı Yönetim Kurulu’nda; Vehbi Koç, Hâzım Atıf Kuyucak, Hakkı Avunduk, Suphi Argun, Nuri Dağdelen, Mecit Duruiz gibi sanayicilerin bulunduğu bu banka, yalnızca özel girişime hem Türk parası, hem de döviz olarak kredi vermek üzere Türkiye’de kurulan ilk banka olmuştur.

Bu banka eliyle Türkiye’de sanayi atılımları desteklenmiş olup, yeni Türkiye Cumhuriyetinin fabrikatörleri devlet eliyle ihya edilmişlerdir.

Daha sonra bu bankanın zengin ve sanayici(!) ettikleri TÜSİAD’ı kurmuşlar, Türkiye’nin hep kaymağını yemişlerdir.Mason olmayanların asla kredi alamdığı bir kurum olarak ünlenmiştir.

Bu konuda daha önce yazdığımız “Nasıl zengin oldular” başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz.

 

5-FULBRİGHT KOMİSYONU:

Marshall planı kapsamında alınmasa da Amerika’nın Türkiye’deki eğitime yön vermesi, eğitim araç ve gereçleri, kitapların tespiti gibi bir çok alanda müdahilliği Fulbright komisyonu sayesinde olmuştur.

Aslında Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sisteminde Amerika’yı rol model seçmesi daha kuruluş yıllarına dayanır.1924 yılı yazında Amerika’lı ünlü eğitimci John Dewey 3 ay boyunca Türkiye’de incelemelerde bulunmuş ve yeni eğitim sisteminin rotasını çizen bir rapor hazırlamıştı.

Daha sonra 1932 yılına kadar Amerika’dan defalarca eğitim uzman heyetleri gelip incelemelerde bulunup raporlar sunmuşlardır.

Bugün Milli Eğitim dediğimiz sitem o yıllarda Amerikalılarca tespit edilen ve tavsiye edilerek şekillenen sistemdir.

1932 yılı sonrası Almanya’dan kaçarak ülkemize sığınan Yahudi ilim adamları da Üniversitelerimizin şekillenmesinde etkin rol oynamış, onların kurdukları kürsülerde şekillenmiştir hemen hemen.

Bunun neticesi; mason olmayan hiçbir akademisyenin Üniversite içinde yer almasına kolay kolay izin vermemişlerdir.

1949 yılında iki ülke arasında imzalanan anlaşmayla “Fulbrigt komisyonu”  kuruldu.

4 Türk, 4 Amerikalı uzman dan oluşan komisyonun başkanı ABD Büyükelçisiydi.

Bu komisyon MEB içinde her zaman bizim müfredatımızı kontrol eden, tavsiyelerde bulunan bir yapı olarak bulundu ve halen ne yazık ki bulunmaya devam ediyor.

SONUÇ:

Marshall yardımları sayesinde Amerika, ürettiklerini ihraç edebileceği pazarlar bulmuş, bu ülkelerin bir kısmındaki sanayi ve teknik gelişimi engelleyerek kendine bağımlı birer uydu haline getirmiştir.

Tabi Almanya gibi bu yardımdan fazlasıyla istifade eden geçmiş know-how birikimi olan ülkeler kısa zamanda kendi sanayilerini oluşturup toparlanmışlardır.

Ayrıca Amerika’nın Marshall planıyla elde ettiği en büyük kazanç ; doları dünyanın en çok kullanılan parası olmasını sağlamasıdır.

Ve Abd’nin dünya liginin en büyük aktörü olmasını sağlayan faktörde budur.

Marshall yardımı sayesinde Türkiye; uçak sanayiinden tarıma, makine sanayinden eğitim alanına kadar her alanda Amerika kontrolüne girmiş, “Küçük Amerika” olacağız derken Amerika’nın uydusu olmuşuz.

Bugün yaşadığımız bütün sorunların temelinde 1946-47 yılından itibaren bize giydirilen deli gömleği gelir.

Bizi istila etseler bu kadar sahada bu ülkeyi kontrol edemezlerdi.

Ama biz maalesef gönüllü köleliğe razı olmuşuz.

Türkiye halen devam eden bu prangalardan kurtulmazsa, ne bağımsız ne de gelişmiş bir ülke olabilir.

Büyük ve Güçlü Türkiye için öncelikle bizi Amerika’ya mahkum eden bu deli gömleklerinden kurtulmamız gerekiyor.

Bunun içinde önce zihni inkılaba ihtiyaç var.Gönüllü kölelerle bağımsızlık kazanılmaz.

Köle olduğunun bilincinde olan insanlar elbet bir gün, ayaklarındaki prangaları parçalayıp özgürlüklerine kavuşur.

Bizim esas problemimizde bu, köle olduğumuzun farkında olamamak…

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık