• 09 Eylül 2017, Cumartesi 11:12
ORHANBAYLAN

ORHAN BAYLAN

BİLAL ERDOĞAN VE MONTAJ KASETİN SIRRI

BİLAL ERDOĞAN VE MONTAJ KASETLERİN AMACI

Dün derlediğim “Zafer Çağlayan, Halk Bankası ve bu işin ucu nereye varır” yazımda 17-25 Aralık’a giden yolun aslında bir yolsuzluk soruşturması değil, Türkiye’nin finansal yapısına karşı yapılmış bir ABD operasyonu olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Güney Newyork savcısı Pret Bharara tarafından Reza Zerrap’ın tutuklanmasıyla başlayan dava giderek hacim büyüterek devam ediyor.

Halk Bankası Genel Müdür yardımcısından sonra şimdi de o dönemin ekonomi bakanı Zafer Çağlayan’a uzandı tutuklama kararı.

Amerika’nın menfaatleri zedeleniyor diyerek, tek taraflı aldığı bir kararla İran ambargosunu deldiğini iddia ederek, başka bir ülkenin vatandaşlarına ve hükümet üyesine karşı açılmış hiçbir hukuki dayanağı olmayan bu yargılamanın siyasi olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum.

Peki bu işin ucu nereye dayanacak?

Aslında bunu herkes görüyor ve biliyor ki eninde sonunda Erdoğan’a kadar uzanacak.

17-25 Aralık yargı kumpasını kuranların amacı o gün yargı eliyle Erdoğan’ın altındakileri içeri alıp hükümeti istifaya zorlamak ve sonunda hepsini içeri tıkmaktı.

17 Aralık’ta 4 bakanın çocuklarına ve Reza Zerrap’a, 25 Aralık’ta akim kalan 96 kişilik listeye dahil edilen 3. Havalimanı ve 3. Köprünün müteahhitleri, Orhan Gencebay ve Bilal Erdoğan’ın isimlerini UYAP’a bile girmeden 1,5 yıl boyunca aynı hakimden aldıkları dinleme kararı ve emniyette aynı ekibin yürüttüğü istihbarat çalışmaları neticesi olayı kurguladılar.

Savcı Muammer Akkaş’ın Başsavcı’dan bile gizli yaptığı tutuklama kararları emniyette yapılan değişiklik sonucu yeni gelen kadro tarafından gerçekleştirilmedi.

Savcı Muammer Akkaş’ın İstanbul Adliyesi önünde basın bildirisiyle olayı protestosu herkesin gözü önündedir.

Bizim o gün deli saçması diye nitelediğimiz Bilal Erdoğan ve Recep Tayyip Erdoğan arasında geçtiği söylenen meşhur “sıfırlama” konuşmasının aslında neden kurgulandığı bugün Newyorkta açılan ve yürütülen davayla daha net anlaşılıyor.

O montaj kasetlerinin doğru olup olmaması değil amaç, ileride kullanılmak üzere kayda girmesiydi.

Ve o ileri tarih çok uzak olmayan bir zamanda Newyork Mahkeme salonlarına gelecek.

Bu cemaat denilen iğrenç yapının nasıl bir şeye alet olduğunun farkına varabiliyor muyuz?

Türkiye aleyhine yürütülen aslında bir “sistematik finansal yıkım”ın aleti olduklarını görebiliyor muyuz?

“Adalet, haram yemedim, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” gibi isimlerle yapılan 17-25 Aralık’ın aslında ABD Hazine Bakanlığı ve CIA elemanlarınca yürütülen bir çalışmanın ilk ayağı olduğunu bugün daha net anlamak mümkün.

Uluslararası oyuncular geniş spectrumlu oyun planlıyorlar.

17-25 Aralık’la sadece Türkiye içindeki bir yargı darbesi olarak gördüğümüz davaların aslında uzun vadede Amerika’da davalar için bir alt yapı oluşturma çabası olduğunu bugün yeni yeni anlıyoruz.

Abd; 40 yıldır kurguladığı cemaat eliyle bir operasyon yaptı. Ve bu operasyon aslında daha sonra gelecek zincirleme operasyonların alt zeminini oluşturuyordu.

Ancak 17-25 Aralık 2013’ten sonra meydana gelen gelişmelerin tetiklediği gerilim, Türkiye-ABD ilişkilerindeki uyumsuzluğun yerini derin bir krize terk etmesine zemin hazırlamış. Bu krizin yapıtaşlarının kurgusunda ise 24 Ocak 2014 tarihli Bankalar Yeminli Murakıbı ve halen FETÖ soruşturması kapsamında firari sanık olarak yargılanan Osman Zeki Canıtez imzalı bilirkişi raporu dikkat çekiyor.

Kamuoyunda “yolsuzluk soruşturması” olarak bilinen 17/25 Aralık soruşturmaları sırasında “Komisyon oranlarının düşürülmesi, rüşvet ilişkisi ve sahte evrakla işlem yapılmasına göz yumulması gibi” suçlamalarla ilgili olarak talep edilen bilirkişi raporunda dikkati çeken ifadeler, hayli uzun bir dizi suçlama ve uyarıyı da içeren “Halbank’ın İran yaptırımları ile ilgili rolünün suç vasfının ve bu durumun yaratacağı olası etkilerin” anlatıldığı bölümde dile getirilmiş.

İran’a yaptırımlar ve Halkbank’ın rolü ile ilgili olarak,” ifadeleriyle başlayan söz konusu bölüm “… özellikle ABD’nin İran’a karşı yaptırım kararlarına muhalif işlemler gerçekleştirilmesini” bir suç olarak tanımlıyor. Murakıp Canıtez’ın raporun devamında dile getirdiği “başta USD olmak üzere yabancı para işlemlerinin kısıtlanması, yurt dışındaki muhabir banka ilişkilerinin dondurulması” gibi, 2009-2013 yılları arasında ABD makamlarınca Türk bankalarına yapılan tehditlerin aynısını adeta bir suç olarak tanımlıyor ve bu suçun önlenmemesi halinde Halkbank’ın ve dolayısı ile Türkiye’nin başına gelebilecekleri sıralıyor.

Bu noktada birkaç hususa açıklık getirmek gerekiyor. ABD yaptırımlarına uyup uymama, ceza hukukunu değil, siyasi karar alıcıların bahse konu olan ülkeyle kurdukları dış siyaseti ilgilendirir. Ayrıca bankalar yeminli murakıbı, devletin temel dış siyasetini sorgulamak amacı ile değil, Bankacılık Kanunu’na veya Türk Ceza Kanunu’na aykırılık teşkil eden işlemleri tespit etmesi için görevlendirilmiştir. Üstelik egemen ve bağımsız Türk Devleti’nin ne Bankalar Kanunu ne de Türk Ceza Kanunu’nda “ABD yaptırımlarına aykırılık” gibi bir suç tanımı yer alır.

Canıtez’in, 25 Aralık 2013 tarihli Başsavcılık talebiyle araştırması istenilen suçlamalara konu işlemler ile hiç ilgisi olmadığı halde ABD yaptırımlarını referans alması hayli düşündürücü. Ama daha da ilginç olan, raporda İran’a yapılan petrol ve doğal gaz ödemelerine, Amerikan savcılarının yaptığına benzer biçimde “kara para” iması ve suçlamalarla gösterdiği dikkat çekici benzerlikler olmasıdır.

Newyork mahkemesinin açtığı dava, 17-25 Aralık’ta cemaate mensup polislerce soruşturulan, montaj kaset ve görüntülerle desteklenen, yasalmış gibi görünen ama yasal olmayan yollarla yapılan dinlemelerle yürütülen ve yine örgüte mensup hakim ve savcılarların UYAP’a bile girmeden, kendi Başsavcılarına bile bilgi vermeden yürüttükleri operasyona dayanıyor.

Ve yakın gelecekte 25 Aralık’ta Bilal Erdoğan’ı tutuklama gerekçesi olarak hazırlanan savcılık tezkeresinin Newyork Mahkemesince delil kabul edileceği, bahsi geçen firari Osman Nuri Canıtez’in bilirkişi raporlarına dayandırılarak önce Bilal Erdoğan’ın tutuklama istemiyle dosyaya dahli, daha sonra babası o günün hükümetin başı Başbakan olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da dahil edileceğini kestirmek güç olmasa gerek.

Fakat işin garip yanı şu: Amerikan menfaatlerini zedeledi diye Newyork’ta yapılan tutuklama kararlarının Erdoğan’a uzama ihtimali karşısında bir kısım Türk vatandaşının sevinmesini neredeyse zil takıp oynamasını anlamak mümkün değil.

Bunlar Amerikan vatandaşı mı?

Bir insan, kendi ülkesine yapılan bir operasyona sevinir mi?

Bunun fiili ABD askerlerinin saldırısından ne farkı var?

Ve son olarak o günlerde bu davayı müzmin Erdoğan karşıtlığından savunan cemaat mensubu ve Meral Akşener’in eteğinin altına girmiş MHP’li arkadaşlarımıza yine tekrar ediyorum.

Yapılan ABD operasyonuna cemaatin nasıl oyun kurucu olarak katıldığını, bunun gönüllü elemanlığını yaptığını hala göremiyorsanız yazıklar olsun size…

Ve cemaatin kadrosu olarak bilinen ve büyük ekseriyeti yurt dışına kaçmış olan savcı ve hakimler; Türk Yargısının değil, Amerikan yargısının gönüllü neferleriymiş meğer.

Yazıklar olsun….


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık