• 24 Ağustos 2017, Perşembe 1:50
ORHANBAYLAN

ORHAN BAYLAN

AH ŞU FİLİSTİN DAVAMIZ(1)

ŞU BİZİM FİLİSTİN DAVAMIZ (1)

Filistin’i kaybedişimiz

Filistin’in daha doğrusu bağrında yaşattığı Kudüs’ün bütün dinlerce kutsal şehir olması sebebiyle çalkantısı tarih boyunca hiç dinmedi.

Müslümanların eline geçtiği dönemden 11. Asra kadar sakin bir dönem yaşayan Filistin; 250 seneye yakın süren haçlı seferleri boyunca çok acılar yaşadı.

Sonra Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır seferi sonrası Osmanlı toprağı oldu ve yaklaşık 1917 yılı Aralık ayına kadar da huzur içinde 402 sene geçirdi.

1.Cihan Harbinde bir çok cephede savaşan Osmanlının elinde tutmak istediği, önem verdiği bölgelerden biriydi Filistin Cephesi.

Lakin İngilizlere yardım eden o dönem oraya yerleşmeye başlamış Siyonist öncüler ve İngilizlerin Arap yarımadasını verecekleri vaad ettiği Şerif Hüseyin güçleri karşısında Alman General Limon Von Sanders’in kötü yönetimi, 35 yaşındaki tecrübesiz ve mağrur Enver Paşa’nın genel karargah’ta savaşı okuyamaması, 4.Ordu komutanı Cemal Paşa’nın Arap liderleri hedef alan ve küstüren uygulamaları, 7.ve 8. Ordu komutanlarının bencillik ve hesapları sonucu biz o toprakları terk etmek zorunda kaldık.

General Allenby Kudüs’ü aldığı gün şöyle demiştir.:

"Haçlı seferleri¸ işte bugün sona erdi!" 

Filistin'de ise¸ Milletler Cemiyeti'nin kararıyla İngiliz manda idaresi ihdas edilmiş; başına da İngiliz vatandaşı Yahudi Siyonistlerden ve Balfour'un mimarlarından Herbert Samuel atanmıştır. Weizman buna haklı olarak çok sevinmiştir: "Onu bu mevkie biz getirdik. O¸ bizim Samuelimizdir. " William Ziff¸ "2 bin yıl sonra Filistin'e gelen ilk Yahudi yönetici" ifadesiyle tavsif ettiği Samuel'in gelişini Yahudilerin "yeni bir Musa sevinci ve çılgınlığıyla karşıladıklarından" söz etmektedir.

Osmanlı¸ Kudüs ve Filistin'e sahip çıkıp Siyonizm'in tahakkümünü bertaraf etmeye çalışmasına rağmen bu kutsal toprakların hazin bir biçimde elinden çıkmasına maalesef mani olamamıştır. Bir subayın şu sözleri¸ Osmanlı'nın Kudüs'e nasıl hazin bir şekilde veda ettiğini yeterince anlatmaktadır: "Filistin'i kaybedecektik. Nasıl dönerdik evlerimize; nasıl bakardık bizi bekleyen analarımızın¸ bacılarımızın¸ hanımlarımızın ve çocuklarımızın yüzlerine! Mevzilerimizi terk etmiş¸ ayaklarımızdaki parçalanmış çarıklarımızla geri çekiliyorduk.

 

Osmanlısız Dönem

Osmanlı'nın bıraktığı boşluğu değerlendiren Siyonistler¸ İngilizlerin desteğiyle Filistin'de bir Yahudi Devleti kurabilmek için¸ verdikleri siyasî mücadele kadar Yahudi göçmenlerin Filistin'e yerleşmelerini¸ toprak sahibi olmalarını ve nüfus bakımından çoğunluğu ele geçirmelerini de en az o kadar önemli görüyorlardı. Ne kadar fazla Filistinli katledilirse kendilerine o kadar fazla yer açılacaktı. Bu uğurda rehber edindikleri kanlı parola şuydu: "Vatansız bir halk için halksız bir vatan!"

Avrupa'da soykırıma maruz kalan Yahudiler¸ bu defa aynı yöntemle kendileri soykırımın her çeşidini denemekten çekinmeyecekti.  Fransız oyun yazarı Jean Genet'in çarpıcı ifadesiyle, Yahudi kıyımının bedelini Arap dünyasının en zayıf halkasına¸ Filistinlilere ödeteceklerdi. Kendilerine gönderilen Peygamberleri dâhi fütursuzca katleden yeryüzünün en bozguncu kavimlerinden olan Yahudiler¸ Filistinlileri yok ederken muharref Tevrat'ın şu halis barbarlık tavsiyelerini düstur ediniyorlardı: "Rabbin Musa'ya emretmiş olduğu gibi bütün erkekleri öldürdüler¸ kadınları esir aldılar¸ bütün şehirleri yaktılar. Bütün erkek çocukları ve bir erkekle karı koca hayatı yaşamış bütün kadınları öldürün. Fakat bütün bakireleri kendinize saklayın!" Eski Ahit'in Tesniye Kitabı 7. Babında da -hâşâ- Allah adına bazı "kutsal" yok etmeye azmettirici kanlı öğretiler şöyle dikte ediliyordu: "Onları tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin; onlara acımayacaksın ve onlarla hısımlık etmeyeceksin. Çünkü sen Allah'ın mukaddes bir kavmisin; yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti." I. Samuel Kitabı 15. Bab'ta ise şunlar yazıyordu: "Onların her şeyini tamamen yok et ve onları esirgeme.  Erkekten kadına¸ çocuktan emzikte olana¸ öküzden koyuna¸ deveden eşeğe kadar hepsini öldür."


 

1900'lerin başında Filistin'deki Yahudi nüfus yüzde 10'un altındayken¸ programlı çalışmalar (katliamlar) neticesinde¸ 1920'lerde 100 bine¸ 1930'larda 232 bine¸ 1947'de de 630 bine çıkarılmıştı. Başta dünya finans devleri Rotschiller ve Rockfeller olmak üzere Yahudi sermaye çevreleri¸ İsrail'e göç eden grupların yeni yerleşim yerlerine sahip olmalarına katkıda bulunarak¸ kollektif tarım çiftlikleri "Kibbutzlar" kurmalarının önünü açmışlardı. Bu faaliyetler başlangıçta sözde gayet masumane yöntemlerle icra edilirken 1930'lu yıllardan itibaren yerini tamamen terörize metotlara ve toplu katliamlara bırakacaktı. Haganah¸ Irgun ve Stern gibi Siyonist terör örgütleri İsrail'in kuruluş sürecinde eylemlerde bulunup¸ her türlü insanlık dışı yola müracaat etmekten çekinmeyeceklerdi. Adı geçen terör örgütleri¸ soykırımın en âlâsını irtikâp ederek Filistin köylerini boşaltıyor¸ Yahudi göçmenlere yeni yerleşim alanları açıyorlardı.

1930-48 Filistin’e sahip çıkacak her hangi bir Müslüman ülke yoktu.

Genç Cumhuriyet yüzünü Batı’ya dönmüş, Batının her şeyini ruhuna çekmeye çalışıyor, bırak tarihini, örfünü ve dinini bile faşizan usullerle topluma terk ettirmeye çalışıyordu.400 sene yönettiği güneyindeki halklara sırtını dönmüş, onların feryadını duymamak için adeta kulaklarını elleriyle kapatan bir anne, ama yeni aşığı için 6 evladını terk eden zalim bir anne gibi.

O yıllarda Ürdün ve Irak’ta İngilizlerin tahta geçirdiği Şerif Hüseyin’in oğulları vardı.Bunlar zaten ne güçleri vardı ne de idrakleri.

Şerif Hüseyin 1915’de ruhunu İngiliz’lere 400 bin altın ve Arap yarımadasının krallığı satmıştı.Onun oğullarından böyle bir şey mümkün değildi.

Yine bir İngiliz sömürgesi olan Mısır ve Fransız Mandası süren Suriye’den Filistinlilere yardım etmesini beklemek katırın doğurmasını beklemekten daha zor bir olaydı o yıllarda.

İşte sahipsiz Filistin halkının üzerinde bir de İngiliz mandasının sıkı bir baskısı vardı.Yahudi örgütler istedikleri kadar silahlanıp çeteleşirken onların av tüfeği bile bulundurmalarına izin verilmiyordu.Siyonist tüccar görünümlü Nili örgütü üyeleri her tür istihbaratı köylere rahat rahat girip yaparken, Filistin halkının bir yerden bir yere seyahat etmesi uzun ve yorucu izinlere tabiydi.

1947–1948 arasında 500'den fazla kent¸ kasaba ve köye kanlı baskınlar tertipleyip "kazıma" denen usulle haritadan silerek¸ 950 bin olan Filistinli sayısını 138 bine düşürmenin üstesinden gelmeyi becermişlerdi. General Shlomo Lahat¸ dünden bugüne değişmeyen bahis konusu "Siyonist taktiği" şöyle sloganlaştırmıştı: "Filistinliler bu topraklarda köle olarak yaşamayı kabul edinceye kadar katliamı sürdürmeliyiz!"


 

Nitekim 1 Ocak 1948'de Filistin'de 600 bin Yahudi¸ iki misli Arap yaşarken; 1 Ocak 1950'de Arapların sayısını soykırım ve tehcirle 150 bine indirmeye muvaffak oldular. İsrail'in kuruluşundan Arap-İsrail Savaşı'na değin yurtlarından sürülen Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyona ulaşacaktı. Filistin'i Müslüman'dan arındırma faaliyetleri zincirleme bir surette kesintisiz olarak toplu gösterime sunulan birbirinden kanlı katliamlarla idame edecekti: Kral Davut katliamı¸ Deir Yasin Katliamı¸ Saf Saf Köyü Katliamı¸ Kibya Köyü Katliamı…

Zamanla¸ baskıcı¸ saldırgan¸ zalim ve katliamcı "çete devlet" karakteri¸ İsrail'i kuran ve yaşatan siyasî-ideolojik kültürün yegâne özelliği olarak iyice kemikleşecekti. Hele Eylül 1982'deki "Sabra ve Şatila Katliamı"¸ insanlığın kanını donduracak çaptaydı ve emri veren de Savunma Bakanı¸ "Beyrut Kasabı¸ Buldozer" lakaplı Ariel Şaron idi. İsrail'in 70 bin askerle Lübnan'ı işgali sırasında¸ Filistinli mültecilerin yaşadığı kamplar kuşatılmış ve -tıpkı bugün Gazze'de olduğu gibi- kundaktaki bebeklerden eli silahsız binlerce masum insan, çoğu çocuk 2500 kişi hunharca kurşuna dizilmişlerdi. Sokaklar haçlı seferlerini andırırcasına üst üste yığılan cesetlerle dolmuş ve kan kokusu tahammül edilmez bir hâl almıştı. Manzaranın dehşetini bir İsrail komutanı şöyle ifşa etmişti: "Ölüleri topluca gömmek için kazılacak çukurları açacak buldozerlerimiz sokaklara sığmadı. Küçüklerini istedik; gelince ölüleri gömeceğiz."

Yukarıda sayılan bütün yıldırmalara ve katliamların daha fazlasını bir seferde 1971 yılında Ürdün askeri güçleri İsrail ile işbirliği yaparak Filistin’lere uyguladı.

Yani dedesi Şerif Hüseyin’in adını taşıyan Ürdün kralı Hüseyin bin Tallal, dedesinin Osmanlıya ettiği ihaneti Filistinlere yaparak, bu harekat sonucu 3000 bin Filistin militan ve Ürdün’e sığınmış mülteciyi öldürdü.

Bu aynı din ve soydan bir devletin yaptığı acı bir katliamdı.Ve Filistin mültecilerinin yaşadığı en büyük dramlardan ve travmalardandı.

İşte böylesine sahipsiz kalan Filistin’de elbette küçük direniş ve baş kaldırılar oldu.Ama bu hiçbir zaman etkili bir şekle dönüşmedi.

Ta ki 1959 yılında Filistin Halk Kurtuluş hareketi diğer adıyla El-Fetih kurulana dek.

Yaser Arafat liderliğinde kurulan bu harekete bağımsız olarak mücadele eden başka örgütlerde katıldı ve halen devam eden El-Fetih hareketi meydana gelmiş oldu.

El-Fetih ve daha sonra kurulan HAMAS konusunu bir sonraki yazıya bırakalım.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık