• 10 Ocak 2019, Perşembe 13:23
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Haraptar Köyü/ Tarikatler-1

HARAPTAR KÖYÜ TARİKATLER - 1

Öğlen kar yağıyordu şehrime. Telefon trafiğime ve haftamı programlamaya ara verdim ve pencereden dışarıya baktım. Hayranlıkla caddeye süzülen kar tanelerini kameraya alıyorken ben izlemeye koyuldum.  Bir kar tanesini gözüme kestirmeyi denedim. Sonra bir başkasını. Sonra bir başkasını. Tüyden hafif bir kar tanesinin gök yüzünde nasıl süzüldüğünü izlemek. Ne harika bir deneyim Allah’ım. Bu kar tanelerinin hiçbiri birbirine benzemez altı ucu olan muhteşem şeklini bilir misiniz? Tüy kadar hafif kar taneleri, birbirine benzemeyen desenlerde gökyüzünde süzülerek yer ile buluşuyorlar.

Peki yere düşen kar tanesi yok mu oluyor. Suya dönüşüyor. Aslına dönüyor güneş ısısının teması ile. Kar tanesini bilmek başka şey, izlemek başka şey, cep telefonuyla çekmek başka şey, olmak bambaşka bir şey.

Kar tanesi olmak gökyüzünde süzülen. Yere düşeceğini düşünür mü kar tanesi hiç. Yere düşeceğim de, o muhteşem şeklim eriyecek de, güneş beni kar tanesiyken yok mu edecek yoksa ne yapacak. Kar tanesi süzülürken süzülmeyi bile düşünür mü ki. Biz biliyoruz değil mi. Kar tanesi yere düşer ve hava yeterince soğuk değilse erir. Suya dönüşür…

Berrak bir su damlasına…Su damlaları birleşir ve bir su birikintisi olur, bir araba lastiği onu bir insanın üzerine sıçratır. Yeterince ısıyla yine gökyüzüne karışır su buharı halinde. Görmeyiz gözümüzle ama biliriz. Havada su buharı olarak yeniden göğe yükselir. Kim bilir nereye yağar yağmur, kar veya dolu olarak…

Ne önemi var ki…

Bir kar tanesi olup gökyüzünde süzülüyor olmaktan daha önemli ne var ki hali hazırda bir kar tanesiyken. Anda olmak ve anda kalmaktan başka.

Toprağa düşer toprağı besler bir kar tanesi. Toprağın bahara hazırlanmasını sağlar. Bir gül fidesine can suyu olur. Kışın saplanır toprağa gül çeliği veya gül fidesi. Dayanıklı, çalılı, dikenli bitkidir gül.

Dünya seven neye benzer peki. Sonbaharın ve kışın gelmeyeceğini zanneden bitkiye. Yeşerdikçe bitmek tükenmek bilmez bir toprağa tutunma ve derinlere kök salma çabası. Ama önce kavurucu yaz sarartır bitkiyi, sonbahar kurutur ve kışın ölür toprağa karışır bitki. Sonbahar hüzündür dünya sevenler için. Benim içinse altında keyifle ıslanılası yağmurdur.

Kış dünya sevenler için en beter mevsimdir. Şikâyet eder dururlar. Ama ya kar taneleri… Hava önce çok soğur. Kar topluyor der halk. Sonra bir ılınır ve kar yağmaya başlar. Bitkiyi öldüren kış kar tanelerini döker yere. Kar tanesinin de ömrü yere düşene kadardır. Hele yere ilk düşenler. Hava ne kadar soğuk olursa olsun. İlk yere düşenler düştüğü yeri ıslatır. Üstüne düşeceklere zemin olur. Üst üste düşen kar taneleri şehri kapladığında çocuklar sokaklara fırlar. Kar tanelerini avuçlarıyla top yaparak birbirlerine fırlatarak eğlenirler.

Ben çocukken ne zaman arka bahçemizi kar tutsa babam sabahına bir kardan adam yapmış olurdu. Kardan adam ve kar tatili demekti kış benim için. Ben henüz çok masumken.

Masumiyet için eğlencedir kış. Dünya seven için ise işkence.

Kar lastiğini tak, sıkı giyin, kardan nefret et, bir an önce yazın gelmesini düşle iş molalarında ve yazın ne halt edeceğinin hayalini kur.

Bana gökyüzünde süzülen bir kar tanesi gibi hissetmeme vesile olan bir büyüğüm var. Adıyaman’ın Menzil köyünde yaşar genelde. Allah ile aramda doğrudan bir bağ kurmamın yol göstericisi. Sonrasında Allah ile baş başa kalıyorsun.

Seyr-i Süluk diyorlar bir kar tanesi gibi süzülmeye…

Allah diliyorsan Allah de, Allah an, Allah iste, Allah’tan iste…

O kadar…

Su gibi berrak olan, yalın, sade…

Vay efendim felsefeymiş de Kuran bilimsel buluşlarla pırıldıyormuş da, akıl şunu diyormuş da, bilmem ne ilahiyatçısı hadisleri süper zekasına göre ayıklıyormuş da, başka bir zındık Hazreti Muhammed’in vahyi uydurduğunu tersten söylüyormuş da falanmış da filanmış da.

Ne yapıyorlar kendi ahiretlerinin katilleri, ne uğruna yapıyorlar bütün bu rezillikleri bu ayrık otları. Kök mü salma dertleri yoksa kazık mı kakmak. Heykellerinin yapıldığını mı hayal ediyorlar acaba, Hazreti Muhammed’e vahyin icatçısı iftirası atmayı nerene merhem diye süreceksin zındık. Kime yaranacaksın da sana hangi dünya nimetlerini yığacaklar.

Değecek mi…

Siz hiç kar yağarken kar tanelerinden bir kar tanesi seçerek seyrine daldınız mı? Onlardan biri olduğunuzu hissettiniz mi ruhunuzda, benliğinizde.

Yahu sonbahar gelmiş ömrüne her güneş doğduğunda şehvetini daha da az ısıtıyor artık. Çürüyorsun, sararıyorsun, saçlarında aklar. Hala sararan bedenin ölmesin diye debeleniyorsun. Kökünü toprağında daha derinlerine saplama çabasındasın.

Ölüyorsun. Katline fetva verseler ne vermeseler ne. Termodinamiğin ikinci yasası doğduğun gün vermiş katline fermanı. Neyi kovalıyorsun…

2005 yılıydı tasavvuf ekmeğinin ilk tadına baktığımda. 2018’in yılbaşı gecesinden bir gün öncesinde beni çok sinirlendiren bir olaya tanık oldum.

İsmail Ağa cemaati mensuplarının yoğun yaşadığı Çarşamba semtine yakındır Fener ve Balat. Fener’de bir kafede olduğum gibi beni sevmeyi başarabilmiş (ki pek kolay olamayabiliyor bu. Kadir kıymet bilmeli) arkadaşlarla otururken İsmail Ağa’nın yaşları 16-17 iki ergen talebesi kafeleri ellerinde bir sayfalık fotokopi kağıtlarıyla gezerken gördüm. Bir “La havle” çektim. Tabii ki oturduğumuz kafeye geldiler. Üzerlerinde üniforma gibi cübbeler, kafalarında aynı dükkândan satın alınmış cami hocası sarıkları. Kafalarına tas gibi geçirmişler girdiler kafeye ve kağıtları masalara bırakmaya başladılar. Kimsenin gözlerinin içine bile bakmıyorlar. Kağıtları bırakıp gittiler. Ne yapıyorlardı peki bunlar?

Tebliğ!

Öfkeden kâğıda göz ucuyla bile bakmadım. Öğrenciliğimde TKP’liler böyle bildiriler dağıtırlardı. Ezbere bir jargonla ezbere lafları ard arda sıralarlar ve “Tebliğ!” yaparlar. Öğrencileri prolateryanın saflarında mücadeleye davet ederlerdi! Nefret ederdim o şuur yoksunu ahmak metinleri okurken. Hayatında işçi teri koklamamış öküzlerin dallamalıkları işte. Bu gençler de Allah muhafaza bir masaya otursalar o masalarda oturan bazı derya deniz adamlar canları ne istiyorlarsa o ideolojinin şüphelerini zihinlerine ekebilecek kalibredeler üstelik.

İsmail Ağa körpeleri gider gitmez kafenin sahibi ve birkaç müşteri öfkeyle mırıldandı ve homurdandı. Benimle olan bir abim de sağ olsun hassasiyetlerimi kendince bildiğinden cesurca davranarak “onlar da kendi düşüncelerini yaşıyorlar ve yayıyorlar” diyecek oldu ama tokat benden geldi:

  • Bırak abi Allah aşkına akıllarınca tebliğ yapıyorlar. Böyle tebliğ mi olur. Bak şu kâğıda kendine ana avrat sövülmüş gibi hissedeceksin. Birinizin yüzüne mi baktılar kağıtları masalara savururlarken.

Cehennem ehli gavurları babalarının at çiftliğinde ziyafete davet ediyorlar. Ederken de pek bir gönülsüzler. Gelmeseniz daha iyi der gibi.

İsmail Ağa yılbaşının kutlamasının kötülüğüne dair o bildiriyi kime tebliğ yapmak üzere kimlere yazdırdı. Amaç tebliğ mi yoksa EGO TATMİNİ mi? Artık kimin egosuysa o. Tebliğ ne zamandan beri kahve masalarına fotokopi kağıtları dağıtıp gitmek oldu.

Ben bu Nakşi cemaat mensuplarını çoğunlukla takdir etmişimdir. Onların günümüzde saçma görünen giyim kuşam tercihleri benim tercih etmediğim bir BAŞKALDIRIdır başlı başına. Postmodern ahmaklıklara evrilmiş çağdaş giyim tarzının SAÇMALIĞINA karşı sıkı bir BAŞ KALDIRIdır hem de.

Ama…

O sarık dükkândan hazır alınmış kafaya geçirmelik sefertası olduğunda, o uzun entari giyenin üzerinde “sünnet çocuğu” görüntüsü verdiğinde, o “cübbe” her önüne giyenin üzerine geçirdiği bir aksesuara dönüştüğünde mevzunun rengi çok değişiyor.

Postmodern moda kıyafetini üstüne özenle giydikten ve en güzel parfümünü üstüne sıkıp mümkünse o gece bir kadını tava getirip canı sıkılana kadar gönlünü yapmanın peşinde olan bakımlı şehir çapkını kadar özenmeyecekseniz kendinize GİYMEYİN ARKADAŞ O KIYAFETLERİ!

Kendi ellerinle besmele çekerek özenle sardığın sarığın, üstüne yakıştırdığın yakasız gömlek ve bol kumaş pantolonun ve ütülü şalvarın ya da entarin, üstüne oturan ve iyi taşıdığın jilet gibi cübben, kendini kokladığında sana iyi hissettiren kokun ve gözlerinde iman ile sana söz söylerken bir güle değiyormuş gibi hissetmeli o Fener enteli. O bildiride öyle surata küfür gibi çarpan saçmalıklar yazıyor da ne oluyor. Fener ahalisi Çarşamba’da kendilerince bir bildiri dağıtsalar hatta suratınıza okusalar. O da tebliğ bu da tebliğ. Herkes özgürce tebliğini yapsa rahatı kaçmış ağaç gibi hissetmeyecek misiniz? Gönülleri iki güzel sözle okşamak varken neyin davası o saçma metin. OKUMADIM ama EZBERE BİLİYORUM! Türevlerini defalarca gördüm!

Ve seçim zamanı geldiğinde bütün bir cemaat Züğürt Ağa’nın Haraptar köyüne dönüverir. Cemaatin sözcüleri hiçbir siyasi partiye meyletmiyoruz mavalı okur. Cemaatin dokularında bir siyasi partinin propagandası döner.

Nesli Çölgeçen’in çok sevdiğim filmidir Haraptar Köyü’nün Züğürt Ağa’sı. Ağa çok iyi ve saf bir Ağa’dır. Köyü idare etmeye çalışan saf ve temiz bir adamdır Züğürt Ağa ama en sonunda köylü bakar ki aç kalacaklar. Mahsulü çalarlar ve İstanbul’a kaçarlar. Ağa da ne yapsın köyü satar ve İstanbul’a gider sermayesiyle. Sermayeyi de kediye yükler kısa bir sürede ve elinden gelen en iyi şey ile ekmeğini bularak hayatına devam eder. Çiköfteci olur.

Benim 2011’de işi gücü bırakıp olduğum gibi. 3 sene çiköfte sattım sektöründen de sinemasından da piyasasından da diyerek…

Şaka değil gerçek. Çok iyi çiköfte sıkar ve lavaş dürüm yaparım…

Dindar Siyasi Hareketin 1970 yılında Milli Nizam Partisinin kurulmasından beridir ana omurgasını Nakşi Cemaatler oluşturdu ve bu davanın her yerinde oldular. 80’li ve 90’lı yıllarda canla başla mücadelenin göbeğindeydiler. Ama sonra bir şey oldu. Nakşi Cemaatleri Haraptar Köyü’ne çeviren bir şeyler oldu. Ak Parti iktidarı yerleştikçe Nakşi Cemaatler giderek bu davanın dışına itilmeye başladılar.

İnanışımız, hayat tercihlerimiz, duruşumuzla itilip kakılmaya başladık. Özellikle cemaatler içine kapalı tutumlarından vaz geçmediler. Başımıza örülen puştmodern çoraplara karşı kalkanımızdan başka bir şeyimiz yok cemaatler olarak.

Cahil, yabani, çağdışı, hor ve hakiriz hala ve 15 yıldır iktidarda olduğumuzu zannediyoruz üstelik. İktidardayız diyorlar cemaat ehli. Samimi bir şekilde inanıyorlar da buna. Hangi Menzilli, İsmail Ağalı, Süleyman Efendi Cemaati mensubu televizyona, gazeteye, sokaklara, hayatın olağan akışına bakarak kendini İKTİDAR HİSSEDİYOR?

Seçimden seçime “aslanız biz, dindarız, Malazgirt, 2023, 2071” diye goy goylanarak yağlanıp ballanıyoruz. Sonra ne oluyor peki.

Evli evine, köylü köyüne, rantlı rantına…

Geçtiğimiz seçimde Süleymancı tabir edilen cemaatin İYİ PARTİ tercihine “münafıklık” gibi siyaseten gevrek ama dinen ÇOK AĞIR yakıştırmayı yapanlar bir düşünüyorlar mı peki. Biz neresindeyiz bu siyasetin.

Seçimden seçime oy istenen HARAPTAR KÖYÜ MARABASI olmaktan başka.

Yine bir seçim yaklaşırken cemaatlerimizin içinde meşru parti propagandaları yapılırken bir yandan da tasavvuf yolu olan cemaatlerimizin her hangi bir siyasi partiyi açıktan desteklemediği söylenecek. Zikir ehli büyüklerimizden siyasete dair tek söz duymayacağız.

Ancak teşkilatlarında “şeytan işi siyasetle meşgul olunduğu için” boy göstermeyeceğimiz ve mümkün mertebe yer almaktan kaçınacağımız siyasi partilere HARAPTAR KÖYÜ MARABALARI gibi topluca oy vermemiz istenecek.

Peki gün gelir de seçimden seçime oy vermekten başka bir varlık göstermediğimiz siyaset çökerse ne olacak…

Ağa’nın hangi mahsulüne el koyup nereye kaçacağız. Siyaset ağaları da Züğürt Ağa gibi saf ağalar değilken üstelik.

Siyasetin sağladığı çıkar ve rant çuval çuval bir yerlere akarken bize üstümüze sıçrayan günahları temizlemek kalmasın sakın…

Kim bilir…

Not: Bir dahaki yazımda Menzil’i kurcalayacağım biraz. “Vakıf işleri yürüsün hurafecileri” sıkı dursunlar…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık