• 15 Nisan 2018, Pazar 14:19
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

Nebbaş Hazretleri

"Bu hikaye, rahmetli Ömer Lütfi Mete'nin yazdığı Balonya ülkesinde geçmektedir.

1986'da birlikte çalışırken imzalayıp hediye ettiği Balonya Tüneli'nden bahsederken mevzuyu anlatmış, bir ara hikayeleştirirsin demiş idi...

Balonya'nın mezarlık isimlerini anlaşılması kolay olsun diye İstanbul'dan arakladım. Yani konumuzun Türkiye ve İstanbulla hiç mi hiç alakası yok. Ve olabilemez. Yerseniz. "

 

-Nebbaş ne ki Hayri abi, dedi biraz şaşkın, biraz korkmuş ve daha çok merak içinde…

Hayri sinirli ama kararlı cevap verdi:

-Duyma her şeyi. Şerefsizin evladı hırsızlığın kitabını yazdı, başkasına pislik atıyor alengirli laflarla… Duyma… İşine bak. Ben ne diyorsam o…

Sen onca sene dirsek çürüt, vatan millet sakarya diye yırtın… Sonra tam da kırkı aştıktan sonra bi fırsat çıksın, o da çıka çıka mezarlıklar müdürlüğü… Önce sinir olmuş, öfkeden deliye dönmüş ama sonra malum şahsın “Oğlum, göründüğü gibi değil… Herkesin illa ki vakti gelince yatacak yere ihtiyacı var. Gör bak, millet kapında kuyruk olacak.” demişti de Allah’tan hemen reddetmemişti.

İlk gün kendisine bağlı birimleri, sonra mezarlıkları inceledi.

İşin doğrusu metropolün en güzel yerleri, yani en nadide alanlar tartışmasız bir dokunulmazlıkla kendisine bağlıydı.

Karacaahmet’i düşündü mesela. Kaç konut, kaç avm, kaç uydu kent, kaç kule- rezidans sığardı… Hani imkân olsa, “satıyorum” dese, en namlı zenginlerin parası yetmezdi almaya…

Güldü kendi kendine. Parsel parsel, kat karşılığı veririz diye düşündü. Sonra ölüler geldi aklında. Ürperdi… Hayal ettiği bütün meskenler “hayaletli ev”, “perili rezidans” olacak, ölüler yüzünden içindeki canlılar kaçacaktı.

xxx

-Bugüne bugün benim müdürlüğüm bu koca şehirde tam üç milyon kişiyi ağırlıyor ve bir tane bile şikâyet yok.

-Yok canım. O kadar kayıtlı mezar var mı yahu?

Hayri güldü…

-Ne bileyim ben. Salladım. Ölüler bizden sorulur. Fakat millete yer beğendiremiyoruz. Adam diyor ki, ben babamı ile de şuraya gömeceğim. Ulan orada yer yok. Ben ne yapayım. Sonra bakan arıyor, azizim yapıver bir şey. Yakınımızdır, diye… Şehir içindeki mezarlıklar dolu kardeşim dolu… Hele Eyüp… Dikine gömsen yer yok…

Malum şahıs kızdı;

-Değiştir şu kafayı yahu. Her şeye nizami şartlar çerçevesinde bakarak değerlendiriyor ve sonuç çıkarıyorsun. Olmaz öyle… İş de olmaz. Çözemezsen senden bi … da olmaz. Gömeceksin. Eyüp istiyorsa Eyüp, Aşiyansa Aşiyan… Yandan yandan da olsa gömeceksin.

O sırada kapı çaldı ve arkasından hemen açıldı, sekreter Sırrı’nın çekingen kafası göründü:

-Müdürüm, Zincirlikuyu meselesi için geldi o arkadaş…

Yandan yandan da olsa gömeceksin diyen malum şahıs, “Hah tamam işte. Çöz şunu. Götür malı…” şeklinde tercüme edilecek bir el hareketi yapıp kalktı ayağa ve gülümsedi;

-Yaparsın… Yap… Yapmazsan, yaparlar…

Sonra çıktı…

Xxx

Her işin zorluğu ilk adımı atmaktadır. O ilk adamı attın mı gerisi kolay. Düşsen bile ayağa kalkar, üstünü başını silkeler yoluna devam edersin.

Fakat bu kadar acayip bir işin başına geleceğini düşünmemişti Hayri. Eğer imarla ilgili olsa… Tamam, imar meselesini yedirmezlerdi kimseye ama en azından kültür işleri falan diye hayal etmiş, olmazsa park- bahçeler müdürlüğü bile kabul edilebilir gözükmüştü.

Yakın dostu, çilekeş arkadaşı, en zor zamanlarda omuz veren kardeşi Orhan bu güzel kamelyanın altında çayını yudumlarken bakışlarıyla ışık saçıyordu adeta:

-Azizim, aslında istediğin her şeye bir anda kavuştun… Kültür sanat diyordun, al sana kültür sanat. İstanbul’un mezarlıklarında yatan önemli isimlerin yerlerinin tespiti, unutulmuş kabirlerin ihyası muhteşem bir kültür- sanat hizmeti. Hele mezar taşları… Öyle değil mi. Hem sonra, bütün mezarlıklar İstanbul’un aslında en güzel park ve bahçeleri. Daha ne istiyorsun? Diğer taraftan bütün bu hizmetleri yürütürken, yüzyıldır çektiğimiz itilmişliğe ilaç olacak imkân da yine mezarlıktan geçiyor. Bu adamlar ölmeden önce iş tutsan, kulu kölesi olacaksın mecburen. Şimdi ölüleri geliyor karşına. Çoluğu çocuğu yalvarıyor aman güzel bir yere gömelim diye.

Seviyordu bu adamı. Güveniyordu sonra. İçini rahatlatmıştı hem ziyareti hem konuşması… Aslında insan ister istemez kendine bir suç ortağı arıyordu. O zaman kolaylaşıyordu o cürmü işlemek de, aslında cürüm olmadığına inanmak da…

-Bana bak, dedi… O işi hallettim… Hasan İbrahim Efendi’nin bir yanında sen yatacaksın, öbür yanında ben…

Arkadaşı keyiflendi ve heyecanlandı:

-Hadi be, bu kadar kolay oldu ha?

-Sen ne diyorsun. Geçen gün o sahtekâr oğlu geldi. Babasının etrafında tam 60 kişilik bir plan yapıp getirmiş, koydu önüme… Biliyorsun ön tarafında bir gecekondu vardı. Aileyi ikna edip almışlar orayı. Daha bana gelmeden Başkandan “olur”u halletmişler, mezarlığa dahil edildi. Önceden öğrendim tabii herşeyi ve zaten takip ediyordum. Her tedbiri aldım. Ama dedim, Efendi hazretlerinin iki yanında iki tarihi mezar var. Aslında Efendiyi de “Nebbaş Haşmet Efendi Hazretlerinin üstüne gömmüşler” dedim. Sudan’dan ailesi devleti de işin içine sokup gelip yer tesbiti yaptılar, ben parseli çaktırmadan hafif kaydırdım, Efendi’nin rahatsız edilmesi meselesini çözdüm. Yani dedim, Efendi’nin sağı ve solunda 5’er kişilik yer, Nebbaş Haşmet’in halifeleri ve ailesine kaydedildi. O sırayı unutun, ayak ucundan Haliç’e doğru 10 sırayı size kapatıyorum dedim. Senin anlayacağın, Efendi’nin sağında beş kişilik yer benim, solunda beş kişilik yer senin. Tapularını çıkarttım. Yerleri de çevirdim.

Arkadaşı öyle gülüyordu ki, gözlerinden yaş gelmişti.

-Ulan, Nebbaş’ı nereden çıkardın. Çakmadı mı dangalak?

-Çaksa ne olur, kendisi de nebbaş; hepimiz nebbaş olduk. Durup düşündü biraz, iyi, iyi maşallah, çok iyi yapmışsınız. Büyük mesele hallettiniz dedi… E, biz mesele halledince o da bi zahmet bizim bazı meseleleri halletti. Sen önümüzdeki hafta git, selamımı söyle, o almak istediğimiz iki dublex’i çöz, zaten senin ilgilendiğini, bir uğrayıp himmetinizi rica edeceğini usulünce sıkıştırdım. Oldu bil dedi çıkarken…

-Ben sana boşuna teselliye gelmişim üstadım. Sen olmuşsun! dedi arkadaşı….

Çayındaki son yudumu aldı, sigarasını yaktı, arkadaşının gözünün içine baktı:

-Oğlum, ben ne yapacağımı zaten biliyorum da, içimi rahatlatmaya çalışıyordum. Yani Temel gibi, huyuma uygun bir müftü arıyordum fetva verecek…

Gülüşmeleri yavaş yavaş huzursuz bir rahatlığa evrilmişti. Asırlık ağaçların altında… Asırlık mezarların yanı başında… Az ötede çayları tazelemek için bekleyen garson… Devletin verdiği lüks araçları sürekli silmekle meşgul şoförleri… İki dava arkadaşı birbirlerine bakıyorlardı…

-İstersen gül… Gülünecek şeyler kesin… Bak daha neler yaptım. Şimdi 60 ayrıcalıklı mezar yerine iki dubleks olur mu olmaz mı diye düşündüm. İşi sağlama almak geldi içimden. Çaktırmadan telefonun feyk zil sesi tuşuna dokunuverdim. Çalınca da numaraya bakıp telaşlanmış gibi hemen ayağa kalkıp önümü ilikledim ve telefonu açtım güya… “Buyurun Başkanım…”ı patlattım. Sonra ona dönüp, “Bir saniye efendim, Ankara’dan, Reis Hazretleri” demeyi de ihmal etmedim. Suratını görecektin. Sonra sanki Reis’in özel kalemiyle konuşuyormuşum ve arkasından da Reis bir talimat verecekmiş gibi oynadım. Reis güya validesinin mezarı için bazı ricalarda bulundu. Ben de bel fıtığı olacak kadar eğilip eğilip hürmetler yağdırdım emriniz olur derken. Bizimki o an, benim 60 mezar yerinden çok daha fazla işe yarayacağımı çoktan anlamıştı bile… Yani dubleksleri hallederken elini korkak alıştırma, yürü yürüyebildiğin kadar…

Ayrıcaaaa…

Zincirlikuyu vs. için malum zevatın…

Eyüp veya cemaatlerin ilgilendiği hazireler için de bizim hoca efendilerin çetelesini çıkar…

Tarihi mezar taşları, kültür adamlarının kabirleri, alimlerin türbeleri ne geliyorsa aklında basılacak kitap, albüm, kim yapar, kaça yapar çalış…

Eh, biz de bir süreli yayın çıkaralım artık. Aylık dergi… Festival diyeceğim, bize uyacak tarafını bulamadım. Onun için sempozyum, çalıştay, kurultay, zart, zurt, Allah ne verdiyse…

Bugün varım, yarın yokum, ona göre…

Xxx

Aradan bir iki ay geçmemişti…

Mezarlıklar Müdürü olması için çok uğraştığı, dürüst, güvenilir, müktesebatı pırıl pırıl adamın teşvikçisi ve teklifçisi olan malum şahıs, başka bir malum şahısla görüşüyordu telefonda:

-Demedim mi sana, o bu iş için biçilmiş kaftan diye… Gördün mü bak, hiçbir problem yaşatmıyor, her meseleyi çözüyor. Ne holding patronu arıyor şu işi çözün diye, ne filanca hoca efendi, ne fişmekan bürokrat… Usulünce gömüyor herkesi…

Sonra bir ara sustu… Merakla dinledi… Kızdı akabinde:

-Yuh be kardeşim. Mezarlıklardan bari almayalım bir iki sene. Bak gör, biz demeden o zaten hazırlayacaktır zarfları… Çözdü işi… Merak etme… Tamam, tamam... Bize de gömmez, o kadar aptal değil...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık