• 30 Ocak 2019, Çarşamba 14:19
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

Metrobüs medyası!

Metrobüs medyası!

 

İşin doğrusu karnı açken ağzında kürdanla dolaşabilen yani “politik” becerisi yüksek bir yaradılışa sahip değilim.

Onun için “mal” meydanda… Açken de, tokken de…

Doğrudur, yanlıştır tartışmıyorum.

Durum tespiti.

Böyle bir girişin sebebi var. Söylemiş olalım…

xxx

“Uçak medyası” diye eleştirdiğimiz “vasat” karşısında artık “Layık olduğumuzu buluyoruz” deyip geçiyorum.

Geçenlerde daha önce ikamet ettiğim sitenin gazete bayisi ile ayak üstü sohbet ettik.

İyi müşterisiydim. Gazete ve dergilerin işgal ettiği yer azalmış, sigara ve büfe tarzı ürünler çoğalmış.

“Gazetelerin durumu nasıl?” diye sordum, ilaveten dergilerin durumunu da merak ettim.

Alsam da almasam da dergilerin kapaklarını seyretmeye bayılırım oldum olası.

Seyredecek bir durum kalmamış.

“Gazeteler bitti. Alan yok. Dergiler de öyle. Dergi reyonunu üçte bire indirdim, aylık kazancı yüz lirayı geçmiyor. Kurtarmıyor artık. Kaldıracağım” dedi.

Ne yani şimdi, dördüncü kuvvet dediğimiz, olunmaz doğulur diye salladığımız, basın kartıyla hava attığımız mesleğimiz “nalbantlık” gibi ölüyor mu?

Kitabın ve gazetenin kağıtla ilişkisinin asla bitmeyeceği ve sinemada/ tv’de üç boyutun tutmayacağı konusunda çok iddialıydım bir zamanlar.

Artık değilim.

Daha doğrusu artık emin değilim.

Mesela üç boyut tv’de tutmadı, sinemada kör topal devam ediyor ama üç boyutta teknik olarak aşılan problemlere karşılık, tekniğin muhtevayı yok saydığı bir ahmaklıktan dolayı sinemada da ehemmiyetsiz.

Modaya uyup bir elektronik kitap okuyucu edindim bir zamanlar/ evet küçücük bir cihazla yanınızda adeta kütüphane taşıyorsunuz ama…

Ama basılı haliyle e- kitap arasındaki düşük fiyat farkı ile okuyucu cihazların özellikleri ve format problemleri ciddi bir mesele olarak ortada.

Yani kitabın kağıtla ilişkisi uzun bir süre daha mutlu- mesut devam eder.

Peki dergilere ne oldu?

Gazeteleri az çok anlamış ve defalarca konu edinmiştik…

Mesele şu…

“İçerik üretmek” yayıncılığın temeli…

Bunu kim yapacak? Elbette donanımlı/ müktesebatı olan insanlar…

Bitti…

Xxx

Baştan “mal” meydanda dedim.

Niyetim “biz”den sonra işler değişti, meslek dejenere oldu, yeniler beş para etmez muhabbeti değil.

Bu çöküş plazalar bizi sepetlemeden çok önce başlamıştı.

Gazete patronlarının bankacı olup başbakanları pijamayla karşılamasına mukabil, “editoryal” dedikleri gizli reklam fitnesinin kurumdan şahsa yönelmesiyle “Kalemini kır ama satma” ninnisiyle büyüyen meslektaşlarımız “pahalı kalemler/ saatler” için satmadıkları yerlerini bırakmadılar; dolayısıyla baş nereye kıç oraya özargosu mücessem hale geldi.

“O firmanın haberini yapma. Bize reklam vermiyor!” veya “O firmayı köpürt, bize reklam veriyor” zihniyetinin legal sayıldığı vasatta okuyucu yavaş yavaş “enayi” yerine konan “müşteri” olduğunu anladı elbet…

Dolayısıyla medyanın/ yayıncılığın problemi muhtevadır.

Her Çanakkale yıldönümünde kırk- elli yeni ve farklı “Çanakkale Savaşı” kitabı yayınlamak da yine okuyucuyu aptal yerine koymaktır. Çanakkale’den kim anlar? Çanakkale’yi kim yazabilir?

Zekâmız dahilinde olan sorulardır.

Ve diğer taraftan mobese kameralarından, işyeri güvenlik kayıtlarından derlemeyle haber bülteni doldurmak, hükümeti sadece yalamak veya sövmek, kitlelerin zaaflarını kullanarak kıç kaldırmadan haber üretmek elbette artık pazarda müşteri bulamayacak/ bulmamalı da…

“Kitap Fuarı”na yetiştirilen kitaplar gerçekten meselesi olan yazarlar tarafından hakkıyla telif edilmiş kitaplar mıdır veya manavın önlüğüyle parlatıp öne koyduğu cilalı elmalardan farkı nedir?

Xxx

Bunları yazmama sebep olan, bugün medyamit’te yayınlanan Orhan Baylan, Veli Karadeniz, Ercan Harmancı, Selçuk Bora ve Mehmet Yoldaş makalelerini zevkle okumamdır.

Mahallenin delisi hüviyetindeki sitemizi ve yazarlarını düşününce “Metrobüs Medyası” kavramı şekillendi kafamda…

Yok…

Ajitasyon değil.

Çoğumuzun arabası var elhamdülillah…

Sıkarsak uçak bileti de alabiliriz icap ederse…

Fakat “rahat bir koltuğa kavuşmak” için “satılık” kalemlerin aramızda yeri yok.

İki prensibimiz var. Yazmak isteyenler için… Elbette cümle kurup fikir üretebiliyorlar ise…

  1. Ehl-i sünnet yoluna sadakat…
  2. Osmanlıya muhabbet…

Çünkü İsmet Özel’in çok tartışılan ve tartışıldıkça gücü ve güzelliği artan “Kafirle savaşmayı göze alana Türk denir” tarifinin temelinde bu iki prensip var.

Bu arada bu tarif turnusol kâğıdı gibi…  Zekâyı faş ediyor…

Atın ortaya, kimin ne olduğu ortaya çıksın…

Tıpkı Cennetmekan Abdülhamid Han gibi…

Sevenler…

Sevmeyenler…

Arası yok.

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


m öztürk m öztürk 30.01.2019 18:03

sözün özü olmuş, sağolasın

Kemal Iskender Kemal Iskender 31.01.2019 00:18

Severek ilgiyle takip ediyorum devamliginizi candan dilerim

Mehmed Mehmed 31.01.2019 00:49

yine bize söyleyecek birşey bırakmamışsın abim sizi Allah c c için sevdik valla okudukça kendimizi buluyoruz yazılarınızda duygularımızı dile getirdiğin için tşk ederis

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık