• 11 Şubat 2018, Pazar 20:52
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

Karışık Düşünceler

Çok seneler önceydi…

Bir halk ozanımızın haberini yapmak için, şöhret olmaya gelenlerin ilk durağı İMÇ’de bir büroda oturup sohbet etmiş ve işimiz bitince de ayrılmıştık.

Yanımda sevgili arkadaşım Orhan Keleş de vardı.

İkimize de birer paket kaset vermişlerdi. Röportaj yaptığımız halk ozanının yeni çıkan kasetinden…

Hatırlayanlar bilir, 10’luk beyaz karton kutulardadır o kasetler.

Çevremize de verelim diye, fazla fazla hediye etmişlerdi.

Sırtlarımızda gazeteci çantalarımız, yolun karşısına geçtik. Ağır ağır sohbet ede ede yürüyüp, Zeyrek’ten Fatih’e doğru gidecektik. Yolun karşısına geçtikten sonra hangimiz kaset kutusunu çanta sığdırmaya çalışırken paketi açtı ve içindeki zarfı gördü hatırlamıyorum.

Fakat ikimize de verilen kaset kutusunun içinde birer zarf ve zarfın içinde de para vardı.

Birbirimize bakıp en fazla ikişer cümle kurduk ve tornistan geri döndük.

Zarfları iade ettiğimizde çok mahcup olduklarını hatırlıyorum.

Ve aradan 30 yıl geçtikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum; bizden bugünkü tanıma ve çerçeveye uygun gazeteciler olmayacağı gayet açıktı. Zaten olamadık.

Şunu, anlatış biçimimden rahatlıkla sormaya hakkınız var?

-Ne o? Pişman gibisin?

İşin doğrusu ne çok ferahfeza bir iç huzuruna sahibim ve ne de pişmanım.

Çünkü her ne olursa olsun, bizim el yordamıyla söylem ve eylemi yakışık alır çizgide tutma gayretimiz, çok sevdiğimiz meslekte maddi ve manevi olarak arzu ettiğimiz seviyeyi yakalamamıza müsaade etmedi.

Elbette gayretsizlik, geçimsizlik, başarısızlık gibi ahlaki kriterlerin dışında bir işi iyi yapmakla ilgili hususlarda da çuvallamış olabiliriz.

Çünkü “başaramamış” birçok insanın sığındığı gösterişli bahaneler vardır.

Ve biliyorum ki, lafı ne kadar uzatırsam, o kadar “ağlak” bir portre ortaya koymuş olacağım; halbuki derdim içimi serinletmek filan değil.

Diğer taraftan çok tartışma konusu olan “ballı seyahatler” gerçekten hoşuma giderdi ve hasretini çekiyorum. Çünkü meslek sayesinde yaşadığım seyahatleri maddi olarak da, teknik olarak da bugün yapma imkanım yok. Evet, bu seyahatlerin çoğunda belli bir noktaya kadar kıymetli sayılabilecek hediyelerle de karşılaşıyorduk; fakat seyahatin maksadı ve içeriğine uygun olduğu sürece bu hediyeleri kabul etmekte beis görmedik. Belki hayat standartlarımızın bir level üstünde pahalı oyuncaklar denebilir en fazla; zengin etmez, sadece geçici hoşluklardır.

Pahalı bir kalem, bedava bir cep telefonu, deri bir çanta ıvır- zıvır…

Demem o ki, bu davranış biçimi, “habercilik” iştahının asla önüne geçmezdi. Geçmesi istendiğinde zaten bir kurşun kalem bile olsa hediye edilen, usulünce reddederdik. Veya o bir kurşun kalemle, herhangi bir başka bir pahalı şeyin farkı kalmazdı; çünkü dediğim gibi o zamanki heyecanımız ve kendimize biçtiğimiz rol / yüksek gazetecilik karakteri asla satın alınamazdı.

Halbuki o zamanlar zarf kabul edenlerin bile hali, daha rahat yaşamak arzusundan ibaret bir laçkalık/ haytalık olarak kabul edilebilir.

Bir gün isyan etmiştim akçeli işlerin kazuratını çıkaran bir vatandaş için, büyüğüm ve saygı duyduğum bir üstüme, “Ne olmuş biraz canını kayırdıysa… Kendi haline bak. Senin gibi sürünse daha mı iyiydi?” demişti.

İçime oturdu. Sonra uzun uzun düşündüm. Evet, haklı olduğu bir taraf vardı ki, ne yapsam şikâyet ettiğimi düzeltebilecek gücüm yoktu ve üstelik geçimsiz, mız-mız, başarısız olan bendim. “Yüksek hedefleri” olanlar ise işlerini gayet iyi yürütüyorlardı.

Haberin, gazeteciliğin peşinde koşmakla, siyasetçinin, iş adamının, polisin, istihbaratçının, askerin peşinde koşmak arasında incecik bir çizgi var.

Ve bu koşturma sırasında karşınıza vatanın selameti, inancınızın gereği, karakterinizin dikliği çıkar bazen ve bu insan tarafınızdır; mesleğinizi insanlığınızın da önüne koyamazsınız.

Son iki cümleyi şununla bağlayabiliriz; sevmediğim ve içime sinmeyen bir adam veya durum karşısında, mesleği tekmelediğim çok olmuştur. Bunu yapmayanı da kınayamam.

Bugün savaş ortamında/ cephede gazetecilik yapanların çoğu, sadece gürültülü bir şekil-şartı yerine getiriyorlar ve maalesef orada bulunmalarının ne görsel ve ne de muhteva olarak stüdyoda bulunmalarından farkı yok.

Ekrana çıkmak…

Uçağa binmek…

Kalın isimlerle temas aşkı…

Sonuçta servet ve şöhret hedefi, “kutudan çıkan zarfları” görüntü itibariyle o kadar masum bırakmış vaziyette ki…

Görüntü itibariyle öyle…

Fakat bir de kimyasal ve ruhsal tarafı var. O basit zarf ar perdesini yırtıyor, pahalı hediyeler iş ahlakını eziyor ve derken hedef filan kalmıyor…

“Hak” edilmeyini “hak” görmek, sadece gazetecilikte değil, her alanda hücrelerimize nüfuz etmiş bir kanser gibi…Yayıldı, büyüdü, öldürüyor, ölüyoruz.

Sadece gazeteciliğin değil, siyasetin içi boş, belediyenin içi boş, eğitimin içi boş, sağlığın içi boş, derneğin- vakfın içi boş, her şeyin içi boş…

Gürültü- patırtı ile şekil şartları yerine geliyor; ama bir yandan ruhsuzlaşıyoruz ve bir yandan yaptıklarımızın ruhu yok…

Bu pesimist/ karamsar bakışın ne kadarına katılırsınız bilmem…

Fakat içinden çıkamadığım bir nokta var ki o da şu:

Bütün bu manzaraya rağmen, Cumhurbaşkanımız/ baş komutanımız “Haydi, düşün peşime!” dediğinde, topyekûn/ hepimiz “Ya Allah Bismillah” deyip cepheye gider miyiz?

Vallahi gideriz.

Ben de giderim, zarf alan da gider, rezidans diken de…

E be kardeşim, ne acayip milletiz?

Biz bile anlamakta zorlanıyoruz, dünya nasıl anlasın?

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık