• 10 Ekim 2017, Salı 13:31
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

HAYAT YOLLARINDA-1 (MÜFREDAT DIŞI)

 

Anam sofanın boyalı tahta tavanını siler sonra köşede silinmemiş bir karış yer bırakırdı.

O zamanlar sigara tiryakisi babam, duman ve isin tavanı nasıl kararttığını, dolayısıyla dumanın aslında nasıl duman ettiğini görsün diye…

Buradan bir tartışma çıkmaz, akşam o kalan yeri babam gördükten sonra siler, tatlı bir şakalaşma ve gülüşme içinde atışırlardı.

Ortada bir sofa ve üç tane eşit küçücük oda.

Biri oturma odası. İçinde çift kişilik ve tek kişilik iki divan bulunan…

Divan bilir misiniz?

Somya, içi pamuk/ çaput dolu bir yatak ve üstüne divan örtüsüyle yastıklar…

Yerde halı, pencerede perdeler…

Mesela bugünün parasıyla öyle bir odayı döşemek 5-6 yüz liradan ibaret.

Sonra hayatımıza televizyon girdi.

Siyah beyaz. Tek kanal. İstiklal Marşıyla açılıp, istiklal marşı ve göndere bayrak çekilmesiyle kapanan.

Pagan ve despot bir zihniyetten ne beklenebilirdi.

Hayatımızın ve huzurumuzun tam orta yerine ve içine edecek her türlü zerzevatlık bu aptal kutusuyla başladı.

Bir defa o 5-6 yüz liralık odanın içine çağın müthiş teknolojisini sokabilmek için neredeyse servet ödedik.

Karşısına geçip yayının başlamasını beklemek…

Karıncaların savaşı…

Sonra TRT logolu skalanın çıkması, ardından marş, bayrak töreni ve açılış…

Orwell’ın “1984” romanındaki hoparlörün yetmişlerin ortasında mahremimize saldırması…

“Sohbet” ve “misafirlik” geleneği her türlü faziletini televizyona teslim etti; karşılığında aptal/ saptal “Nayır, nolamaz…”lı programlarla dilimizi, dinimizi, algımızı, kimliğimizi, beynimizi zımparalayıp “çağdaş”lık aldık.

Namusumuzu teslim ettiğimiz kutunun despotik törenle kapanışına kadar hürmet ve itaatle boyunduruğu altındaydık.

Ve yayın olmayan gündüz saatlerindeki sohbetler de, gece seyredilen zevzeklikler üzerineydi.

Mahallenin gençleri “Turist Ömer” tripleriyle dolaşmaya başladılar…

Çocuklar daha kendi kahramanlarını öğrenemeden şövalyecilik oynar oldular…

Çizgi filmlerde domuz ve kilise “şirin”lik muskası gibi sallanıyordu, hipnoz ederken.

Kıbrıs Çıkartması’nı yeni yaşamış, avizelere, ampullere sardığımız karartma kağıtlarını yeni buruşturup atmıştık halbuki.

Silahımız var mıydı?

Varsa kullanabiliyor muyduk?

Bütün haber alma imkânımız, iki gün öncesinin bayat ve kontrollü/ sansürlü bültenlerini yayınlayan birkaç gazeteden ibaretti.

Devletin ajanslarına dayarsan kulağını, cızırtıyla karışık duyabileceğin şeyler de son derece sınırlıydı.

Olsundu.

Her milli bayramda bulvarda yapılan geçit törenlerinde gördüğümüz üç beş parça zırhlı alamet, göğsümüzü kabartıyordu; esasen vatan- millet- sakarya dendi mi, zaten şişik göğüslerimiz bir başka hal alıyordu; heyyyt bre!

Ambargo!

O ne ola ki?

Doktor Kaçak Kimbıl’ın maceralarının altında ezilip giden ıvır zıvır bişey…

Ekmeğin, çayın, domatesin lezzetine halel gelmemişti…

Ve tarhanadan alâ çorba mı olurdu!

Yağmur altında idrak ettiğimiz 10 Kasım yasının ve dahi öğretmenimizin içeri girerken “büste bakıp üzülün!” talimatının üstünden üç yıl geçmemişti ki, kapımızın önüne dayanan kamyon “taşra huzuru” faslının son gününü haykırıyordu.

Dokuz yaşında bir çocuktum…

Aslında sonradan “az ötesi” gibi görünen “Ulan İstanbul’a” doğru yelken açtık…

Xxx

Bir film olsa, arada hiç zaman atlaması olmamasına rağmen, İstanbul’da başlayan yeni hayat için ilk sahnenin altına belki en azından “bir yıl sonra” gibi bir ibare koymakta mahzur olmazdı.

Adapazarı’nın Güz Sokağı’ndan, Göztepe’nin Kasrıali Caddesi’ne geçişteki eğretilik, öğrenilmiş bir bozuntuya vermemek hali ile geçiştirilmiş, apartman dairesinde divan kullanan “yeni taşınanların” yani “bizim”, komşularımız tarafından çekiştirildiğimizi epey sonra öğrenmiştik.

İki adet zıttırık çek-yat almış ve yüzü değiştirilmiş iki adet tekli koltuğumuz “berjer” oluvermiş, taşralılıktan bir nebze de olsa kurtulmuştuk.

Onaltı daireli apartmanımızda beş emekli albay komşumuzun üç ay bile dayanamayıp çekip giden kapıcılarımıza ettiği zulüm ile yürüme mesafesindeki ilkokulun müfredatının aynılığı intibakımızı kolaylaştırmıştı; henüz muhafazakâr görüntümüzün bizim için gayet doğal oluşu, divan çekiştirmesini geç duymamız gibi, “Apartmanı gericiler bastı!” endişesinden de geç haberdar oluşumuz, muhtemel tepki ve arızaların zamanın koynunda yumuşamasını sağlamıştı.

Biz kimseyi yemiyorduk.

Anamın tesettürü bulaşıcı değildi.

Ben de çocuklardan bir çocuktum.

Xxx

Sonra ne mi oldu?

Önce buraya kadarki kısımda bir anlaşalım.

Orhan Abi, “devam et” diyene kadar, baştan alacağım hikayeyi…

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık