• 06 Temmuz 2018, Cuma 19:13
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

Gazetecilik bitti mi?

GAZETECİLİK BİTTİ Mİ?

 

Habertürk’ün kağıda basılı halinin tarihe karışmasından mülhem bir başlık değil bu…

Esasen toplumun ahlakının ve düzeninin tam içine eden ve genelde başında “anlattığımız olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur” ifadesine sığınan şehir eşkıyası filmlerinin bu kolaycılığına bugün ben de sığınayım istiyorum.

Niyetim herhangi bir şeyin içine etmek değil…

Anlattığım olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur, tamamen “hayırdır inşallah” duasıyla paylaştığım bir rüyadan ibarettir.

Xxx

Rüya uzun sürdü…

Benim taa yarı çocukluk yarı gençlik gazetecilik heyecanlarımın başladığı günler…

Üstten bakmalı lupitel fotoğraf makinası ile (doğru mu yazdım? Neyse zaten rüya…) sonrasında da Rus işi Zenith TTL fotoğraf makinasını yerleştirdiğim eşşek kadar çantam omuzumda, her baktığım noktayı nasıl haber haline getiririm veya o baktığım noktada bir haberci olarak görmem gereken ne var diye pipiriklendiğim ruh halim…

Sonra o iki makinayı verip Pentax K1000 almıştım, sevgilimdi…

Neyse…

O zamanlar tabii ne özel radyolar ne de özel televizyonlar var.

Telefon yok, telefon…

Zabıtaların ve dahi kibirli gazetecilerin ellerinde telsiz herkese göstere göstere arz-ı endam ettiği ve ne kadar önemli ve çekinilesi herifler olduğunu sergilediği bir dönem.

Halbuki telsiz=polis demekti ve aslında o dönem polisin nasıl bir algısı varsa, o algının gölgesinde itibarcılık oynuyordu gasteci arkadaşlar.

Ben de nasıl gasteciysem, ne basın kartı göstermeyi becerebildim şöyle gerine gerine bugüne kadar, ne ruhsatlı bir silah alıp yürüyüşümü değiştirmeyi… (Silah nerden çıktı demeyin. Gastecilerin silah alma hakkı geldi aklıma…)

Haa, soğuk, kendiyle kavgalı, pesimist halim yaratılıştan… O başka…

Fakat “haber”e radar olmak, haber aramak, haber çıkarmak hastalıktır. Aslında yoran bir hastalık. Ve aslında nereye bakarsan bak önce güzelliği değil, arızayı görme refleksini geliştirir.

Kötü bişey…

Neyse, tekrar hayırdır inşallah diyelim, ben didine didine gazetecilik, televizyonculuk ve ne varsa medya namına her dalında bişeyler yapmaya çalışırken, yani rüyanın bu kısmı pembe bir heyecan atmosferinde ilerlerken, her gazetecinin rüyası olan “köşe yazmak” nimetine kavuşuyorum.

Harika bişey…

Bir muhterem ve şöhretli yazarımızın tabiriyle (bu tabir bana çok acayip geliyor ama medya kültürüne katkı olsun kabilinden kullanayım) yazı yazmak için masanın başına oturunca, yani atıf yaptığım o muhteşemin asistanı vasıtasıyla gelenleri geri çevirmek için kullandırdığı (Beyefendi yazıya girdi…) olunca…

Yani ben olunca…

Yani nasıl düzelteyim; şöyle, ben yazıya girince…

Tuhaf bir ruh hali kuşatır ve okşar yazarı; memleket kurtaran adamdır o artık…

İşte o gaza gelmişliğin ortasında kapım açılıyor ve musahhih abilerimizden biri dalıyor içeri, yeni bir kriter bildiriyor biz yazarlara:

-Efendim, Amerika aleyhine yazılmayacak…

Höyyt…

Bi taraftan müdahale…

Bi taraftan ulan aleyhinde yazarsam Amerika bile rahatsız oluyor duygusu…

Halbuki bu direktif bir Amerikan uşağının satın alınmışlığı karşısında ödediğimiz bedel…

Yemişim Amerika’yı… Oldum olası sevmedim. Belki de kıskanıyorumdur… Çünkü hiç “Ben Amerika’dayken…” cümlesi kurabilecek bir durumum olmadı.

Tabii Amerika gıcıklığımı, bu sonradan olma milletin şımarıklığına, siyonist emellerine, küstahlıklarına, sahte ve geri zekalı çakma Hollywood kahramanlarına filan bağlayabiliriz.

Rüyamda bir canım sıkılıyor… Bir canım sıkılıyor… Akıllara zarar…

Farenin dağa küsüşü gibi, “Bırakacağım yazmayı göreceksiniz o zaman” halleri basıyor.

Aman efendim, iyi günlerimizmiş.

Sonrasında bu durumlara hem çabuk alışıyoruz hem neler geliyor başımıza. Bakın sayayım, hem de hepsi aynı rüyada…

Şu basın ilan kurumunun ulufe dağıttığı, normalde on bile basılıp satılmadığı halde tirajı 50 bin küsur gösterilen gazetelerden birinde yazmaya başlıyorum.

Üçüncü gün ikaz ediyorlar: “Hocam, biraz dinlen… Beyefendinin damadına çakıp duruyorsun. Olamaz yani…”

Diyorum ki, “Ulan çakıyorsam ben çakıyorum. Size ne?...”

Cevap müthiş, “Efendim, olur mu öyle şey. Damat Ferit Paşa’nın izni olmadan gazetemiz basılamaz, dağıtılamaz, reklam alamaz, hatta bulunduğunuz muhitin atmosferindeki oksijen bile kesilir…”

Sonra fısıldıyor; basın ilan kurumu başkanını atayan o, dağıtım şirketlerinin başında amcazadesi yetkilidir, devlet şirketlerinin reklamlarının kime gideceğine o karar verir, çünkü devlet şirketlerinin başındaki adamları o tayin eder…

Durur muyum?

-İyi de, oksijeni nasıl kısıyor kardeşim… Allah’ın bedava nimeti…

İşte o an mal olduğumu anladım.

-Oksijen olur da olmasına… Ama siz istifade edemezsiniz boğazınıza müdahale edildiği için…

Arkasından şaşkınlığı atamadan, Ergün Diler’in melon şapkalı dostuyla karşılaştım. Hani şu zırt pırt Ergün’e tüyo veren…

Bayağı sevindim, çünkü acayip merak ediyordum herifi. Diyeceksiniz ki, o olduğunu nerden anladın. Ne bileyim rüya işte.

Girdi koluma, “Bi kıyak da sana yapayım” dedi.

Boğazın ismini veremeyeceğim bir semtinde, gayet korunaklı bir restoranda başbaşa oturduk.

-Ergün bozulmasın dedim.

-Yok dedi. Bozulmaz. Seninki rüya, onun ki halisünasyon…

-Haa, o zaman tamam dedim.

Başladım dinlemeye…

“Sakın yazma ama” diye tembihledi. İçimden “ulan o zaman niye anlatıyorsun” diye geçirmedim rüya olduğu için.

Dedi ki;

-Damattan dolayı kayınpedere kızma. Damadın ipi Amerika’nın elinde. Kayınpeder mecbur… Zaten biraz da kayınpederin karizması çizilsin diye dayattılar damadı. Vaziyeti görüyorsun, nelere mal oluyor.

Bu arada benim mal hissetmem ile mal oluyor arasındaki fark için ikinci malın üstüne imale koymak gerekiyor fakat Türkçe de perişan be azizim.

Xxx

Uzatmayacağım…

Ter içinde uyandım…

Sanki Türkiye değil, Saddam’ın Irak’ı… Veya komünist Çin…

Yani kabile devleti gibi bişey…

Allah’tan bizim memleketimizde damatlar çok sevilir. Hiç öyle kötü işlerin kahramanı olmazlar…

Gazetecilik de sadece teknolojiye paralel olarak dijitalleşiyor hepsi bu…

Yoksa saygın bir hukuk devleti olan ülkemde, özgürlüğün dibine vurmuşken, en rahat ve esaslı icra edilen mesleklerin başında gazetecilik geliyor.

Haa…

Biz çaptan düştük de ondan kenara çekildik…

Xxx

Bu rüyayı niye anlattım?

Halime şaşırdım!

Mesela gerçek olsa bile, niye ter içinde uyanayım ki?

Biz ki inattan gişelerde birbirine yol vermemek için aynı anda gaza basıp iki aracı birbirine yapıştırıp aynı gişede mahsur kalan bir milletin evladıyız…

Sultan Alpaslan dedemiz Haçlı ordusunun yaklaştığını söyleyen haberciye ne demiş?

-Biz de onlara yaklaşıyoruz.

İlaveten “demirden korksak trene binmeyiz” çok ucuz kabadayı veya kamyon arkası üfürüğü olur…

Kabadayılar ile kamyoncular arasında kurduğum ilintiden dolayı başıma iş alır mıyım?

Haydaa… Hani cengaverdim güya?

Neyse…

Neticede zücaciye dükkanım yok, fillerle de işim olmaz.

Kasımpaşa güzel yerdir. Bize her yer güzeldir.

Velhasıl yaz sıcakları terletir…

O kadar.

Peki, başlık ne olacak? “Gazetecilik bitti mi?”

Yok be kardeşim… Biter mi…

Türk milleti şair olmayı bıraktı, komple gazeteciyiz artık…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık