• 21 Aralık 2017, Perşembe 14:46
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

FİKİR NAMUSU VE NAMUSSUZLAR!

İş bilime ve bilimsel olmaya gelince mangalda kül bırakmayanlar, objektif bir tarih bakışını sırf işlerine öyle geldiği için, zaman ve mantık mefhumlarını da çiğneyerek çarptırıp karalama kampanyası başlatabiliyorlar.

Onun için fikir namusuna sahip bilim adamlarını ve aydınları, fikirlerine katılmasak bile, sahiplenmek ve değer vermek mecburiyetindeyiz.

Onlar insanlar beğensin veya alkışlansın diye kafa yormazlar, doğru bildiklerini her şeye rağmen söylerler ve bedel ödeyeceklerini akıllarını ucuna bile getirmezler/ umursamazlar.

Kemal Tahir böyledir, İsmet Özel de…

Duymak istemediğiniz şeyler söyleyebilirler… Hatta hata da edebilirler. Ama samimidirler.

Ve ben hatalarına rağmen samimi olanları, samimi olmayan doğru söyleyenlere tercih ederim.

Bugünlerde hem sözde sağ/ muhafazakar bir takım kesimlerin ve hem de Oda TV gibi provokasyon peşinde koşan mahfillerin hedef tahtasına oturttuğu Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci de, fikir namusuna sahip bir hukuk tarihçimiz ve aydınımızdır.

İkinci Abdülhamit Han’a hem söven ve hem hakaret eden Mehmet Akif’in düştüğü bu bataklıktaki durumunu gayet objektif bir şekilde ele aldığında, Akif ticareti yapan kalemler tarafından saldırıya uğramıştı: “Sen milli marşımızın yazarına nasıl karşı çıkarsın?”

Ulan böyle bir tepkinin neresi ilmi? Akif Sultan Abdülhamid Han’ın “Suratını görünce kusan” talihsiz değil midir? Açın Mithat Cemal Kuntay’ın kitabını okuyun. Akif’in Abdülhamid Han muarızlığı, o dönemde moda olan “muhalefet”in çok üstünde bir tiksinme ve düşmanlığı barındırır. O yüce sultana ve Müslümanların halifesine/ emirine “hayvan” der, “korkak” der, “baykuş” der, “habis” der… Mason Efgani ve Abduh’a da övgüler dizer… Akif budur.

Prof. Ekinci hangi konuyu ele alırsa alsın, ilmi ve objektif bakıştan asla taviz vermez halbuki ve üslubu da son derece ölçülü ve hassastır.

“Peki ya Çanakkale geçilseydi? Acaba daha iyi olur muydu?” diye bir soru sorar kendisine ve tahlil eder; hurra hücum…

Fikir namusu ve ilmi asalet her soruyu sorar ve cevabından korkmadan tahlil eder halbuki.

İlim adamının putları olmaz.

Ekinci’nin de yoktur.

O kimseye hisleriyle saldırmaz, ilmi olarak da saldırmaz, ancak durum tespiti yapar, vakayı ortaya koyar ve tahlil eder. Size tapınmanız için bir put veya yüceltmeniz için bir kahraman yahut suratına tükürmeniz için bir düşman/ hain pazarlamaz. Onun tahlillerini okur, kararı kendiniz verirsiniz. Olması gereken de budur.

Ne yapmış Ekrem Buğra Ekinci?

Medine Müdafii Fahrettin Paşa’dan başlayarak, o savunmanın ve sonrasında mukaddes emanetlerin macerasını yazmış.

Ne zaman?

On gün önce…

Peki üç gün önce Cumhurbaşkanımız Tayyip Bey’in şahsında hepimizin ecdadına hakaret eden soysuz Zayed’in beyanlarıyla nasıl bağdaştırılabilir?

Ancak kahpelikle bağdaştırılabilir. O da iftira olur.

Ekinci’nin dediği şudur:

“İngiliz casusu Lawrence’in “Çöl Kaplanı” diye medhettiği Fahreddin Paşa (1868-1948) aslen Rusçukludur. Suriye’de bulunan 12.kolordu kumandanı iken, 31 Mayıs 1916’da Medine-i Münevvere’ye geldi. 5 Haziran 1916’da Arap ihtilâli başladı. Medine, 1916 Temmuz’undan 1919 Ocak ayına kadar 2 sene 7 ay Şerif Hüseyin Paşa’nın kuvvetlerinin muhasarası altında kaldı. Bu arada Osmanlı ordusu mağlup olmuş; mütareke imzalanmıştı. Fahreddin Paşa, İstanbul’dan gelen emirlere kulak asmayarak şehri müdafaaya devam etti.

Şartlar giderek ağırlaşınca, teslim olmasını teklif eden yakınlarına, “Yemin ediyorum; teslim olmaktansa, Medine’yi de kendimi de askerlerimi de patlatırım” demişti. İstanbul’dan teslim olması için gönderilen Nazır Haydar Molla’ya da teslim olmayacağını açıkça beyan etti. Ordusundaki askerler kendiliklerinden teslim oldular; maiyeti de Paşa’yı zorla Yenbu İskelesi’ne götürdüler. Böylece Medine müdafaası sona erdi.

Paşa, Malta’ya sürüldü. Mustafa Kemal Paşa, İngilizlere müracaat ederek “Adını tarihe altın kalemle yazmış bir muhibbim” dediği Fahreddin Paşa’nın esaretten kurtarılmasını temin edip; Kâbil’e büyükelçi gönderdi. Burada Ankara hareketi için yardım toplayan Fahri Paşa, İstanbul’da vefat etti. Kırmızı rengi çok seven Paşa’nın bütün eşyaları kırmızı idi.”

Ne var bunda? Hakaret var mı? Aşağılama var mı? Ne var?

Sonrasında hassas bir noktaya parmak basmış:

“Ravza-i Mutahhara’da bulunan ve asırlarca Osmanlılar tarafından gönderilip biriktirilmiş 82 parça çok kıymetli tarihî eşya ve mücevher, çinko kaplı sandıklara doldurup; heyet huzurunda 9 sayfalık bir zabıt tutulup mühürlenerek İstanbul’a gönderildi. 17 Nisan 1917’de hareket eden bu tren, Hicaz Demiryolu’nun son seferi oldu.

İçlerinde bazı Mushaf ve kitaplar, murassa kaplar ile altın şamdanlar ve kıymetli taşlarla dolu sandıklar, İstanbul’a gitmesi gerekirken, Şam’da Cemal Paşa tarafından açıldı. Bu esnada bazı kıymetli taşlar kayboldu. Cemal Paşa’nın İstanbul’a çektiği 23 Nisan 1917 tarihli telgraf ve Suriye Valisi Tahsin (Uzer) Bey’in 26 Nisan 1917 tarihli telgrafı bu hadiseyi beyan eder.

Sonradan 4 milletvekili meseleyi Meclis-i Mebusan’a getirmiş ve meclis de mevzuyu Divan-ı Harb’e intikal ettirmişse de, mütareke hengâmında bir netice alınamamıştır. Tarihçi Niyazi Ahmet Banoğlu bu meseleyi yazmıştır. Yıllar evvel Türkiye gazetesinde tanıştığımız Paşa’nın oğlu emekli general Orhan Bey, bu eşyanın 97 parça olduğunu söylemişti. Listede çeşitli kişilerden hediye edilen tam 404 kalem eşya; ayrıca 1 altın ve 27 gümüş külçe vardır. Şerif Hüseyin Paşa, bunların peşine düşmüş ve 18 Nisan 1919’da İngilizlerden eşyanın akıbetini sormuştu.”

(Bu arada Ekrem Hoca ile görüşüp, 82 parça, 97 parça ve 404 kalem ifadelerindeki çelişkiyi sordum. Listenin 404 kalem olduğunu, fakat iki ayrı beyanda da 82 parça ve 97 parça ifadelerinin geçtiğini, dolayısıyla ortada çok yönlü bir çelişkinin ve veya kaybın/ çalıntının zaten göründüğünü ifade etti.)

Yani?

Yanisi şu: Burada Cemal Paşa zan altındadır. Mühürlü sandıklar açılmış ve bazı kıymetli taşlar kaybolmuştur. Ve bu tarihi bir vakadır. Bu vakaya göre kararı siz verin.

MEDİNE'DEN YOLLANAN EŞYALAR LİSTESİ:

- Ceylan derisi üzerine Hazreti Osman’dan kalma el yazısı Mushaf;

- El yazması 5 mushaf;

- Kıymetli taşlarla bezeli 5 Kur’ân kabı;

- Gümüş çerçeveli yeşil kadife üzerine pırlanta ve incilerle yazılı hilye-i saadet;

- Som altın plak üzerine kelime-i şahadet levhası;

- Pırlanta, inci, mercan ve anberden 7 tesbih;

- Gümüş kaplamalı 2 rahle;

- Sultan Aziz’in altın plak üzerine pırlantalı tuğrası;

- Tarihî 3 kılıç;

- 4 altın sancak alemi;

- Altın plak üzerine oturtulmuş ve çevresi yakutlarla bezenmiş Kevkeb-i Dürri ismiyle meşhur 100, 80, 40 ve 20 kıratlık 4 elmas;

- Pırlanta ve zümrütlerle bezenmiş 14 adet altın askı;

- Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş 11 askı;

- Murassa bir altın kandil;

- Altın kahve askısı;

- 7 adet murassa altın gülabdan;

- 12 murassa altın buhurdan;

- 20 parçadan fazla çok pahalı mücevherat, çelenk, iğne, yüzük, gerdanlık, kemer, bilezik, küpe vs;

- Pek çok murassa kutu ve çekmece;

- 84 kırat tutarında iri Hürmüz incisi;

- 95 parça pırlanta, elmas, zümrüt, yakut;

- 2 kilo 935 gram ağırlığında 20 ayar külçe altın; 908 kilo 250 gram ağırlığında külçe gümüş.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık