• 10 Kasım 2017, Cuma 12:40
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

DOMUZ ÇOBANLARI !

İstanbul’un yanı başındaki Sakarya’nın merkezinde, oturduğumuz sokak toprak yoldu.

Kışın kardan altı ay yolları kapanan Bahçesaray’dan bahsetmiyorum.

Alamancı akrabaların getirdiği ucunda fiş olan her dandik alete uzaylı gibi bakıyorduk.

Ve İstanbul’un yanı başındaki Sakarya’nın merkezindeki Donatım İlkokulunun sınıfları elbette soba ile ısınıyordu.

Adı “Komünist” olmayan, “komünist” standartlarda yaşayan bir toplumduk.

Defter kitap kaplamak için kaplama kağıdını bakkaldan alırdık ve tek çeşitti.

Telefon tabii ki yoktu.

1974’de İstanbul’dan bir ev satın alırken ebeveynlerim, telefona da müracaat etmişlerdi.

O telefon rahmetli Özal zamanında bağlandı. Normalde 15-20 sene bekleniyordu ev telefonu sahibi olabilmek için İstanbul’da.

Özal 80 ihtilali sonrası bu problemi tedricen değil, bir anda çözdü.

Yani biz 10 sene bekledikten sonra evimize telefon bağlandığında, artık o gün müracaat edenlere birkaç gün sonra bağlanır hale gelmiştik.

Şunu anlatmaya çalışıyorum. Özal gelince teknolojik bir buluş/ gelişme/ devrim olmadı. Rahmetli, milletin iletişimsiz bırakılmasına razı olmadı ve çözdü.

Yaşı yetmeyenler empati kurup tam da bu noktayı iyi anlamaya çalışmazlarsa, gerçekten çok şeyi yanlış temele bina ederler.

“Elit azınlık” ile millet arasında çok derin bir uçurum vardı.

Ve o “elit azınlık” oyunu böyle kurgulamıştı.

Bu zihniyetin tam tarifi için google’a “Ulan öküz Anadolulu” yazıp karşınıza çıkanı okuyun.

90’lı yılların başında İstanbul “çöpkent” olmuştu. Salgın hastalık çıkmasın diye çöp dağlarının üstüne kireç döküyordu belediye.

İstanbul diyorum. Hakkâri değil…

Türkiye’nin en pis havası Ankara’daydı. Ankara hava kirliliğinden boğuluyordu.

Belediye otobüslerinin koltukları bakalitti. Tümsekten geçtiğinizi düşünün ve zaten yollar berbattı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’a başkan olmasıyla başlayan değişim, milyonlarca ağaç dikimi, çevre düzenlemesi, alt yapı ve imar faaliyetleri Türkiye Belediyecilik tarihinde milattır.

Evet bugün çok haşin eleştirilerde de bulunuyorum hem nüfus yığılması ve hem yüksek katlı ve çok fazla yapılaşma için… Ama İstanbul’a kazandırdıkları, onu adım adım Türkiye’nin zirvesine taşımıştır.

Sevin, sevmeyin, realite budur.

Gerçekten sevimsiz ve kalitesiz yani dandik bir üst geçidi 8-10 senede bitirip büyük törenlerle ve o geçide utanmadan isim vererek hizmete sokan (!) ve iş yaptığını zanneden eski zihniyeti, Recep Tayyip Erdoğan yerle bir etmiştir.

Aynen Rahmetli Özal’ın köprü- baraj pazarlaması yapan Demirel’i ezip geçtiği gibi. Demirel’in elinde bir şey kalmayınca makyajını sildi, gerçek suretiyle 28 Şubat hamisi olarak çıktı karşımıza.

Bugüne gelelim.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos çıkışı, arkasından dünya 5’ten büyüktür kafa tutması, bir anda Kasımpaşalı damarı atan bir adamın öfke nöbeti değildir.

Bunu böyle görmek dünyanın ve Türkiye’nin gidişatını doğru okuyamamaktır.

Sanayi devrimiyle hem insanları ve hem dünyayı sömüren Batı, “çok çalışarak başarmış ve gelişmiş” örnek alınacak bir model değildir. Avustrulya’dan Hindistan’a dünyanın her tarafına zulüm ve fitne götürmüş İngiltere, içlerinden Hitler ve Mussolini çıkmış Batı, Kızılderili ve Aborjin soykırımları, Afrika halklarının köleleştirilmesi, kimliğimize sahip çıkmak ve gurur duymak için yeterli örneklerdir.

İstihbaratımız, ordumuz, silahlarımız gibi en stratejik unsurlarımızla yerli ve milli olamadan, Türkiye Cumhuriyeti’ne izin verenlerin boyunduruğu altında, karartılmış yakın tarihimizle, baskılanmış enerjimizle kolu kanadı budanmış, uyuşturulmuş, mankurtlaştırılmış bir devdik biz.

“Bizim Kudüs’te, Ortadoğu’da ne işimiz var” diyen devşirme monşerlerden kurtulmaya başladığımız anda hem dünyanın ve hem Türkiye’nin pozisyonu değişti.

Büyük olmak, elbette birçok nimetinin yanında hem sorumluluk hem de risk barındırır.

Diğer taraftan Anadolu coğrafyasında büyük olamazsanız ya yok olursunuz, ya da atanmış elit azınlık marifetiyle valilik olarak yönetilirsiniz.

Bugün yerli otomobili küçümseyenler, yerli iha ve sihalar için kıyameti koparanlar, kadim Ortadoğu’da kartlar bir kez daha karılırken, masaya oturmaya cesaret edemeyen ve masanın etrafında turlayıp, atılacak bir kemik parçasına razı olanlardır.

Mesele Recep Tayyip Erdoğan meselesinin ötesinde Türk’ü yani gerçek İslamiyet’in mensuplarını ve sömürülen milletlerin hamisini yok etme meselesidir.

Bunu bütün gerçekliğiyle belki Ak Partililerden bile daha net bir şekilde gören ikinci şahsiyet Devlet Bahçeli’dir.

Tamamen CIA kontrolündeki FETÖ’nün güdümüne girmiş muhalefet partilerinin saçmalamaları ve prematüre oluşumlar, karşımızdaki gücün zorlandığının işareti ve diğer taraftan bizim milli şuur/ milli kararlılık ve gücümüzün artık hesap edilme mecburiyetine gelmiş olmasının ispatıdır.

Dünyayı yaşanılmaz kılan, ozon tabakasını delen, iklim değişikliğine sebep olacak kadar hunharca kaynakları yağmalayan ve Afrika’nın, Amerika’nın, Avustralya’nın yerlilerine soykırım uygulayıp demokrasi ambalajıyla dünyanın her tarafına savaş ihraç eden güçlerin fino köpekleri, Türkiye’de yeri geliyor çevrecilik oynuyor, yeri geliyor insan hakları ve adalet sloganları atıyor, kuyrukları sıkışınca da gidip kendi ülkelerini efendilerine şikâyet ediyorlar.

Resme hem tarihsel derinliği ve hem de aktüel genişliğiyle bakamazsak, kokuşmuş medyanın ipe sapa gelmez emekliye müjde, futbol ve magazin haberleriyle uyuşmaya devam ederiz.

Olmamız gereken yerde değiliz.

Bizi sürekli birbirimize kırdırdılar.

Sağcılık, solculuk, dindarlık, şuculuk, buculuk kalın ayrışma tuzaklarıdır. Her bir maddenin içinde de iç bölünmeler ve çekişmeler tezgahlanmaktadır.

Bu ülkede yaşayanların, bu vatanı sahiplenmesi boyunlarına borçtur.

Neye inanıyorsa inansın, nasıl yaşıyorsa yaşasın.

Yerli ve milli ol, istiyorsan öküze tap. Ama İran'ın kucağına oturup din satma!

Medeniyet imar edilmiş çevrelerde özgür, huzurlu ve mutlu insanların birlikte yaşamasının adıdır.

Marsa gitmek veya çok heykel dikmek değildir medeniyet.

Ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayanlar kadar, “devlet kurabilme/ olabilme ve kalabilme” gücüne sahip başka bir millet yoktur.

İpten kazıktan kurtulup kaçanların kurduğu sözde süper güç ve arkasındaki kirli şebeke, artık bitirilmesi gereken sokak çetesinden ibarettir.

Dünyanın öbür ucundan gelip yanı başımızda yüz yıldır yedikleri haltlar yeteri kadar yordu/ baş ağrıttı. Defolup gidecekler.

Biz değil, onlar parçalanacak.

Kartondan kuleleri yıkılacak.

Domuz çobanlarının soysuz bedevilerle kurduğu düzenle, dünyaya barış gelmez.

Etrafımızı temizleyip, kardeşlerimiz, akrabalarımız ve dostlarımızla bu coğrafyaya çeki düzen verecek olan biziz.

Şimdi “Kendimiz” olma vaktidir.

Seksen milyonun içinde “bizden olmayan” yüzde 10 bile değildir.

Yeter ki, nereden nasıl geldiğimize gafil olmayalım.

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık