• 11 Aralık 2014, Perşembe 17:26
MURATBAŞARAN

MURAT BAŞARAN

DAVA, PARTİ, CEMAAT VE “O SES!”…

İkibinli yılların başında zamanın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna’nın çevresindeki işadamlarının kurduğu İstanbul TV’de çalışıyordum.

Ali Müfit Bey Ak Parti’den aday olmak için çabalıyor, Tayyib Bey de bir türlü pas vermiyordu.

O günlerde İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu’nu Ak Parti binasında ziyaret etmiştim. Ziyaret sebebimiz televizyonu anlatmak ve davet etmekti.

Daha önce de Ankara’da rahmetli Türkeş’i parti binasında ziyaret edip röportaj yapmıştım.

Ve ben parti binalarından…

Parti binalarındaki insanlardan feci halde sıkılıyordum…

Hani kazara CHP’nin binası olsa, bu bunalma hali kolaylıkla izah edilebilir.

xxx

Türkeş’e saygı duyuyordum. Müezzinoğlu ise yakın bulduğum bir partinin yetkilisiydi.

Üstelik gazeteciydim; bunalmamam lazımdı…

Ama insanlığım ve duygusallığım hep ayak bağı oldu bana; umursamadım, kabullendim. Sevmediğim insanlardan kaçtım, bunaldığım mekânlardan uzak durdum…

Mehmet Müezzinoğlu’na o gün şunları söylemiştim:

“Siyasetle uğraşanların samimiyetiyle ilgili ön yargılarım var. Bu binanın içinde koltuk altında dosyalarla telaş içinde koşuşturanlar, iş takip eden ve menfaat peşinde insanlarmış gibi geliyor bana. Delegeler, üyeler vs. Partililerin partiyi sahiplenme biçimini itici buluyorum. Zaten belediye seçimlerinde, milletvekilliği seçimlerinde aday olma ve belirleme temayülleri, partili olmayan insanları yok sayan bir zihniyetin eseri.

Siz bir doktor ve işadamı olarak bu sıkıcı ortamdan ne bekliyorsunuz? Ne işiniz var burada?”

Bunlar bir gazetecinin edeceği laflar mı? Değil elbet…

Müezzinoğlu duygularıma kısmen hak verip, olayı “Bu işleri birilerinin yapması lazım”a bağladı.

Zaten bir partiden ve parti atmosferinden “dergâh” ruhaniyeti beklemek abes.

Xxx

Geçmişte sık tekrarladığım bir soru vardı:

Bir insan niye “Belediye Başkanı olmak ister?”

Kalp huzuruyla ve inanarak cevap verin…

Xxx

Rahmetli Ahmet Kabaklı’yla evinde bir röportaj yapmıştım.

Eve ayakkabıyla girmek içimi acımıştı.

Röportaj bitince, bir hafta önce Vakıfta Yaşar Nuri Öztürk’ün konferansında çıkan tartışmalara sözü getirdim ve “din” gibi hassas konularda daha geniş kabul gören isimler tercih edilmeli gibi fikir beyan ettim.

“Ama Muratçığım, adam değerli bir bilim adamı. Bizim de daha geniş bakmamız lazım…” deyince lafı uzatmadım.

Peşi sıra gittiğimiz “kültür” adamlarının neredeyse tamamının dinle mesafeli hali enteresandı. Ehli sünnet itikada sahip ve dinini yaşayan muhafazakâr aydınları say deseniz işimiz zor…

Kabaklı Hocanın hizmetini inkâr mümkün değil ancak dini ve tasavvufu “Ayverdi Ekolü”ne sıkışmış bir zaviyeden tanımlayanların vitrinde yer bulması manidardı…

Tesettür şart değil…

Namaz için Yaşar Nuri Öztürk’ün söyledikleri zaten belli…

Oruç için ise sağlık bahanesi çok…

Ne alâ İslamiyet…

Üstüne aynı odakların el altından yol verdikleri mezhepsizler de eklenince; iş tamamdır…

Meal oku yeter.

Kalbin temiz olsun. Şahane Müslümansın…

Mevlana Törenlerine katıl; tasavvuf ehlisin…

Hem maneviyattan bahsedeceksin… Hem maneviyatın gereğini yerine getirmeyeceksin.

Hem 2. Abdülhamid Han deha idi diyeceksin, hem Akif’e müdrşid-i kamil muamelesi yapacaksın.

Camiye hürmet edip, meyhaneden çıkmayacaksın…

“Cemi zıddeyn muhaldir” gerçeğiyle yaklaşırsak, aklı başında bir adam hem Sultan 2. Abdülhamid Han’ı hem de o “veli” zâta ağır hakaretler eden Mehmet Akif’i sevemez.

Yine aklı başında bir adam hem Osmanlı hayranı, hem mezhepsiz ve mealci olamaz…

Olabilmenin yolunu arayanlarda veya olabildiğini iddia edenlerde bir “dansözlük” sezmiyor musunuz?

Partiler gibi, ilim irfan beklentisiyle kapısını aşındırdığımız dernek, vakıf ve ocaklar da ruhaniyetlerindeki boğuculukla ittirdi hep beni.

Xxx

Ehli sünnetin savunucusu cemaatler ise…

Allah rızası için… Ve dahi vakıf malı hassasiyetiyle başladıkları işlerde…

Hizmetle ticareti karıştırınca…

Son temsilcileri şaibeli ölümlerle aramızdan ayrıldı ve veya etkisiz halde… Sonra gelenleri ise devşirildi veya iğdiş edildi. Veya düşürüldükleri tuzaklardan utanıp, girdikleri etek altlarından kafalarını kaldıramıyorlar…

Xxx

Amma velakin…

Paralel kumpasların karanlığında yaşarken…

Bir müzik eğlence programında, her tarafı dövmeli çocuk Athena Gökhan, “İçerde Mazhar Abiyle konuşuyorduk. Sultan Abdülhamid Han Hazretleri…” diye bir cümleye girişti ki, Cumhuriyetin bütün yorgunluğu sıyrıldı yüreğimden…

Yolsuzluk var mı yok mu?

Paralel kumpas var mı yok mu?

Boş verdim…

Seçim zamanı gider CHP’nin karşısında kim varsa dik duran, oyumu veririm.

Aydınların yaptıklarına değil, söylediklerine bakmaya çalışırım.

Hizmet de Allah’ın tasarrufunda…

Ben önce aynaya ve niyetime bakar/ dua eder/ dua isterim.

Bilirim ki, Rabbimin bir hesabı var, kim neresini yırtarsa yırtsın…

Sonumuz hayrolsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık