• 17 Eylül 2020, Perşembe 14:54
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Tehlikeli namazlar!

TEHLİKELİ NAMAZLAR

Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”

                      Bakara Suresi 214. Ayet

 

Ayasofya camiinin ibadete açılması ile ilgili ne yazacağım üzerine düşünürken bir İngiliz generalinin I.Dünya Savaşı’ndan sonra işgal edilen bir Müslüman toprağında ezan duyması ve

 

-Bu nedir?

Diye beraberindekilere sorması aklıma geldi.

 

Beraberindekiler de açıklıyorlar. Müslümanları ibadete çağıran bir sesleniş olduğunu izah ediyorlar günde beş kere. İngiliz generali soruyor:

 

-Bizim için bir tehlikesi var mı?

 

Aldığı cevap bütün nefes alan Müslümanları utandırmalı:

 

-Hayır yok. Müslümanlar günde beş defa toplanır, namaz dedikleri ibadetlerini yapar ve dağılırlar.

 

Ve yazının başlığı böylece ortaya çıktı.

 

Peki ya ne yazayım…

 

Bir önceki yazımda belki de gereksiz bir şekilde askerlik macerama fazla temas ettim neden uzun süredir yazamadığımı anlatmaya çalışırken. Ve o yazının üzerinden de bir hayli vakit geçti ve bir yazı toparlamaya çalışırken.

 

Para eden şeyler yazmaya başladığımdan beridir içimden gelmeyen bir şeyler yazmaya yeteneğim olamadı. Elim kolum bağlandı. Dizi hikayeleri, tiyatro oyunları ve bir sinema filmi. Her biri evladım gibidir. Göğsüme madalya diye takarım bütün eksikleri ve hatalarıyla. Mükemmelleşme gayretini küçümsedim daima.

 

Ne kadar entelektüel birikim edinirsem edineyim mevcut bilgi dağarcığımı bir anlamı ve yeri olmadığı sürece eşe dosta kendimi pazarlama aracı olarak kullanmayı sıkıcı ve anlamsız buldum. Ben bunu biliyorum, şunu da biliyorum, oraları toptan hatmettim falan…

 

Kendimi şu imtihan dünyasında anlamlandırma delirişimi aktarmaya çalışıyorum yalnızca yazarken. Elime bir şeyler geçirdiğimde ise deneyimleme yani yaşama ve hazmetme süreci devreye giriyor.

 

Elim klavyeden uzaklaşıyor ve harflere basmak zorlaşıyor.

 

Bir de başarısızlık hissi içimi kapladığı zaman bir iç fenalaşması çöküyor üzerime. Bu tür durumlarda kendimi kurtaracak milyonlarca yalanı bir kenara bırakarak sırtıma, böğrüme mızrakları bıçakları saplıyor ve ashab-ı kehf mağarama, kendi hirama çöküyorum dizlerimin üzerine.

 

Çünkü insan gibi yaşamayı çoğu zaman beceremiyorum. Duyarsız bir kütük gibi hissediyorum kendimi. Ne kendi ihtiyaçlarımdan ne de en yakın çevremdeki insanların ihtiyaçlarından habersiz bir uzaylıya dönüşüyorum. Ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. Nasıl ayak uyduracağımı kestiremeyebiliyorum karşıma çıkan yeni durumlara karşı.

 

İnsanlarla hayatımı idame ettirmeye dönük iletişim kurma becerimi bir kenara attım. Bütün bildiklerimi unuttum. Entrikalar, güç savaşları,” ne lazımsa o ol ve ne lazımsa onu yap”lar…

 

İnsanların bitmek tükenmek bilmez ve bilmeyecek “MUTLU OLMA VE TATMİN OLMA” koşuşturmalarının tozu ve dumanında itilip kakılmak, düşüp ayaklar altında ezilmek;  nasırlaşmış yara izlerimi kanatmıyor artık. Onlar tatminsizliğin cehennemî çölünde kavrularak koşuştururken tekmelenip süründüğüm yerde aklım bambaşka diyarlarda geziniyor.

 

Ve yapayalnızım çoğunlukla oralarda…

 

İyi mi ediyorum…

 

Bilmiyorum…

 

Ama biz insanlar bilmek istiyoruz. Yarın ne olacağını, ne ile karşılaşacağımızı ve kazanacağımızı bilmek istiyoruz. Peki bu mutluluk getiriyor mu?

 

Hayatı daha sıkıcı ve çekilmez hale getiriyor garanticilik. Bir başkası için büyük nimet olan hazlar garantili ve beklenen bir şekilde önüne geldiğinde bir balya samandan farksız oluyor. Cebinde hiç parası olmayan bir insan ile banka hesabında 50 milyon istiflemiş olan için 50 liralık banknotun anlamı aynı olabilir mi.

 

Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayında 6 aylık askerliğimin ilk ayını tamamladığımda kısa askerlik kariyerimde yükselebileceğim en yüksek rütbeye talip olmadan bulaştım ve birliğime çavuş yapıldım. Sosyalleşmekten nefret eden halimle 25 gencin içinde debelenirken bir de onlara çavuş olmak. Allah’ım ne zordu.

 

Ömrü 6 ay olan ilişkiler ve rütbeler falan…

 

Son 15 günümde istirahatimi aldım ve SU DİYETİ’ne başladım ve 6 gün kadar suya zeytinyağı ve limon karıştırdığım bir sıvının dışında yalnızca su içtim.

 

İlk dört gün kanlı geçiyor. Bir şeyler yemek için deliriyorsunuz. Beşinci günün sabahında bir rahatlama geldi. Yüzüme salak bir gülümseme yayıldı. Gerçek zamanlı bir şekilde yemekler yapmaya başladım hayalimde yüzümdeki salak gülümsemeyle. Hayali bir zeytinyağlı ayşe kadının başında beklediğinizi düşünün yattığınız yerde. Müthiş bir keyifle yulaf ekmeği yaptım hayalimde.

 

6 günün sonunda devam edebileceğimi biliyordum ve istiyordum da. Ancak riyazete devam etme yoluna gittim. Yani hayvansal gıda tüketmeden devam ettim diyetime. Kurban bayramına kadar da kırk günden fazla böyle beslenmeye de devam ettim.

Kurban Bayramı ile başlayan bir aylık tatilin son bir haftası İstanbul’du.

 

İstanbul’un yepyeni bir anlamı vardı benim için. Ayasofya’da namaz kılmak ve Fetih suresi okumak. Siz de yapın ve sıkça yapın. Ayasofya’da vakit namazları için çok küçük bir alan yeterli oluyor. Ne kadar üzücü. Fotoğraf çekinip insta’da ciks fotoğraflar paylaşma peşindeki dişi ve erkek cins “neo-müzelman” dallamaları namaz vakitlerinde camiden dışarı dökmeli. 17 milyon İstanbullu Ayasofya’da vakit namazı ve Fetih suresi için organize olmalı.

 

Aklı beş karış ergenler fotoğraf çekinip def olup gidiyorlar. Ayasofya maalesef hala müze. Yerli turiste beleş açılmış yalnızca fotoğraf çekiniplenmelik. Değişen şey bu. Vakit namazlarını yine küçük bir grup ön tarafta küçük bir alanda kılıyor. Hatta namaz kılarken üzerine flaş patlayabiliyor. Gavur bile o kadar fütursuz ve ahmak değil.

 

Özlüyorum…

 

Hira’mı özlüyorum. Mağaram burnumda tütüyor. Oraya dönmeye karar kıldığım bu gece de yazımı tamamlıyorum.

 

Daha önceki bir yazımda imanın ne Mekke’de ne de Medine’de zuhur etmediğini yazmıştım. İmanın yeniden yeşerdiği yer Hiraydı.

 

Hira’dan gelen sesin evlatlarıyız biz:

 

“İKRA!”

 

Ve günümüz tarihselci, batı yalaması, aşağılık kompleksiyle üç büklüm, dünyatapıcısı ahmakları bu ilk sesi bile “Oku!” diye çevirdiler.

 

Yok insan ciltlerle okumalı adam olmalıymış da yok kâinat bir kitapmış da manevi olarak da okunurmuş falan.

 

Oysa O’na Aleyhisselam: İKRA : “DUYUR!, ÇAĞIR!” dedi Hz. Cebrail Aleyhisselam…

 

İkra kelimesi Süryanice daha da derininde Aramice kökenli bir kelime. İkra kelimesinin o kadar zihin, kalp ve ufuk açıcı anlamları var ki:

Duyurmak, çağırmak, takip etmek, içinde erimek, kaybolmak, onunla olmak, akışın içinde olmak, doğum, rahim içinde olmak, içinden çıkmak, ödünç alma yoluyla bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek.

 

Beş yıl boyunca insanlardan bir mağaraya kaçan Hazreti Resulullah’a Cebrail Aleyhisselam aracılığıyla onca yılın sonunda 40 yaşına geldiğinde bir tek kelime söylemişti Allah-u teala:

 

İKRA!

Seni yoktan var eden RABB’inin adıyla…

 

O ve inananları Mekke’de 40 kişilerken Mekke müşriklerini ürküttüler. Allah’ın kaderleri üzerindeki mutlak hakimiyetini mal, evlat, güç, para ve iktidar sevgisiyle değiştirenleri ürküttüler.

 

Tek yaptıkları emre uyarak duyurmaktı, çağırmaktı, kendilerine eziyet edenlere iyilik etmekti. Başka çareleri yoktu. Allah onlara kendinden ve vahyinden başka bir çare bırakmamıştı.

 

Ve namaz kılmak…

 

Çok tehlikeliydiler o halleriyle, o zayıf ve çaresiz görünümleriyle.

 

Taif dönüşünü hatırlayalım Resulullah Aleyhisselamın. Hazreti Cebrail hazırdı Allah’ın emriyle bütün şehir halkını helak etmeye.

 

Bedir’de 313 kişiydiler 15 yıl sonra. 15 yılda 313 kişi oldu İslam.

 

Mute’de. Kudüs yakınlarında 3.000 müminin karşısına Roma’nın İmparatoru 100.000 kişilik orduyla dikildi.

 

İkra kelimesini açıp kitap okumak zannedenlerin kuş beyinleri alır mı böyle bir durumu.

 

3000 bin mümin ŞEHADET ARZUSUYLA öyle bir saldırdılar ki ölüm kusan koca ROMA ORDUSUNA. 

Bir mümini hiç kimse öldüremez. Allah’ın vaadidir bu. Allah’ın vaadine inanmayan ve güvenmeyen aldığı her nefeste ölüdür asıl. Ölüm onun için bir zamanlama meselesidir. Ha yarın ha elli sene sonra. Ne fark eder ki.

 

Onlar dehşete düşürücü namazlar kıldılar savaş meydanlarında.

 

Günümüzün modernist yalamaları “Müslüman barışsever dünya koyunlarıdır” palavralarını sıkıyorlar bugün. Aynı aşağılık kompleksiyle. Aman başımıza bela gelir korkusuyla. Şeytanın uşaklarını zerre kadar ürkütmeyen namazlara duruyorlar. Cihad ayetlerini mümkünse hiç anmıyorlar. Anacaklarsa da “işte kalemledir cihad kem küm ehe öhö fetö metö ühü ühü” zırvalıyorlar.

 

Hele Mahsun Kırmızıgül denen seçilmiş proje kariyerli yönetmen bozuntusunun “New York’da Beş Minare” adlı bir rezilliği vardı. Haluk Bilginer’in ağzından Hazreti Resulullah’ın 23 yılda sadece iki kere savaşmak zorunda kaldığını söylemesi yok mu.

 

Modern Dünya’da nemalanma ve nimetlenme aşkıyla tutuşan müzelman koyunların yüreğine ne su serpmişti.

 

Yıllar sonra bir papa gerçeği bir konuşmasında belirtti: “Hz Muhammed büyük bir savaşçı komutandı.” dedi konuşmasının bir yerinde.

 

Buna bile itiraz etti dünya malıyla ve moderniteyle semirmiş müzelman. Aman papa gazıyla hristiyanlar savaşla mavaşla başımızı ağrıtmasın diye.

 

Medine yılları ya savaşmakla ya da savaşa hazırlanmakla geçti. Ve Hayber Yahudileriyle yapılan cihad sonrası bir Yahudi tarafından zehirlendi benim peygamberim.

 

Allah en doğrusunu bilir ki dört yıl sonra bile o zehrin etkisiyle acılar içinde kıvrandı ve imanım odur ki bu zehirle şehid oldu.

 

Siz semirin ağalar, paşalar…

 

Şeytanın uşaklarının alkış tuttuğu namazlar kılın.

 

Şeytan’ın ta kendisini evlerinize hatta koynunuza alın da yatın uyuyun barışçıl ve bilimin aklın yolundan şaşmayarak.

 

Ben Hira’ma çekiliyorum. 

 

Mağarama.

 

Eğer paylaşmaya değer bir şeyler sıkıştırırsa ruhumu oradan zırvalarım yine.

 

Göbeği biraz daha  eritme ve ruhu inceltme vakti.

 

İnşaallah bir gün ben de çok tehlikeli namazlar kılabilirim.

 

Öyle tehlikeli kılarız ki o namazı Kudüs’ün Hristiyan Kralı’nı prangaya vurarak esiri eden Selçuklu Komutanı gibi Cuma Namaz kılarken saplanır ok etimize…

 

Önce bir Müslüman Müslümana, Cuma Cumaya, hutbe hutbeye benzesin de…

 

Yahudi ve Hristiyan sermayesinin gölgesi altında ferah ferah kılınanından değil.

 

Süngüsünün ucunda durulanından…

 

Kaderimizi kudret elinde tutan Allah nasib etsin…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


osman kibar osman kibar 20.09.2020 23:14

sewgili murad beğ, hoş geldiniz. yazmazsak dünyalar nasıl yönetilir..

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık