• 18 Ekim 2018, Perşembe 11:21
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Tarikatler! İrfan ocakları...

TARİKATLER :THEBAİ HALKININ HEDEFTEKİ  İRFAN OCAKLARI…

Yaklaşık on gündür öksürüyorum. Bir haftadır da soğuk algınlığı, kan ter içinde üstümden atarak hafiflediğim bir halsizlik. Derken yeniden ağırlaşıyor hafifliyor falan. Zihnim dağınık. Dünya delirmiş, memleket delirmiş gibi geliyor çoğu zaman. Ben kendimi deli addetmeyi yeğliyorum aslında ama işte imtihan dünyasında kim akıllı kim deli…

Hani bir adam akıl hastanesinin bahçesindeki bir deliye sormuş ya “siz içeride kaç kişisiniz?”. Adam da ona yaklaşmış ve “Siz dışarıda kaç kişisiniz?” demiş. Öyle bir zihin dağınıklığı, şaşkınlık, son yazıma ayar oldum mesela, baktıkça beğenmez oldum. Okudukça sıkıldım kendimden. Sıkıldıkça yazasım gelmedi. Bazen öyle darbeler yersiniz ki hayattan nefes alasınız bile gelmez o öfkeyle. Kendinizle, hayatın içerisinde doldurduğunuz yerle hesaplaşmanız taşar. Kendinizden alırsınız bütün hırsınızı.

İlk öfke krizlerini atlattıktan sonra rüzgar sizi iter, çeker, savuracak mecraları ne çoktur. Allah’ın zikri imdada yetiştiyse Allah yüzüne bakmıştır. Sarılırsın Rabb’ine daha sıkı. Sükunet, dinginlik derken safra üzerine safra atarsın. Hastalığı, öksürüğü, teri de böyle yordum. Atacak safram ne çokmuş. Bütün dert ve öfkeye sebep.

Sandalı, Allah’ı anmak ve hatırlamak kıyısına çekmeyi hatırlatan yoldur tarikat. İçinde kalbini ruhunu yıkayarak sahici nefesler almanı sağlayacak nurdan denizler, okyanuslar. Sana öğretilen ne kadar yol yordam varsa elinin tersiyle iterek kendini o denize bıraktığında teninden, gözlerinden akan hiçbir günah kiriyle kirlenmez. Niyetinin karşılığını eksiksiz alırsın.  

Akıl ve ruh sağlığımın var olduğunu hezeyanladığım kadarını yazmaya borçluyum. Hiçbir zaman göründüğümün onda biri kadar güçlü olamadım. Yetişkin olmakta çok zorlandım ve bunu da başarabildiğimi zannetmiyorum. Ne zaman itilip kakılsam, yaralanıp hırpalansam köşeme çekildim çarpışa çarpışa, sonra küçüldüm küçüldüm maksat hedef küçültmek askerde öğrettikleri gibi. Elimdeki oyuncak tabancayı hiç sahicisiyle değiştirmeyi düşünmedim mesela. Hep plastik saçmalıklar attı ya da su sıktı. Mağaramda, kendi içimde, çocukça oyunlarımla iyiydim ben hep.

Büyük büyük laflara, büyük davalara kafam hiç basmadı. “İslam’ı ve Allah’ın adını bütün dünyaya yaymak” dendiğinde anlayamadım. Davaların kelimeleri ve vaadleri büyüdükçe içleri boşalıyordu. Hedef büyüdükçe insanlar küçülüyordu. Hedefin insanları küçüldüklerini gördükçe daha büyük hedeflerden bahsediyorlardı. Sonu gelmiyordu manyaklaşmanın. İmanının kabı olan kalbi Allah ile takviye etmekten ne haber. Müslüman kalmaktan ne haber. Sokaktaki sarhoşa sataşacağına nefsini gaflet sarhoşluğundan beri tutmaktan ne haber.

Cehaletimizce ve ahmaklığımızca güveniyoruz kendimize göğsümüz kabarık, başımız dimdik duruyoruz, daha da fenası yürüyoruz öylece.

Çöktüm kaldım yine köşeme, mağarama. Şaşkın, çaresiz, hasta, bitkin. Rabb’im beni neden ve nasıl ansın. Rabb’imi anarsam o da beni anar. Evet. Bu kadar basit, yalın, sade gerçek.

Dünyanın bütün yalanlarından beri…

Veysel Karani geldi hatırıma. Nasihat istiyorlar o da diyor: “Allah’ı bilir misiniz?”. “Biliriz.” diyorlar. O da: “Öyleyse başka bir şey bilmeseniz de olur. Peki Allah sizi bilir mi?”. Nasihat isteyenler: “O nasıl söz Allah kulunu bilmez mi. Bilir elbet.” diyorlar. Garibim Veysel bıçak gibi saplıyor kalbime hakikat hançerini: “Öyleyse başkası bilmese de olur!”.

Kim bilir ne itildi, ne kakıldı. Kölesi olduğu anasının vefatının ardından Yemen’i terk ettikten sonra. Tanıyanın çıktığı ve itibar görmeye başladığı her beldeden arkasına bakmadan kaçtı. Sıffın’da Hz. Ali’nin saflarında şehid olana kadar…

Tasavvuf yolu “hakikatin (gerçeğin)” sancılı, itilip kakılmalı, dövülüp sövülmeli, terkedilip kahredilmeli, gamlı, kederli, bazen kasvetli ve yalnız yolu.

Seyr-i Süluk denen yolu yalnız adımlarsın KENDİ İÇİNDE.

Sana KENDİ İÇİNDE YÜRÜMEYİ öğreten yoldur TARİKAT ve ne güzel yolcudur sana o yolda yürümeyi öğreten, erdirip olduran, koruyup kollayan gelmiş geçmiş HAKİKAT ERLERİ.

Allah himmetlerini üzerimizden eksiltmesin.

Yakın bir zaman önce Nihat GENÇ’in Oda TV’de zamanın tarikat mensubu insan profiline hakaretler yağdırdığı bir yazısına rast gelerek tiksindim. Eciş bücüş, sakallı, kaba saba ve çirkin adamlardan bahsediyordu. Eskiden ne güzel İstanbul’un tasavvuf ocakları varmış da ne aydın tasavvuf ehli kuvarstan safire varana kadar pespembe mabadlı, ana dili gibi Fransızca, İngilizce ve kim bilir ne gavurca bilen sen de Saint Joseph ben diyeyim mekteb-i sultani (Galatasaray Lisesi) kültürlüleri varmışmışlar da. Ne günlere kalmışmışız. Nihat GENÇ umarım kendi Pagan tapınma ayinleri için ezberlediği dualarında  bahsettiği Eski Elitist İstanbul tasavvufçuluğunun kaybının hesabını Tanrısına ve peygamberlerine sorar. O iyi bilir onların kimler olduğunu.

İbretle ve üzüntüyle bütün yazıyı okudum. Vah yazık dedim Nihat GENÇ de ya bunadı ya da napsın yaş geldi geçiyor maması eksik kalmış garibimin. Artık daha kısa yazıyor mesela. Konjonktür aklı ne mal isterse kendi dilince onu imal ederek sürüyor pazara. Pazar malı olmuş Nihat GENÇ. Yazıklar olsun.

20 yıl önce daha uzun yazardı ve turistik hale getirilen; pazar malı kılınan sufizm ve sema işlerine inat loş, karanlık görünen, Anadolu’nun alışılmadık, kentli pırıltısından uzak ama samimi tasavvuf kültürüne selam çakardı. Ne oldu da içinde oturduğu dairenin tuğlasını ören, sıvasını yapan, fırından aldığı ekmeği Bismillah diyerek yoğuran, sofradaki domatesini eken biçen garibana bu denli kin ve öfke duymaya başladı. Çirkin, kaba ve pis bulmaya başladı.

Belli ki 20 yıl içinde Nihat GENÇ’in de mabad pırıl pırıl parlamaya başlamış ufaktan ufaktan. Bir pembeleşme var ya da pembeleşme arzusu. Tarlabaşı pansiyonlarını çoktan unutmuş ve hatırlamak dahi istemiyor. Oysa ki yazılarından süzülen mahalle aralarındaki çocukluk anılarıyla İstanbul aşkımı ve ayrılığımı dağlardım üniversite öğrenciliği yıllarımda. Samimi, sert, gücünü yüreğinden alarak yazardı. Medya’nın kalantor kalemşörlerine karşı bir tavrı, duruşu, öfkesi vardı. Ne gülmüştüm bir edebiyat mafyası lideriyle ilgili zamanın bir medya patronunun adını da anarak yaptığı yakıştırmaya. Şair desen şair değil, söz yazarı desen, romancı desen ama ama işte değil mi Nihat GENÇ. Dünya onların dünyası. Nasıl yaraladın, nasıl incittin, üzdün ve tiksindirdin bizi.

İstanbul’un o apartmanlar yığınına terini, kanını, canını akıtan, ekmeğini pişiren, yolunu yapan, sokaklarını süpüren… Şu koca İstanbul’u sırtında taşıyan eciş bücüş, çirkin, kaba saba adamlar. Kimi sakallı, cübbeli, kıllı mıllı falan. 50’lerin diliyle “memleketin Hasoları Memoları” …

Sanayi işlerinden önceleri toprak doyururmuş insan evladını. Toprak insanı doyuramamaya başladığında insan toprağı doyururmuş. Toprak doyurmaya bahane mi yok. Şu Anadolu’ya geldiğimizden beri başımız beladan mı kurtulmuş 1071’den beri…

1096’da 600 bin kişilik Haçlı ordusunu karşılayan BİZ’iz. Kılıçarslan’ın emriyle “onlar ne kadar zırh giyinmişlerse o kadar soyunan”. Harezm Padişahının tabansızlığına rağmen Semerkand’da 110 bin şehid verdik  surların ardında Moğol kuşatmasına direnirken. Anadolu’ya ikinci göçümüzde Ezel AKAY’ın Karagöz ve Hacivat filminde hezeyanlandığı gibi cahil şaman göçebeler değildik. Saraylı öyle bildi bizi, Yaylakları tutmuş derebeyleri de. Cahil Türkmenlerdik gözlerinde. Sofradaki ekmeğimize el uzanana kadar şükrettik. Toprağın bizi doyurmasına izin verilmeyene kadar. Karaman, Germiyan ve cümle Türkmenlerdik Sivas’a, Konya’ya yürürken, Malya ovasında paralı ve zırhlı Frenk atlılarının altında ezilen. Malya Ormanında diri diri yakılan. Kırşehir’de 70 fedaisiyle katledilen Ahi Evran BİZ değil miydik. O ahilerin sırtında yükseldi koca devlet Osmanlı, asker ocağı yine Bektaşi ocağı değil miydi. Vergi veren, ümük veren, can veren yine BİZ değil miydik.

Çok mu şehirliydik, yakışıklıydık, narin nazendeydik 700 yıl cephelerde şehid olurken. Frankofon gibi mi olmuştuk traşımızı Allah Allah diye hücum ederken küffara. 1850’lerden beridir Kadiriyiz, Nakşiyiz, Cerrahiyiz, Gülşeniyiz, Uşşakiyiz.

Dünya Savaşı’nda Alvarlı Efe’nin kurbanları, Muhammed Diyaüddin’in, Said Nursi’nin silah arkadaşları kimdi. BİZ değil miydik?

İkinci Savaş’tan sonra Sanayi dediler verdiler elimize harcı kardık, tuğlayı ördük, sıvayı yaptık, fabrikada işin ucunu tuttuk. Şu büyüyen şehirler yeni zamanda üzerimize atılan toprak oldu gık mı dedik. Birileri Cumhuriyet Meyhanelerinden kendi özel partilerine kadar çakırkeyif halde “buraların sahibi biziz” türküleri söylerken bile çöplerini BİZ temizlemedik mi. Siz anlamazsınız memleketten yönetimden dediler de 10 yılda bir kendi dipçiğimizi bize vurdular da sesimiz mi çıktı. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet Dünyalarında hep daha özgür, daha eşit, daha adil ve her bir şeyin dahası oldular da içimize akıttık terimizi, kanımızı, göz yaşımızı.

Bu THEBAİ şehirlerini biz İNŞAA ETMEDİK Mİ Nihat GENÇ abi…

Bak ne zaman şehid verdikse. Kendi şehidlerimizi siyaset mavrasına yüzümüze çarpmaya fırsat biliyorlar. Kimler? “Şehidliğe inanmayanlar?”. Değerlerimizi hafife alanlar, bizi 80 senedir hor hakir görenler.

15 Temmuz’dan sonra gözler BİZ’e döndü. Hedefteyiz ve hüzünle gülümsüyoruz o çok bilmiş canı tatlı gaflet sarhoşlarına. BİZden ne istiyorsunuz ki. Kendi mahallemizde kendi yağımızla kavruluyoruz işte. İşimizde gücümüzdeyiz, hatta namusumuzca İŞSİZİZ…

Uğrunda emaneti RABB’imize teslim edeceğimiz değerlerimiz var. Kehf Ashabının mağarası gibi mahalle aralarında bir araya geliyoruz. Sohbetleniyoruz, halleniyoruz, aldığımız her nefeste imanımız için yine Allah’a şükrediyoruz. Yoksa bir nefes daha aldık diye değil o şükür. Hiç de meraklısı değiliz bu dünyanın.

Mahalle arası ocaklarda Hz. İsa’nın İblis’le kıssasını anlatıyoruz birbirimize. Hz. İsa toprağa uzanırken başına yassı ve kendisine nisbeten rahatlık verecek bir taş denk geliyor. İblis derhal bitiyor yanı başında ve “O BENİM!” diyor. Hz. İsa usulca taşı bir kenara fırlatıp toprağa koyuyor başını. Bunları anlatıyoruz birbirimize. Hz. Şit (as)’a 400 yaşlarında “sana bir ev yapalım diyorlar. Resul:” Ne gerek var” diyor. Onlar:” Sen demiyor muydun ahir zamanda insanların ömürleri kısalacak ama ev yapma derdine düşecekler” diye. Şit (as): “Demek ki insanların ömürleriyle birlikte akılları da kısalacak!” diye cevap veriyor. Bu kıssaları anlatıyoruz birbirimize.

Sizin MODERN THEBAİ ŞEHİRLERNİN GÖNÜLSÜZ KÖLELERİ..

BİZ şehirlerinizi kurarken ve üzerimize örttüğümüz toprak gibi üstümüze çöken bu şehirlerde nefes almaya çalışırken tekkemizi de sırtımızda getirdik, imanımızı evladımıza anlattık. Kuran Kursları, yurtlar ve her neyse. Kendimizi ve evlatlarımızı dünyanın belalarından kollamaya çalıştığımız için kendi yordamımızca çirkiniz, kabayız, kötüyüz.

Kendilerine, hayat dedikleri hezeyanlarına yakıştırdıkları ve kültür, tarz diye göğüslerine gururla yapıştırdıkları binbir türlü çirkefliği telaffuz etmeye dilimiz varmıyor da sesimiz çıkmıyor. Çıkamıyor. Ne rezillikler ne kepazelikler yeni trendlermişmişmişler. Eyvahlar olsun. Yeni yaşam tarzlarıymış. Kimin neresi kimin neresinde. Canı çeken canı çekenle alan razı veren razı dünyalarına bırak dil uzatmayı göz ucuyla bakmaya edebimiz müsaade etmez. Ama onlar bilmem nerenin bilmem neresindeki bir şaşının günahının davulunu çala çala hepimizin üzerine başına sıvar da yine gıkımız çıkmaz. Kırılırız, inciniriz. Onların tatminsizlik cehennemine odun olur saldırdıkları, uzattıkları dil zincire vurulmuş promotheusun dilidir. Susadıkça uzar da gölün suyu çekilir o dil uzadıkça kendine. Bir türlü o tatmine erişemezler. Ne yapsalar ne etseler açlıkları susuzlukları dinmez Hedonizmin cehennem zindanlarında.

Nasıl incindim Nihat GENÇ o satırları SENden okurken ahh. Pir Sultan ne diyordu Sivas ellerinde:

“Ben de bu dünyaya geldim sakinim.

Kalsın benim davam divana kalsın.”  

Her sabah namazından sonra “bismillah” diyerek dükkanını açan, hamur yoğuran, ekmek yapan, mahalleyi doyuran Sivas ellerinden şu şehrin kalabalığına düşmüş biri geldi hatırıma. Nasıl sakallı, nasıl da cübbeli, sarıklı öyle böyle değil. Senin yediğin ekmeği pişiriyor. İmanla gülümseyen gözlerinin mavisine kurban olduğum mahalle fırıncısı, eş dost, akrabası tanır. Dedim abi bir şiirini kullanabilir miyim yazımda. Kırar mı, incitir mi o “sakallı, cübbeli, sarıklı, çirkin yobaz”. Kırmadı beni.Bak ne diyor:

Hazır güneş uyumuşken
Hiçliğimi vurup omzuma
Çekip de gidesim gelir
Seb-i semânın koynuna

 

Adil Çopur

 

Dünyaları ve debelenmeleriyle onları baş başa bıraksak inceden uzanıversek toprağımıza.

Biz kendi kıyametimize uzanmışız. Ne dert kalmış ne tasa.

Onlar düşsünler büyük kıyametlerinin derdine. Dünya onların olacakmış. Olsun. Tepe tepe dadansınlar hedonistik tatminsizliklerine…

Bize ahiret yeter inşallah.

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık