• 04 Ocak 2019, Cuma 18:50
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Sokak köpeğinin son rüyası

SOKAK KÖPEĞİNİN SON RÜYASI

Siyah beyaz bir düş.

Şehirlerin kalabalıklaştıkça tenhalaşan sokaklarında. İnsana dair tenhalaşmanın ayyuka çıktığı demde her solukta genzi yakan bir rüya. İnsanlığın insanlık durumundan giderek sıyrılarak fert fert birbirini metalaştırdığı bir rüya. İnsanın kendini hazza bağımlılığıyla bıçaklamaktan bıkmadığı bir bulanık macera.

Siyah beyaz bir kâbus.

Şehrin görüp görebileceği son siyah beyaz kâbus. Bitmemesi için köşe bucak kaçıyorum. Kaçmaya öyle alışmışım ki artık neden ve kimden kaçtığımı bile tam olarak hatırlamadan kaçıyorum. Tek derdim bitmesin bu siyah beyaz, renksiz kokusuz kâbus. Bir yanım öl kurtul diyorken hayatta kalma refleksiyle irkildiğim an başlıyorum kaçmaya.

Bir sinemanın önünde insanlar bir kuyruk gibi uzamış. Girişte on tane film afişi var. Sinema insanlara daha iyi bir dünya kurmaları için çaba göstermiyor artık. Paketlenmiş hayaller veriyor. Hiçbir zaman içinde olamayacakları hikayelerin var olmayan ve olamayacakları kişileri olmaları için var sinema iki saatliğine. Birileri dünyayı o perdedeki hayal aleminde insanlığın yerine kurtarıversin mesela, sözün veya hareketin nüktesine gülmüyorlar içeride, güldükleri ne bilmiyorlar. Yine de o sinema salonu denen ibadethanedeki en masum şey onları güldüren şeyler.

Yeni çağın tanrılarına toplu ibadet seanslarının biri bitiyor diğeri başlıyor. Bol tuzlu patlamış mısır ve kola eşliğinde hayaller, geleceğe dönük umut kırıntılarının yerine salondaki perdede gösterilenler ekiliyor zihinlere. Ruhlara gönüllü tecavüzü seansı, tuhaf bir ibadet ve ayin.

Sinemanın önünde afişi olan 10 filmin 6’sını aynı film şirketi yapıyor ve aynı dağıtım şirketi dağıtıyor. Salonların sahibi ile dağıtım şirketi de aynı. Dev sermayeli hayal katilliği tezgâhı patlamış mısır ve kolaya ödenen paraların bir araya gelmesiyle kendini döndürüyor. Kimse sahicilik aramıyor. Hayatın izini, sahici dertleri, sevgiyi, hele de aşkın peşine düşmüyor artık.

Dümen ne kadar çok ibadete muhtaç bağımlı kazanıyorsa ve ne kadar çok patlamış mısır, kola ve bilet satılıyorsa başarı sayılıyor. Başarının edebiyatı yıllık bilet satışı ve ciro üzerinden hesaplanıyor. Sermaye büyüdükçe, kazanç arttıkça meşrulaşma sağlanıyor.

Yeni çağın zihin ve hayal öldürücü MEŞRU uyuşturucuları bir bilet karşılığı her yerde. Bütün salonlarda. İnsanlığını tüketen ve duyguları felç eden öldürücü uyuşturucu yasal zeminde serbestçe satılıyor.

Kimse sesini çıkarmıyor. Sesini çıkaran bahtlıya deli denip kenara itiliyor.

Sen çekil bakayım şuraya, kapa çeneni bakayım sen…

Belirtileri duyguların felç olması, insani halden sıyrılma ve tükenme olan şeytani bir Mecnunluğa sürükleyen maraz denince akla eskiden seni üç harfli çarpmış denirdi ve “cin” demekti üç harfli. Sinema salonları denen yeni çağ ibadethanelerinde BKM benzeri kısaltmalarla anılıyorlar. MARS’tan dağılıyor bu insanlık tüketen maraz.

Başarılı film dediğin film şirketinin ilk vizyon gününde 150 bin bileti maliyetine satın alabileceği para gücüne ve MARS’lılarla ilişki kurabilme kabiliyetine bağlıdır bu yeni çağ dininde. GÜÇ VE KUDRET işidir ilk üç günde GİŞELERİ PATLATMAK.

Dinamitle patlatılmaz efendim GİŞELER. Ne alekası var efendim. Ticareten önde başlamanın nesi yanlışmış ayrıca. MARS dediğin dağılmacı ve yayılmacı tezgâh kaç para haberin var mı senin. 900 milyon euroya el değiştirdi. Gezegeni Güney Koreliler ele geçirdi efendim mangırlarının ve kar beklentilerinin hakkınca sahipler artık sinema tanrılarının MARS gezegenine. BKM cinleri ne yaparsa MARS gezegeni sahipleri ne dağıtırsa ona İMAN EDECEKSİNİZ “Sinema Salonu” denen “Yeni Çağ Tapınakları”nda.

Haddinizi ve de huddinizi biliniz.

Huduni değil efendim huddinizi. Memlekette huduni adıyla sihirbazlık yapan adama mı ne oldu. Ne alekası var efendim. Tekirdağın Şarköy’ünde kokoreç yapıp satıyor. Evet kokoreç. Bokoreç değil efendim. Bir def olur musunuz artık. Tezgâhın pardon tapınağın önünü kapatıyor ve de bereketini kaçırıyorsunuz. Gidiniz kokoreç yeyiniz siz. Ne haliniz varsa görünüz.

Siyah beyaz kabusumun içinde bir an zihnim dalıp gitmiş. Hiç güvenli değil böyle dalıp gitmeler. Sokaklar artık çok tehlikeli. Kabusumu sonlandırmak isteyen kimler kimler peşimde. Dediğim gibi şehirde görülen son siyah beyaz kâbus olduğuna eminim. Günlerdir kendime benzer bir şey görmüyorum bu kâbusun içinde.

İnsan denen etten metalar yığını AVM denen antik özentili TAPINAKLAR’da döne döne debeleniyor ve TAPINAĞIN ZİRVESİNDE ibadet salonlarında kendini tüketirken patlamış mısır yiyip kola içiyor. İbadet salonuna girmeden önce fast food çöpleri tıktılar midelerine. Çok acıkmışlardı alt katlardaki mağazalardan satın alabildikleri ıvır zıvır ve giyeceğe tapınırlarken. Mübarek kredi kartlarının yüz suyu hürmetine nefes alabildikleri için bankalarının varlığına şükrettiler.

İçlerinden gönül dolusu imanları ile huşu içinde amin dediler.

Şehrin izbeliklerindeki kenar mahallelerinde yaşıyorum. O metalaşmış kalabalıklar korkuyorlar bu izbeliklerdeki sahici insanlardan. Bu sahici insanlar birbirlerini soyuyorlar aç kaldıkça. Kim soyguncu, kim dolandırıcı, kim fahişe, kim uyuşturucu satıcısı, kim adamı zevk için bıçaklar biliyor herkes. Çok güvenli mahalleler. Kimsenin yüzünde maskeler yok. Herkesin ederi üzerinde yazıyor ve karın tokluğu bedeli genelde.

Şehrin devasa katliamlarından ve fahişelerinden çok uzakta deviniyorlar.  Kendi izbe mahallemde birkaç kez bıçaklandım. Çocuklar kuyruğuma teneke bağladı, hatta peki bir tanesi bana kısa bir süre işkence de etti, tekmelendiğim çok olmuştur. Hepsinin yüzlerini hatırlıyorum. Yüzlerine bakabildiğim insancıklar her biri. Sokağa konan yemek artıklarını hiç korkmadan yiyebiliyorum mesela. Aç karnım doymadan uyumadığım gecem yok. Hatta bazen soğuk kış günlerinde dükkanlarına aldıkları oluyor. Sıcak bir köşede uyumanın ne büyük bir nimet olduğunu hatırlıyorum böyle kış gecelerinde.

Bu izbe sokak ve mahallelerde neler neler konuşulmuyor ki insancıklar arasında. Kendimi entelektüel sayabilirim onları dinlediğimce.

Feminizm denen belayı Rockafeller’in kadının kadınlığını üretim çarkları içinde tüketmek için köpürttüğü bir kepazelik olduğu üzerine yazılar makaleler yazabilirim mesela. Metalaşmış modern kadının tutunduğu hazların devamını sağlayabilmek için çok kutsal ve mübarek kredi kartıyla yaptığı kıyafet, kozmetik harcamaları hakkında atıp tutabilirim. 60 yaşında köşeye itilmiş çocuksuz, kedili genetik insan çöplüklerine ağlayabilirim bile. Gözümle görmediğim sürece. Karşı karşıya geldiğimizde birbirimize baktığımızda onun yüzündeki tiksinti ve benim yüzümdeki derin korku bütün entelektüel derinliğimi hayatta kalma dürtüme gömüyor.

Buralarda da her şeyler konuşuluyor. Sosyalizm, din, ateizm, feminizm, cinsel eğilimler ve özgürlüklerin sınırsızlığı üzerine ne laflar ne laflar.

Ağızlarda gevelenerek geviş getirilenler kalbe değil İŞKEMBEYE iniyor buralarda. Kimse işkembesini doyurmayacak lafı gevelemiyor ağzında. Mübarek banka hesabına katkısı olmayacak ve kutsal bankasındaki mübarek itibarını arttırmayacak tek laf çiğnenmiyor ağızlarda…

Her birinin ağızlarında geveledikleri DİNLERİ var ama İMANLARI yok. Ağızlarının söylediklerine göre Müslümanlar, Hristiyanlar, Museviler, deistler, ateistler, vejetaryenler, veganlar, agnostikler, Budistler, Şamanistler, faşistler, liberaller ve bir sürü DİN sayıklıyorlar sorulduğunda. İşkembelerini doyuran ne varsa o DİN’i kabul ve tasdik etmişler.

Bir sürü tanrılı tek bir DİN’e inanıyorlar oysa ki. Huşu içinde iman ediyorlar DİNLERİNE.. Tanrılarını üzerlerine giyiyorlar. Kıyafetlerinin ense kısmının içinde yazıyor tanrılarının adı. Tanrılarına binip geziyorlar, işe gidiyorlar, eve dönüyorlar. Tanrılarını yiyorlar, içiyorlar, tanrılarından öğreniyorlar sevmeyi sevişmeyi bile. Nasıl bir eril veya dişil metayı seveceklerine tanrıları karar veriyor ve onların zihinlerine sesleniyor. Öyle yapıyorlar. Bedeli ne olursa olsun öyle yapıyorlar. Sevmiyorlar sevilmiyorlar. AŞK kelimesi zihinlerinden çoktan silinmiş.

Sureten insan olmalarından dolayı ağız diyorum o dişlerle örülü çukurlarına. Anlayacağınız ağız derken mecaz yapıyorum.

Evet bir kâbus bu ama bitsin istemiyorum çünkü nefes almaya, hayatta kalmaya devam etmek istiyorum. Bundan vazgeçtiğim çok olmuştur. Ve yine hayatta kalmaktan vaz geçtiğim bir sırada uzun boylu bir insancığa anlattım bütün bunları. Yazabildiğini bildiğim bir insancığa, az önce ısırdığım bir insancığa. Bir köşede uyurken hemen önüme yiyecek bir şeyler koyacağı sırada korkuyla ani bir refleks gösterdim ve baş parmağını kaptım. Öylece gözlerime bakarken acıdan mı bilmem gözlerinden yaş gelmeye başladı. Ne kurtulmaya çalışıyordu deli herif ne de bana vurmayı denedi. Öylece gözlerimin içine, derinlerine bakıyordu. Öyle bir bakıyordu ki sanki aynada kendime bakıyordum. Ağzımı gevşeterek parmağını bıraktım ve 10 metre öteye koşarak savurdum kendimi. Olduğu yere oturdu ve ağlamaya başladı. Bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ben karşıdan ona bakar ve kahrolurken.

Üzerindeki kazak ve fuları hediyeydi ona. Fular onu seven kadının baş örtüsüymüş. Bir arkadaşına anlatırken duymuştum. Tanıyordum bu iri yarı ve sakin adamı. Konuşabilir miydim ki onunla. Denemek istedim. Ona doğru yaklaşarak aksimi çok berrak bir şekilde gördüğüm ayna gibi gözlerine baktım. Ben sormadan anlatmaya başladı. Yıllar önce misafir olduğu bir at çiftliğinin harasında sevmeye yeltendiği bir tay ısırmış aynı yeri. Benim ısırdığımdan çok daha şiddetli bir ısırıkmış bu. Acıdan gözlerinden yaş gelmiş ve dehşetle haykırmış. Haranın seyisi olan biteni görür görmez tayın yanına gitmiş onu feci şekilde dövmeye başlamış. Adam bir an için tayla göz göze gelmiş ve acısını unuturcasına seyise yapma diye bağırmış bu kez. Taydan özür dileyemiyormuş çünkü aynı dili konuşmuyorlarmış. Yalnızca bakışmışlar. Ben de aynı yeri ısırınca onu hatırlamış. Onun yüzünden dayak yiyen o tayı. O yüzden oturup ağlamış. Yazabilen bir adam olduğu belliydi. Ben de ölümüme teslim olmaya karar vermiştim. Ona dedim; benim son rüyamı yazar mısın?

Siyah beyaz kabusumu.

“Yazarım tabi” dedi.

“Peki” dedim. “Sen ne yazarsın?”

“Muhayyileme doğan güldüğüm ve ağladığım ne varsa yazarım” dedi. Ama daha çok ağladıklarını yazarmış. Kenarda köşelerde ağlamaktan bıkıp usanmadığı ne varsa uzun uzun yazarmış. Sadece yazmak olsun diye yazarmış. Her şey kendisi için varmış ve öyle güzelmiş çünkü. Yazmak yazmak içinmiş. Sevmekse sevmek için. Koşulsuz ve karşılık beklemeksizin.

“Ne kadar ağladın ve neye ağladın” dedim.

“Çok ağladım çok şükür” dedi. Ama neye ağladığını söylemedi. En çok üzüldüğü şeylerden biri de yazdıklarını okuyanların yazdıklarından çok onunla ilgilenmesiymiş. Onu ısırdığım için kızmamış. Hatta aylardır sokaklarda gördüğü tek sokak köpeğinin kendisini ısırmasını bir uğur gibi hissetmiş.

“Ne istiyorsun peki” dedim.

“İyi bir ölüm” diye cevap verdi.

İyi bir ölüm ne demekti ki. Bana sokak ortasında ensesine tek kurşun sıkılarak öldürülen bir ADAM’dan bahsetti. O da yazıyormuş. Kimseye bir zararı olmayan ayakkabısının altı delik fotoğrafıyla pazarlanmış ve unutulmuş bir ADAM’mış. Bir de Sabahattin Ali diye bir adam varmış. Cesedi bile bulunamamış hala. En büyük suçu işlemiş o.

NAMUS!

Rüyamı yazdığına eminim. Son rüyamı anlattım ve benden tiksinen ve Medeni Dünyaya ayak uydurmak için beni; Bu şehrin son sokak köpeğini de ele geçirmek isteyen düzenin içine attım kendimi. Artık ölebilirdim. Aynada insan suretinde ruhumun aksini gördüm. Daha görüp görebileceğim kâbus kalmadı. Artık bitsin istiyorum bu kâbus. Benim için bitirmeye hazır canavarların kucağına atabilirim kendimi. Belki beni hemen uyuturlar. Belki de hayat hakkımın var olduğunu geveleyerek güneş görmeyen bir kafeste aylarca tutarlar beni. D vitamini eksikliğinden etlerim ve eklemlerim ağrımaya başlar. Rüyamı yazacağını söyleyen adamın başına kalmış. Deli işte. O kendi kendine yapmış aynı şeyi. Kendisiyle hesaplaşıyormuş. Her şeyi açık açık anlattım kâbusuma dair ama her detayı yazmamak için izin istedi. Neden diye sorduğumda “ben Charles Bukovski değilim” dedi. Anlamadım ne demek istediğini.

O son rüyamı son kâbusumu yazarken belki ben ölmüş olacağım. Kahramanıymışım onun. Öyle dedi bana.

Sonra şöyle dedi:

Hepimiz bir gün öleceğiz ve kokmayalım diye gömecekler. Benim hayatımı senin hayatından değerli kılan ne ki. Benim yaşamamın bedeli senin ölmen ise canlılar dünyasının en rezil ve en değersiz varlığı benim demektir. Kendime insan dememin ne önemi var. Hepimiz bir gün öleceğiz ve kurtlara, böceklere yem olacağız. Nefes alan, iki ayak üstünde yürüyen, kendimi bir halt zannettikçe rezilleşen müptezel bir BÖCEK YEMİYİM sadece. Aynı senin gibi…

Önemli olan nasıl yaşadığın, sevmekten korkmadan ne kadar derin ve güçlü sevebildiğin bir başka nefes alan canlıyı ve nasıl öldüğün. İyi bir ölüme gidiyorsun sen bana son rüyanı anlattığına göre.

Uğurlar olsun şehrimin nefes alan son sokak köpeği…

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Yasemin bağoğlu Yasemin bağoğlu 04.01.2019 20:57

Sizi ne zaman okusam içinde kayboluyorum ve uzun bir yolculuğa çıkıyorum her satır bir film parçası gibi oyuncu da sen seyirci de sen.

Yuri jivago Yuri jivago 09.01.2019 22:55

".. yeni gereksinimler kullanıma hazırdır,tuketiniz... ' görünen tüm farklar indirgenecek, eşitlenecek. Bağımlılığın hudutları görülecek. Dibe vurulacak, dibin dibine vurulacak, dibin dibinin dibine vurulacak, dipsizlesilecek. Kavramsizlasilacak, tüm ogretilenler sıfırlanacak, sıfır yok edilecek...' Diyor aynı derdi olan bir başka yazar yıllar önce ve devam ediyor. .. "...sanal beklentiler yaratilsin, ürünler sunulsun, ihtiyaçlar artacaktır. İnsan ihtiyaçlarının peşinden koşarken analiz mekanizmasını kaybedecektir. Nasıl olsa şu an itibariyle hayatı ev, araba,,, ve kazanmaya indirgedik, daha ileri gitmememiz için bir sebep yok. Sahip olmak istedikleri onlara sahip oluyor. Her şeyi kaybedebilecek kadar özgür olmaları imkansız..." Böyle... Yine destansı, aşkın bir gücü olan muhteşem bir yazı yazmışsıniz.. en yüreğimden Allah razı olsun .. bir de ne güzel değil mi farklı zamanlarda benzer şeyler düşünmek.. benim hoşuma gidiyor aynı dalga boyunda titreşen ruhların olması

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık