• 30 Ocak 2020, Perşembe 12:37
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Şeytanın direkleri: Saat kuleleri

ŞEYTANIN DİREKLERİ 2 : SAAT KULELERİ

                                                

"Beyaz adam annesi toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Beyaz adamın kurduğu kentlerde huzur ve barış yoktur. Bu kentlerde bir çiçeğin taç yapraklarını açarken çıkardığı tatlı sesler ve bir kelebeğin kanat çırpınışları duyulamaz. Beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu, son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde anlayacak...

Kızılderili Şefi Seattle 1853 "

Bir gün şu dünya hayatı denen rüyadan uyanacağız, hakikate...

Özüne temas etmekten çok uzaklara düştüğümüz HAKİKAT'e...

Bilgi ve bilim denen şeytan öğretisi attı bizi HAKİKAT'in özünden bu RÜYA ÇÖLÜ'ne...

Ne bildik? Ne bulduk? Ne gördük? Ne olduk? Başımız hangi arşa, hangi göğe değdi?

İçimizi titreten yalnızlık, kaybolmuşluk ve ölüm korkusuna hangi bilgi çare oldu?

Bir duvara, masaya, bir başka tene temas ettiğinizi zannettiğinizde aslında gerçekten temas ediyor musunuz bir düşünün. Bütün bir alem atomlardan oluşuyor. Ve atomun kütlesini oluşturan çekirdeği hacminin yalnızca milyonda biri. Kütle çevresindeki elektronlar dizilimi devasa bir boşluk...

Temas ettiğimizi zannettiğimiz ise elektronların sürtünmesinden ibaret.

Ve ısı alışverişi...

Boşluğun boşlukla temasında bizim çekirdeğin, kütlenin, hakikatin özüne temas etmemizin önündeki süratle dönen engeller var.

Bir duvara baktığımızda, bir masaya, kahve fincanına ya da aslında boşluktan başka bir şeye bakmıyoruz...

Neden geçemiyoruz duvarın içinden yürüyerek, hapsedildik bu çoğu boşluktan ibaret bedene ve aleme. Yoksa kendi kendimizi mi hapsettik korkularımızla.

Ölüm korkumuzun ürettiği bütün o korku denizinde boğulduk.

En çok da SEVMEKTEN KORKTUK. Kendimizi sevemez hale getirdi içinde yüzdüğümüz korku denizlerimiz.

Nefret etmek, tiksinmek, küçümsemek, yamyamlık ve vampirlik...

SEVMEKTEN daha kolaydı. 

Ne oldu peki müthiş bir süratle hakikatin etrafında devinen elektronlarla oynadığımızda...

Hiroşima ve Nagasaki'de yüzbinler öldü, milyonlar sakat kaldı, sakat doğdu...

Bomba yaptık ve insan katlettik...

Hakikatin merkezine yapılan nükleer hamlenin sonucu devasa ve yok edici bir enerjinin açığa çıkmasına sebep oldu.

AŞKIN İSPAT'ı değilse nedir bu...

Ne öğrendi insanlık bu yolculukta nükleer bombalar imal ederek birbirini tehtid etmekten başka. Mabadını yıkadığı suyu ısıtmak için enerji üretmeyi başardı ayrıca tabi. Unutulur mu hiç.

Nereye saklansa çürüten, yok eden nükleer çubuk çöplüklerini de unutamayız.

AŞKIN İSPATIydı oysa ki ortaya çıktığı anda insan etini toza dumana karıştıran o devasa enerji...

İşte HAKİKAT'e bu akıbeti bilerek adım atma cesareti cüreti gösteremedik. Canlarımız tatlıydı. Etimizi bir mezarda çürütmek için can attık. Böcek yemi olmak için.

Çürümeye inat toza dumana karışmaktan kaçtık durduk ve kaçmaya da devam ediyoruz.

Sevmek yerine katletmeyi seçen Kabil'in manevi evlatları oldu insanlık.

İnsan insanı katletti, köle edindi, şeytanın yandaşları insanlığa şeytanın bizzat etmeyeceği zulümleri etti.

Zulüm insanlığın her devrinde BÜYÜK VE YÜCE MEDENİYETLER olarak anıldı.

Medeniyetin öncüsü imparatorluklardı her biri.

Roma Hz. İsa'yı öldüremediğini Hristiyan olurken bile "Şeytani gururuna" yediremedi. Her Hristiyan manyak Hz. İsa'nın sözde öldürülmesinin günahıyla doğduğuna inandı. Yeni doğmuş saf ve masum bebekleri vaftiz çılgınlığıyla bu sözde günahtan yıkadılar, hala da yıkıyorlar.

İnanılmaz manyaklıkta bir dini pazarlamaya devam ediyorlar çünkü çok para getiriyor. Zamane MEDENİ TİRANLARINA...

Roma'nın medeni, ilerici, bilimci, pagan medeniyetine karşı 150 yıl savaşan ve Roma denen şeytani köpeklerin ordularını karşılarına alarak parçalayan İsevi Yahudi müminlere selam olsun...

Hz. İsa onlara şeytanın ordularına karşı kesin bir zafer vadetmişti.

Şeytanın köpeklerinin ÖLÜM zannettiği ŞANLI BİR UYANIŞ...

AŞK'a yani HAKİKATİN ÖZÜ'ne...

Çürümeye teslim olmaktansa ALLAH'a teslim oldular ve toza toprağa karıştılar...

Şeytanın vahşi köleler ordusu daima var oldu.

AŞK'a teslim olanların karşısında ÇÜRÜME'ye teslim olanlar.

Avusturalya'da 30 milyon Aborjin'in katledilmesine gerekçe olarak: "Onlar pre-historik oldukları için İNSAN SAYILMAZLAR" savunması yaptı ŞEYTAN'IN modern zamanlardaki temsilcisi İNGİLTERE...

Güney Amerika'da milyonlar hayvanlar gibi köle edildi altın, gümüş ve elmas madenlerinde. Daha şanssız sayılan milyonlarcası bilmedikleri mikroplarla öldürüldüler.

ŞAYTAN'IN İNGİLİZ'i çiçek mikrobu bulaştırılmış battaniyelerle 10 milyonlarca Kuzey Amerika Kızılderilisini katletti...

İNGİLİZ Kuzey Amerika’ya geldiğinde 250 milyon kızılderili yaşıyordu bu topraklarda. Şimdi 300 Milyon "Amerikalı!"

Bilimsel, akılcı ve seküler bir planlama ve hesaplamalarla katledilmişti milyonlar...

YAŞASIN BİLİM!

YAŞASIN BATI MEDENİYETİ!

Böyle düşünüyor ve diyordu Osmanlı Topraklarının ilk okumuş medeni "PİÇLERİ!" JÖN TÜRKLER...

İngiliz 1753 yılı savaşlarında Babür Hazinelerini Fransızlardan çalmış ve DÜNYA ŞEYTANLIĞI görevini bütünüyle devralmıştı...

Arkasından Sanayi Devrimi denilen namussuzluk geldi. Sömürge topraklarından akan enerji ve hammadde kaynaklarıyla kendi toplumlarını da "işçi" adı altında köleleştirdiler.

Doğu'yu da "müşteri adı altında köleleştireceklerdi.

"Köle=Mal"

Amerika ve Afrika coğrafyasında iki yüzlülük yapma gereği duymayan ŞEYTANİ İNGİLİZ kendi nüfus ziyanlığını işçi, doğu kalabalıklığını da "müşteri" adıyla MALLAŞTIRDI...

AŞK'IN ÇOCUKLARI için dünya Allah'ı daha sık hatırlayarak HAKİKAT'e uyanmak yolunun rüya gibi kısa ve kifayetsiz bir durağıdır yalnızca. Güneş'in konumuna göre Allah'ı hatırlarız. Doğarken ve batarken özellikle ibadetten uzak dururuz.

ŞEYTAN'IN KÖLELERİ Güneş'e, Ay'a, Jüpiter'e ve Venüs'e TAPARLAR...

Güneş'i ŞEYTAN'IN PATRONLARI'na çalışmak için bakarlar, Ay'ın ışığında gecelerini aydınlatırlar, Jüpiter'den ilhamlı ŞANS'a inanır ve Venüs'ün sapıklığı olan "Güzelliğe" taparlar...

Bir insanın bir başka insandan görüntüsüyle daha güzel olabileceğini düşünmek ve inanmak ne büyük bir SAPIKLIK oysa ki...

ŞEYTAN'IN PATRONLARI'nın kölesiyken ŞANS'ın yüzlerine bir gün belki güleceğini zannetmek ne büyük bir zavallılık.

Güneş'in ışığında ŞEYTAN'IN PATRONLARI için çalışmak ve ay ışığında yeni köleler doğuracak cinselliğin koynuna uyumak...

ŞEYTAN'IN İNGİLİZ'i "işçi" olarak tanımladığı köleler ordusu için uzun zaman önce icad ettiği bir nesneyi çoğaltmaya başladı...

SAAT KULELERİ...

Bu "saat kulesi" denilen kepazelikler şekil olarak bir önceki yazımda bahsi geçen "dikilitaşlar"a benzeyen taştan yapılardı. Sanayi Devrimi çağının yeni köleleri hayatta kalabilmek için, daha çok çalışabilmek için, işten kovularak açlıktan gebermemek için bu SAAT KULELERİ'nden zamana baktılar.

Şehrin ve hayatın yeni merkezleriydi ŞEYTAN'IN MODERN DİREKLERİ...

Saat Kuleleri...

Ve İNGİLİZ ŞEYTANI'nın modern icadıydı.

Osmanlı Devleti'nde çoğalması PİÇ JÖN TÜRKLER'in "Devleti İslam'dan uzaklaştırmalarının bir nişanesi" olan TANZİMAT FERMANI sonrası başlar...

1839 yılında başlayan bu İngiliz etkisine giriş 1881 yılında İNGİLİZ ŞEYTANI'nın Düyun-u Umumiye'yi kurarak Osmanlı'nın enerji kaynakları ve madenlerine doğrudan çökmesiyle taçlanmıştır...

Amerikan Kızılderili şefi Seattle'ın yazı girişinde paylaştığım sözleri ne şanlıdır. Osmanlı İngiliz Şeytanı'na adım adım teslim edilirken Amerika'da oturan Boğa, Çılgın At, Seattle ve Geronimo efsaneleşen savaşlar verdiler...

Şeytanın modern icatları'na karşı...

Tüfek, mikrop ve çelik...

Bütün bir Dünya Sanayileşmeyle birlikte "zamanın esiri" haline getirildi. ŞEYTAN'IN PATRONLARI'na ne kadar çok fayda sağlanırsa o kadar düzende yer bulunabilen bir çağ açıldı...

SAAT KULELERİ bu çağın simgesiydi...

Ve 2002 yılında ŞEYTAN'IN PATRONLARI bütün Müslüman aleminin gözünün içine baka baka hepimizin suratına pislik tükürdüler...

ZEMZEM TOWER denilen bir MEZAR TAŞI'nı "Beytullah" bildiğimiz "Kabe"nin başucuna diktiler...

Korkularından beslenirken öyle korkaklar ki. Adım adım çoğalarak, klonlanarak yollarında yürürken hiçbir menfaat, hiçbir güç, hiçbir kalabalık yeterli gelmiyor onlara...

Biz ise gülümseyerek izliyor ve Hz. Ali'nin kılıcını bilerken zikrettiği gibi "Ya Gaffar Ya Settar" diyerek ruhumuzu biliyor ve hazırlıyoruz kendimizi. Kendi savaşımızın içindeyiz biz her an. Hakikat'in özünü arzuluyoruz. O yoldaki yolculuğumuzda karşımıza çıkabilecek bir imtihan olabilirler yalnızca. AŞK'a kanatlanmamıza basit birer vesileden ibaretler.

Kusmaya hazırlandıkları nefretle toza toprağa gülümseyerek karışmamıza, AŞK'ın kucağına, Hakikat'in özüne yürümemize vesile olabilirler yalnızca...

Kendi kıyametlerini hazırlayan mankurt sürüsü bir yana...

Ya Gaffar, Ya Settar, Ya Müntakim, Ya Basir Ya ALLAH!...


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık