• 15 Temmuz 2021, Perşembe 9:23
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

İnsan kalmak...

 

“Sen beni öldürmek için elini uzatsan bile, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Çünkü ben, Âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.”

                             Maide suresi 28. Ayet.

 

İki aydır haber sitesinin sahibi ve yazarı Murat BAŞARAN abiden haber bekliyorduk. Bir baktım şimdi. Altı aydır yazmayı bırakmışım. Yazılabilecek o kadar çok şey varken. Yaşamaya dair arzum azalmış demek ki. Son yazımda bir göz yaşı yere düşecek diye korkuyla titrediğim kızımın yüzüne bakacak derman bulamıyordum demek ki.

Bir çocuğun gözyaşı Hz. Hüseyin’in Kerbela’da yere damlayan kanına denktir. Kıyametin koptuğu andır.

Bugün bir haber okudum. Muş’ta kızımın yaşındaki bir çocuk Kuran Kursunda kapı koluna kemerle “kendini asmış!”. Araştırılıyormuş.

Muşturumuşturumuşturumuş.

Van’da ambulans gelmediği için mezrasında ölen altı yaşında çocuğunun ölüsünü beline kadar kara bata çıka sırtında taşıyan babayı görmüştüm bir haberde…

Film yapmak istedim. Hala da istiyorum.

Ve altı aydır yazılacak o kadar çok şey olmasına rağmen bir şey yazmıyordum.

Bir senaryo yazdım yalnızca. İyi oldu. Güzel oldu. Temiz oldu.

Tiyatromu 2015’te kapattım. 7 Haziran seçimlerinden 2 gün önce HDP Diyarbakır mitinginde bomba patladıktan sonra.

Neden kapattım biliyor musunuz? Belediyeler fırsat bileceklerdi bunu ve güvenlik gerekçesiyle oyun alım sayısını düşüreceklerdi. Oyuncuma kendini geçindirebilecek kadar para kazandıramayacaktım. Başka işlerde de çalışacaklardı ve istediğim kaliteyi tutturamayacaktım. Kapattım gitti…

Televizyona çalışmıyorum çok zamandır. Yediğim ekmeğin üzerine bulaşanları temizleyemeyeceğimi bildiğim için. Genç olsam bir şeyler karalardım ve beş on sene sonra yüzüm kızarırdı belki yazdıklarımdan. Genç değilim. Bir tünelin girişinde durduğumda diğer ucunu az çok görebiliyorum.

Fethullah Cemaati’nin yaygın tabiriyle “vicdan deliklerimi kapat”amıyorum.

Yani başı sonu bok bir işin içinde kendimi iyi hissettirecek sahte faaliyetlerle vicdanımı rahatlatamıyorum.

Çocuklarımızı hayat diye neye hazırlıyoruz? Ne öğretiyoruz? Biz kimiz ki ne öğretelim. Hayatın gerçeklerini öğretelim falan…

Bak evladım. Dünya büyük bir hayal kırıklığıdır. Ben doğmadan önce dedelerimiz, babalarımız içine etmişler. Onların kaldıkları yerden ben de mabadım yettiğince katkıda bulundum. Benden bayrağı devralacak ve sen de içine edeceksin. Bu böyle devam edecek.

Bir gün ölüp gideceğimizi unutarak yaşayacak ve kaçtığımız ölüm bizi yakalayacak. Gebereceğiz. Samimi hüzünler eşliğinde “kokmayalım diye” bizi gömecekler ve anılardan silinip gideceğiz.

Hadi anlatın bakalım çocuklarınıza şu dünyanın halini…

İnsan ne manyak yaratık. Yaşlandıkça daha çok tutunuyor hayata. Bütün davası ölmemek. Bir gün fazla yaşamak için her şeyini vermeye hazır.

Bu KÖLELİKTİR…

Tiyatromu kapattıktan hemen sonra REİS filmi projesi geldi önüme. Herkesin mabadını kurtaracak hikâyeyi yazdım. 1965 yazında geçen bir hikâye. Cumhurbaşkanı henüz on yaşında. Siyasi linç yok, şu yok, bu yok. Atladılar.

İyi film oldu. Temiz oldu. Güzel oldu.

İMDB’de İngilizceyi ana dili gibi konuşan ama “filmi izlemeye tenezzül” etmemiş Fetullah Cemaatçileri tarafından linç edildi. Çok bilgili mankurtlar ağzında salyalarıyla saldırdılar.

Kimi tatlı su solcusu, kimi taş kafa Kemalist, kimi bilmem ne bela yağdılar her tepeden sağanak sağanak ağızlarında salyalarıyla…

Birkaç röportaj verdim. Yeni Akit, Star falan…

Evladımın sahibi yoktu. Piç doğuran anne gibi kalakaldım ortada. Tekmelediler, ısırdılar, yumrukladılar.

Bir soruya cevap vermediler:

Siz bu filmi izlediniz mi?

Kim takar piç doğuran anayı.

Vurun piçe. Öldürün. Gömün.

28 Şubat yıllarını anlatan ilk tiyatro oyununu sahnelemiştim oysa ki. İslam davasının 70’li yıllarını sahnelemiştim. Kaşesi el yakan tiyatro yazarıydım muhafazakâr camianın…

Filmle ilgili Ahmet Hakan şaşırttı beni. Kardeşi filmci ondan herhalde.

Fatih Altaylı yine tiksindirdi.

Sosyeteye karışmak böyle bir şey işte. Çok büyük bir günahım vardı. Neydi biliyor musunuz:

Dedem kasaplıktan iyi anlayan bir köylü. Babam da mobilyadan iyi anlayan bir işçiydi.

Üniversite yıllarımda dekorlarımı kendim yapıyorum diye övünürdüm. FETÖ tiyatrosunda “paralı asker” kontenjanından oyunculuk yaparken de burnum beş karış havadaydı oyunculuğuma dair. Burnuma yetişecekler de kıl koparacaklar. Beş kuruş alıyorsan on beş kuruşluk oynayacaksın ki ilişemesinler sana.

Şeref, namus, haysiyet…

Uğruna ölünecek ne varsa onlar için yaşamaya devam.

İnadına…

Fakir ama mutluydum…

Gençlik işte…

Babamın nereden gelip nereye gittiği belli olmayan gençlik isyanlarını anlıyorum şimdi. Korkularını, hayal kırıklıklarını. Özellikle de kendisine ve hayata karşı taşan öfkesini.

Ergenliğinizde anlamıyorsunuz babanızı…

O da kendini pek anlamıyor. Çok genç çünkü. Birbirimize çarpa çarpa yaşlanıyoruz ve dolduracağımız çukura yürüyor ömür…

Bense tam şu anda az önce eşimin getirdiği kimi zencefilli kimi tarçınlı kimi bilmem ne şifalı sütü içme lüksünü tadıyorum.

Ergenliğimde anarşist bir şair abi “sistemleştirilmiş olan her şeyde yalana bulanmış ikna vardır.” Virüsünü bulaştırmıştı zihnime. Otuzlu yaşlarıma doğru kendi virüsümü kendim ürettim: “Kurulmayan hayalin kırıklığı olmaz.”…

Daha konforlu bir hayata dair hayal kurmamaya özen gösterdim. Arada yeşeren filizlere de saldım keçilerimi. Keçileri kaçırmış dediler. Olsun desinler.

Üç yıl önce de “davullu deli” yazısıyla başlayan bu maceraya atıldım bütün öfkem, laf ebeliklerim ve insanlığımla.

Neyim var neyim yoksa döktüm ortaya.

Geriye baktığımda tiksindiğim ve veya utandığım birkaç yazım da var.

Çok azlar çok şükür.

Benden gündelik siyasete dair bir şeyler karalamamı bekleyenler olabilir. Merak edenler ne düşündüğümü ve neler yumurtlayacağımı.

Bütün yazılarımda başımıza gelen kötülüğün kaynağının ve sebebinin kendi kötülüklerimiz olduğunu anlatmaya çalıştım.

Daima haklı olmak için geberen manyak bir milletin içerisinde debelendim. Haklı çıkmak için anansını, babasını, peygamberini pazara çıkarıp satan MANDALAR sürüsü beni öfkelendiriyor.

Televizyondaki başı sonu belli tartışma programlarını izlemiyorum, pornografik dizi kerhaneleriyle ilgilenmiyorum, hayatın her yerine bulaşan zevksizlik ve estetik rezaletler midemi bulandırıyor…

Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz ve yaşadığımız şey bizi insanlıktan çıkarırken “Müslümanlık” naraları atarak kaybediyoruz kavgayı…

Covid aşısı olmadım. Olmayacağım. Büyük ihtimalle askerdeyken hastalığı geçirdim. Hükümet ilk vakayı açıklamadan dört ay önce. Günlük vaka ve ölüm sayılarını takip ettik bütün kötülüğümüzle aylarca. Ben bakmadım.

Günlük tablodaki ölülerden biri olmadığı için şükreden bir insanlık. Esra Erol’da seyrettiği rezillikleri kendi çevresinde yaşamadığı için şükreden manyak yaşlı karılar.

Hayat mabad kurtarmaktan ibaret olmuşsa “köleliğin zihinlerde ve vicdanlarda kabullenildiği” bir zamanda yaşıyoruz demektir. Ne kadar yaşamak denirse.

Aylardır insanlar ölüyor. Cenaze namazları “böyüh adam deelse” yassah. Böyyüh adamlar öbür tarafa da torpilli gidiyorlar. Ölen bizim yakınımız değilse şükrediyoruz. Bir evliyanın dediği gibi: “Onu basra’nın köpekleri de yapıyor.” . Yas tutmadık ölülerimize. Youtube’den takip ettiğim bir psikiyatr’dan çaldım bu yas tutmadığımız fikrini: Agah AYDIN.

Ve içim hayal edemeyeceğiniz kadar acı biriktirdi. Yazamıyorum bu yüzden. İçimden gelmiyor.

Bu arada bir takım kurtarıcılar türedi. Sanki yeterince ve hatta fazlasıyla kurtarıcımız her gün bizi kurtarmıyormuş gibi.

Kurtula kurtula bir hal olmuşken bir de Sedat PEKER çıktı.

Yeni sosyopat kurtarıcımız…

Bildiği yanıldığına yetmiyor ama meydan boş, operasyon için düğmeye basılmış, anlatıyor da anlatıyor.

Bütün bir toplum psikopatlara ve narsistlere teslim oldu…

Parlak görünümlü cellatlara…

Sedat PEKER celladı da toplumun bir aynası…

Bütün bir millet narsistleşmiş ve psikopatlaşmış.

Narsizmimiz derinlerimizdeki eziklik duygusundan besleniyor. Hani bir milli maçla “vatan kurtarma” havasına giriyoruz ya, hani “Alamanya bile bizi gıshanıyı” ya, hani kendimizi bir öteki, bir düşman olmadan eksik hissediyoruz ya. İşte o…

Müslümanlığımız bir gavur olmazsa buharlaşıverir, Türkçülüğümüz bir kürt, ermeni veya solcu olmasa intihar eder, solculuğumuz ortada yıkılacak bir düzen yoksa nereye havlar, peki ya Kemalist olmanın tadı olur mu kafası ezilecek bir yobaz gerici yoksa…

İşte böyle Allah Müslüman, solcu, Türkçü, Kemalist diye ayırmadan topumuzun cezasını ve belasını veriyor…

Bir zamanların Aydın DOĞAN gazeteciliğinin “solcu” aydınları Sedat PEKER’den medet umuyor…

Müslümanlar içine düştükleri bok deryasının kokusuna alışmak için “Hz. Ömer zamanında da sıkıntılar oldu, Hz. Muhammed aleyhisselam da hata yaptı.” diyecek kadar pespayeleşebiliyor.

Herkes aynaya baktığında kendini güzel görmek için deliriyor. Narsistik bir deliliğe bırakıyor kendini. Ötekine salladıkça da PSİKOPATLAŞIYOR.

Ötekinin insan olduğunu çoktan unutmuş…

LGBT ile ilgili bir yazı yazmıştım. Kısaca diyordum ki: Böyle insanlar varsa ve kendi aralarında örgütlenerek dış destek arıyorsa bu bizim suçumuz. Hangi cemaat bir tane rehabilitasyon merkezi kurdu, kim hangi sosyolojik araştırmayı yaptı, bizim derdimiz miydi bu onlar bayraklarla ortaya dökülene kadar…

Toplumda, mahkemelerde, okulda, şurada burada, tacizleri tecavüzleri ört ört ört ört ört…

İşte buyurun İstiklal caddesinde binlercesi gururla gövde gösterisi yapıyor şimdi. Rüzgar da yelkenlerini şişirdikçe şişiriyor.

Ama insan olmak ve insanca yaklaşmak aklımıza gelmiyor.

İktidar ve muhalefet (iktidar adayı) arasında sıkışıp kalmış millet narsistleştikçe psikopatlaşıyor.

Cinayet işlemiş ve veya cinayet emirleri vermiş bir psikopat cellat kahramanlaşıyor.

Bu delirmenin sonu birbirlerinin derilerini karton, kanlarını su, etlerini de sünger sanan manyak bir toplumun birbirlerini kitleler halinde doğramasıdır…

Ben ikinci yazımda durduğum yerdeyim hala. İç savaşa hazır mısın ey muhalif yazısında…

İnsan kalmak için elimden ne gelirse yapmaya çalışacağım.

Belki işsiz kalacağım, parasız, itibarsız, mutsuz.

Hatta derimi karton, kanımı su, etimi sünger zanneden birileri beni bulacak…

Ama yine de elden geldiğince insan kalacağım.

Habil’in Kabil’e son sözlerini hatırlayacağım…

“Sen beni öldürmek için elini uzatsan bile, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Çünkü ben, Âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.”


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


osman kibar osman kibar 17.07.2021 23:58

"Onu basra’nın köpekleri de yapıyor" -Onu horasan’ın köpekleri de yapıyor "waryant"?

Önder Yalın Önder Yalın 10.08.2021 10:34

İç savaşlarda Habil'lere yer yok Murad Bey. Kabil olmamalıysak da Hamza'sı var, Ömer'i var, Ali'si var, Muhtar'ı var... Yok öyle kenardan kenardan dandirindan dirindan... Ali Şükrü evlâdır, Topal Osman Ağa'dan; sonumuz benzemesin, niyâzımız Hüdâ'dan.. Yazmaya devam edin bence, iyi gelecek. Hem size hem bize.

Murad ÖZDİL Murad ÖZDİL 16.08.2021 12:56

İçinde Habil yoksa Kabil vardır... Gerisi travestilik özentiliğidir Önder bey. Hele hele sonumuz benzemesin duasıyla...Hamza dedin Uhud'da ciğeri söküldü, Ömer dedin namazda bıçaklandı ki azmettiricisi meçhuldür, Ali dedin sabah namazına giderken katledildi, Muhtar dedin karısı sahabe evladı olduğu halde Muhtar ile doğrandı. Sonumuz Hamza'ya , Ömer'e , Ali'ye ve Muhtar'a benzemeyecekse hangi müzikle hangi zengin sofrasında dans edecekmişiz de hele de bilek :)))

Önder Yalın Önder Yalın 04.09.2021 18:35

Sonumuzun Ali Şükrü Bey'e benzememesini kast etmiştim.:)

Önder Yalın Önder Yalın 04.09.2021 18:53

Sâniyen, zenginlik kitabımızda yazmaz:)

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık