• 09 Eylül 2018, Pazar 18:45
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Hainlik ve ihanetin patolojisi

 

“İnsanların dizi dizi sıralandığı ve ölüme yürüdüğü günler görüyorum. Ellerinde bayraklar yürüyorlar. Savaş meydanlarında, miting meydanlarında yürüyen şuurları çalınmış kalabalıklar manasız ölümlerine yürüyorlar. Onları gönderenlerin isimleri cisimleri, apoletleri değişiyor yalnızca. Ruhları aynı. Her biri şeytana satılmış. Büyük sözlerle küçük insanları ölüme gönderiyorlar...

10 Haziran 2014”

 

Not defterim gibi kullandığım sosyal medya hesabımda 2014 ortasında paylaşmışım bu sözleri. Ülkedeki yarılma daha belirginleşmemiş o sırada. Ama benim sülalem yarılmıştı. Akrabalar, amcalar, yeğenler, kardeşler birbirlerine ilk defa nereden geldiği belli olmayan bir ÖFKE ile bakmaya başlamıştı. Gezi Olaylarından sonra…

Akrabalık bağları en değerli bağdır içimizde, solcu dayımıza , tarikatçı yeğenimize, anarşist akrabamıza kıyamayız. İtişir kakışırız ama öfke ve kin duymayız… Duymazdık…

Ardından 15 Temmuz’u yaşadık ve ortalığı sis kapladı…

Hainleri hakladığımızı düşünürken daha büyük ihanetlerin en sevdiği hava bürüdü zamanı ve zemini…

Yeni dünyanın yüz milyonlarının kanına girmiş, cesetlerini yiyerek semirmiş Yamyam Batı’nın kendini medeniyet diye pazarlayıp kalabalıkların zihnini felç ettiği kadife karanlık çağın zavallılarıyız. Sonumuz onlar gibi olmasın istedik ve uzlaşma arayışına giriştik. Evirdik çevirdik kendimizi, onlara benzemek istedik, zaman kazanmak için yüzüne gülümsedik yamyamın, okuduk öğrendik gücü kuvveti ve aklı karşısında kendimizi böcek gibi hissettik, çok samimiyetle ve şiddetle düşman kesilmiş başlamıştık ki maceramıza “acı tecrübeler” süngümüzü düşürdü.

Aklıma lise öğrencisi olduğum yıllarda Osmanlı entelijansiyasının tartışma konusu geldi “Batı’nın ilerlemesini alalım ama ahlakını almayalım”. Ay canım benim. Kıyamam. Tanzimat dönemi Fransa görmüş ve fahişeleşmiş ahmak entellerimizin karşısında Goethe’nin Faust’u kadar naiftiler değerlerimizi koruyalım derken. Faust daha gerçekçiydi. “Namus elden gitti a dostlar” diyordu…

 

II. Abdülhamid uzun bir kabuğa çekilme, derlenip toparlanma dönemidir tarihimizde. Seküler eğitim veren okullar ile eğitimin tabana yayıldığı, giderek zapt edilemez hale gelen bir iç enerjinin biriktiği 33 yıl. Peki kimin başına bela olacaktı bu birikim. İttihad ve Terakki gençleri kimden alacaktı kayıp geleceklerinin intikamını. Su katılmamış namustu çoğu ve fişek gibiydiler, kınında sivri ve keskin kılıç!

 

Osmanlı I. Dünya Savaşı gibi şanlı bir mücadelenin sonunda tarih sahnesinden çekilirken II.Abdülhamit’in seküler mekteplerinde yetişen halk çocukları bütün cephelerde YAMYAMLAR MEDENİYETİNDEN büyük büyük ısırıklar aldı. Sömürü için üzerine saldıran canavara büyük hasarlar verdi. 100 yılda tamiri zor bir hasar. Biz şehidlerimize ağlamadık. Her zaman gururla andık. Çanakkale Şehitliği de bizim, İstanbul Alman mezarlığında yatan Mareşal Goltz Paşa da, Süleyman Askeri de bizim, Zenci Musa da bize dair; Enver Paşa da bizim, II.Abdülhamid de  bize dair; Mustafa Kemal de bizim, Son Sutan Vahdettin de bize dair. Abide-i Hürriyet Şehitliği de bizim, Anıtkabir de bize dair; Gezi Olaylarında ölenler de bizim, 15 Temmuz gecesi aramızdan ayrılanlar da bize dair ve hala şehit veriyoruz...

Peki ya hainler…

Vahşi hayvanlar nasıl avlanırsa öyle avlanıyorlar ve öyle avlıyorlar bizleri, en temel dürtülerimizle avlanıyoruz. Hayatta kalma iç güdümüz, komplekslerimiz ve daha iyi bir hayat yaşama arzumuz.

İşte ihanetin patolojisi...

50 yıl önce en medeniyet sevicimizin kanını donduracak şeyler bugün ulu orta savunuluyor zamane medeniyet sevicileri tarafından. Buna da ilerleme diyorlar. Zihinleri öyle bir uyuşturulmuş ki etlerinin yendiğinin farkında bile değiller. MEDENİ YAMYAMLAR onları güzelce pişirmiş, baharatlamış, üfleye üfleye yiyor. Onlar da kazanda pişirilmeyi bilgi ve tecrübe, üzerlerindeki baharatı parfüm, ısırıla ısırıla yenmeyi medeni ve özgürce yaşamak zannediyorlar. Sofradaki tabağın içinde uzanmış bizim kara kuru halimizden tiksiniyorlar. Neymiş semiz değilmişiz, neymiş etimiz pembe değilmiş. Canlı canlı kendi kendilerini servis edip iştahla dişlendiklerinden habersiz bizi beğenmiyorlar.

Bunlardan bazılarına konuşma izni de verilir. Ağızlarına bir domates tıkılmamışsa konuşma izni var demektir bu kıvamında pişmiş pembe etlerin. Sofranın efendilerine eğlence de lazım yemek sırasında. Edebiyat, tarih, siyaset, sanat… Konu ne olursa ve ne söylerse söylesin masada tabağın içindeki pembe etli pişmiş gafilin sözlerinin anlamı tek cümledir: “Nasılım efendim. Tadım güzel mi.”

Ve yemeği hangi kıvamda pişireceğini ve nasıl bir baharat çeşnisiyle lezzetlendireceğini bilen MEDENİ YAMYAM EFENDİ keyifle cevap verir: “Enfesss”.

Biz o pembe ve semiz etlilere AYDIN, SANATÇI, ENTELEKTÜEL falan deriz. İki laflarından biri uzlaşma kültürü, küreselleşen dünya, dünya halkları kardeştir, hepimiz aslında biriz, barış, özgürce yaşam falan filandır. Hepsi aynı dili konuşur. Sözde ideolojik ayrılıkları ne olursa olsun. Kalabalıkları sofrada yemek olmaya ikna etmektir görevleri. Balıkçının oltasının ucundaki yemdirler kendileri. Öyle der Bertolt BRECHT. Balıkçı solucana demiş ki “Hadi seninle balığa gidelim”.

15 Temmuz’un ardından ortalığı öyle bir sis kapladı ki göz gözü görmez oldu. Hainler en uzlaşmacı halleriyle toplumun birbirini hain ilan etmesi için çabalıyor, yarılmayı derinleştirmek için, bütün öfkemizi ve enerji birikimimizi birbirimize yönlendirmemiz ve birbirimizi yememiz için. Birbirimizin, kardeşimizin, amcamızın, yeğenimizin onlar için kara kuru ve değersiz etlerini kemirmemiz için.

I.Dünya Savaşı’nın o görkemli yenilgisinin kahramanları romantik idealist adamlardı ama ahmak değildiler. Savaşı kaybedeceğimizi biliyorlardı. Savaşlar kazanılmak için verilmez. Her şey kendisi içindir. İşte hainler bunu bilmezler. Biz aşkın çocukları İNSAN NESLİ sevmek için severiz, dövüşmek için dövüşür, savaşmak içi savaşırız. İnsan elbet bir gün öleceği için de çaresiz ölürüz. Çürüyerek ölmek de ölmektir, katilimizin gözünün içine bakarak da. MEDENİ YAMYAM SOFRALARININ pembeleşmiş etleri, zamanın çocukları anlamazlar bizi.

 

Avusturalya’da itlaf edilen 30 milyon Aborjin Yerlisine talihimizin benzemesinden korkalım mı? Soğuk bir kış gecesinde çocuğumuzla ısınmak için çiçek mikrobu bulaştırılmış battaniyeyi alan savaşmaktan yorgun düşmüş bir Siyu yerlisi olmaktan. Güney Amerika madenlerinde çalıştığı için ortalama ömrü 35 yıl olan İnka, Maya, Aztek yerlisi gibi mesela. Soma madeninden çıkarılıp sedyeye konarken “çizmelerimi çıkarayım sedye kirlenmesin” diyen gariban olmanın nesi kötü, nesi felaket…

MEDENİ YAMYAMLAR bizi böyle görmek ister. Biz ne yaparsak yapalım.

Evlatlarımızı sevgiyle, aşkla, umutla ve kavgayla beslerken Bertolt BRECHT’in “Bizden Sonra Doğanlara” şiirini öğretmenin, Ahmed Arif’le beslemenin nesi kötü, nesi felaket…

Bunlar,

Engerekler ve çıyanlardır,

Bunlar,

Aşımıza, ekmeğimize

Göz koyanlardır,

Tanı bunları,

Tanı da büyü...

 

Bu, namustur

Künyemize kazınmış,

Bu da sabır,

Ağulardan süzülmüş.

Sarıl bunlara

Sarıl da büyü...

 

Allah zafer vadediyor Kuran’da derler, savaş kazanmak için verilirmiş gibi. Allah zaferi Zatına vadediyor. KIYAMET. İki neslimizi “İsm-i Celal’i bütün dünyada şehbal açtırma” palavralarıyla sakatladılar. Allah’ı içimize sindirmedikten sonra bütün dünya nifak yüküyle Allah dese ne olur. Allah’ın zaferine ortak olma düşüncesiyle aşkımızı şevkimizi zehirledi MEDENİ YAMYAMLAR.

 

Allah’ın zaferi KIYAMET ise bizim ne işimiz var o dünyada. Dünya ONLARIN olsun AHİRET bizim diyemeyeceksek zaferi merhem diye neremize süreceğiz. Hz. Ali değil miydi sırtına Harici kılıcı indiğinde: “Şahid olun ben kazandım!” diye haykıran. Hz. Ali kazandım diyorsa kazanmıştır. Kaç kere düşündük: Böyle zafer mi olur?

Ya Kerbela kahramanı Hüseyin’in zaferi!

Hayatta kalma iç güdümüz, komplekslerimiz ve daha iyi bir hayat yaşama arzumuza yenik düşerek medeni yamyam sofrasında  SEMİZ ET mi olacağız?

Yoksa iman ve umut yaşasın diye eriyen mum olmaya “teslim olmuş” KURBAN mı?

 

 

 

 

 

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


osman kibar osman kibar 10.09.2018 12:18

"bizim / dair" bölümü aççik karışıkça gibi mi ne! we "net" olmanın ne'si kötü. tşkr.

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık