• 30 Ağustos 2018, Perşembe 13:21
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Dava tahsilatçılığı!

KÜLTÜR POLİTİKASIZLIĞIMIZ VE DAVA TAHSİLATÇILIĞI

Bir Televizyon programına telefonla bağlanan Sırrı Süreyya Önder’in o her sülaleden bir tane çıkan tatlı sert sevimli –Ayşecik , Sezercik gibi- “SOLCU AMCACIK” üslubunu bırakarak: “Siz 15 yıllık iktidarınızda müteahhitler , tüccarlar çıkardınız da bir tane SANATÇI çıkarabildiniz mi. Bir tane isim söyleyin hele” diye çıkışmasına ne çok sinirlenmiştim.

Sinirlendiğim husus oradaki hiç kimsenin bir CEVAP VEREMEMESİ ve onu haklı çıkarmasıydı. Derin bir sessizliğe bürünmüşlerdi. O programa katılan gazeteci , siyasetçi her kim var idiyse hepsinden tiksinmiştim.

Bir REİS BEY’i görmediniz mi? MİNYELİ ABDULLAH’ı veya?

Mahallemizin solcusu Sırrı Amca’nın ettiklerinden az şey mi etmişlerdi.

Yücel Çakmaklı , Mesut Uçakan ve Suriyeli Mustafa Akad. Onun yaptığı filmlerin ırkı , milliyeti mi vardı? Siyaset ve ticarete öyle batmışlardı ki sessizlikleriyle onayladılar cahilliklerini ve kültürsüzlüklerini o programın ateşli SİYASET ERBAPLARI…

Benim siyasetçim, benim gazetecim , benim tüccarım , müteahhidim , benim iş adamım…

Vah size vahlar size.

Yıl 1987’ydi...

O yılın Eylül ayında Rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyasi yasağı kalkmış ve Kasım ayında seçime girecekti. Hemen alt katımızda Refah Partisi seçim bürosu kurmuştu. 1984 seçimlerinde Erbakansız seçimde parti yüzde 4,4 oy almıştı ve “Elhamdülillah” denmişti. Erbakan’ın tekrar siyasete girmesi ve partisinin başına geçmesinin verdiği heyecan ve coşkuyu iyi hatırlıyorum. Komşularımızdan biri “Süleymancı”ydı. Öyle diyorlardı rahmetli Yaşar Amca’ya. Sakalıyla, cübbesiyle, gülen yüzüyle ne harika bir adamdı. Hiç konuştuğumu hatırlamıyorum. Yalnızca gülümsemesini ve birkaç kere başımı okşamasını…

Oturduğumuz apartmanın hemen altındaydı seçim bürosu. Zincirlerinden kurtulmuş pranga mahkumu gibi coşuyordu “REFAH GELECEK ZULÜM BİTECEK”. Süleymancı Yaşar Amca’nın torunu götürmüştü bizi o seçim bürosuna. Pek ilgisizdik biz. Onlar İmam Hatipliydi ben tinerci olma adayı.

Ve biliyor musunuz tinerci de oldum ben. Babam marangozdu benim. 40 yılını mobilya yaparak tüketti. Tiner kokusunu iyi bilirim babamın dükkanından. Balicilik de var bende. Bende yok yok. En küçük amcam deri cüzdan ustasıydı. Beyazıt – Mercan atölyelerinin eli en hızlı ustası. Haftada 350 parça cüzdan teslim ederdi. İlkokulu bitirir bitirmez yazları çıraklığına başladım. Sürme, yapıştırma ve kıvırma da üstüme çırak yoktu o Mercan yokuşunda. Elimin hızına hayret ederlerdi. Amcama iş yetiştirmek zorundaydım. Mercan’ın en çok kazanan cüzdancı çırağı mika, deri, astar üzerine işaret parmağıyla bali sürüyordu. O dükkanda kesif bali kokusunda çalışmak, öğle yemeğini hak etmenin haklı gururu, hafta sonu haftalığımı almak ve kendi minibüs paramı vermek muavine  Beyazıt – Topkapı minibüsünde eve giderken mağrur.

Hem tinerci hem de baliciydim ben. Öyle böyle değil. Ve çocukluğumun kalbi kırık hala…

İşte o İmam Hatipli, bu tinerci baliciyi Refah Partisinin seçim bürosuna götürmüştü 9 yaşındayken 1987 Ekim aylarında. Orada ilk defa Mustafa Akad’ın “Çöl Aslanı” filmini izlemiştim. Anthony Quinn’in Libya direnişinin müthiş kahramanı Ömer Muhtar rolündeki o parmak ısırtan performansı. Yıllar sonra prangalarıyla abdest aldığı sahneyi izlerken bir oyuncu olarak nasıl hayran olmuştum. Takva filminde Erkan Can’ın kıldığı sabah namazıyla kıyaslayıp tebessüm ederim hep. O Takva filmini bazı sözde “İslamcı”ların da öve öve bitirememesini de tiksintiyle karşıladığım gibi.

Filme sinmiş sekülerliği ya görmüyorlardı ya da görmezden geliyorlardı. Zaman değişmişti tabi. 1987 nerde 2006 nerde.

O Erkan Can abdest alıp namaz kılarken Anthony Quinn’den bir kopya çekeydi ya diye hayıflanırım hep.

Aynı yıl Kavanozdaki Adam’ı dehşetle izlediğimi hatırlıyorum. Ahmet Mekin’in o müthiş performansı. Ve yönetmen koltuğunda uslanmayacak bir romantik adam vardı. Mesut Uçakan…

İki yıl sonra REİS BEY ve o uğursuz 1993 yılında Kelebekler Sonsuza Uçar. Çift zamanlı sorunsuz akan bir hikâyeyi bir Türk Filminde ilk defa görmüştüm. Rahmetli Yılmaz Zafer ve Haluk Kurdoğlu ne kadar samimi, sıcak ve içtendiler…

Çekildiği yıllara baktığınızda ne cesur filmlerdi onlar. Şişko patates, burnundaki sümüğe bile hakim olamayan, üstü başı kir pas içinde sokak oyunları oynarken poposundan düşen pantolonunu çekeleyen, ayaklarını yere sürterek yürüdüğü için ayakkabılarının altı delinen bir çocuktum. Gözlerimi kırpmadan o filmleri izlediğim sıralarda… Kim derdi ki Mesut Uçakan ile tanışacaksın, hatta sohbet edeceksin, elini öpeceksin, hatta onun için çalışacaksın.

Hiç de muteber olmayan bir referansla kapısını çaldığımda ne kadar heyecanlıydım. 2009 yılıydı 32 yaşındaydım ama 9 yaşındaki çocuğun heyecanıyla ona Kavanozdaki Adam’dan Reis Beyden bahsedip canını sıkıyordum belki o gün.

Öff pööfff dinledi belki beni. Kim bilir. Ertesi gün İstanbul Üniversitesinde bir panel vardı. Yücel Çakmaklı ve Cengiz Aytmatov anılıyordu. Çantasını taşımam için bana uzattığında nasıl mutlu olmuştum Mesut Uçakan ile tanıştığım gün.

            Cengiz Aytmatov’u lise yıllarında yemiş bitirmiştim. Sultanmurat romanındaki kadın ve yakıcı aşk. Cemil Meriç’in Bu Ülke kitabıyla da lise yıllarımda tanışmıştım. İstanbul’un en iyi liselerinden birinde yatılı okul yıllarımda…

Panel bitiminde soru faslına gelindiğinde ortama bir kasvet çöktü. Hep öyle olur. Mesut Uçakan’a “Bugün sinema diliyle kendinden söz ettiren yönetmenler ve senaristler var. Biz size göre bir sinema dili oluşturabildik mi? Filmini izlediğinizde bu film şu yönetmenin filmidir diyebileceğimiz bir yönetmen veya film var mı” diye sordum.

Evet gerçekten tanıştığımın ikinci günü böyle bir delilik yaptım. Aldım tabancayı elime orama burama ateş ettim. Tinercilik ve balicilikten kalma bu patavatsızlığım ve zaman zaman münasebetsizliğim.

Anne bu ne, baba bu ne diyen çocuk gibiydim. 32 yaşımda. Mesut Uçakan çocuklara kıyamazdı. Ne kızdı ne de kıydı bana orada. Bana da soruyu sorarken   –sizin dışınızda-   demek yakışmazdı. Aklıma da gelmemişti zaten böyle söylemek. Şimdi olsa aklıma gelir yalan yok. Neme lazım.  

13 yaşında orta okul sıralarında ilk çetemi kurma sebebim, okulda iri çocuklardan dayak yemekten bıkmış olmamdı. Sınıfta kopya verdiğim üç arkadaşımın eskortunda kafa tutuyordum sınıfın itine kopuğuna o kısa boyumla ve tombalak halimle. Yine o yıllarda bir arkadaşım götürmüştü beni bugün FETÖ diye andığımız örgütün bir evine. 1991 yılıydı. Bugün terör örgütü olduğunu anladığımız örgütün o evinde namaz kılan, kibar, samimi bir üniversite öğrencisini ilk defa görmüştüm. Kitaplardan bir dünya kurdum kendime. Zekiydim, çalışkandım, başarılıydım, imanla doldum ama başıma buyruk davranırdım. Uyum sağlamak hep sorundu benim için. Herkesle birlikte ağlamayı başaramadım mesela bir şey izlerken veya dinlerken. Öylece kalakalırdım. Lise yıllarımda yine benzer ve çok mübarek bir ortamda kalabalık yemek sofrasında biri “Abi Murat’ın sevgilisi var” dediğinde de öylece kalakalmıştım. Herkes başını utançla öne eğmişti ama ben eğmemiştim. Eli elime değmemişti kızın. Aşıktım napiim.

O yıl Refah Partisi yüzde 16 oyla meclise girdi…

Benim dünyamsa kitaplar, bir iki dost ve sevdiğim kızdı. Âşık olmaktan hiç vazgeçmedim. Davamdan da. Artık her neyse o dava. Hep uyumsuzdum. Çok sonra öğrendim sorunumu. Asperger Sendromu…

Sosyalleşme sorunum vardı, tehlike algım çok zayıftı, asıl anlamla mecazı ayıramayabiliyordum ve kılıflı davranışlarla sözlere bırakın ayak uydurmayı anlayamıyordum bile. Allah düşmanımın başına vermesin. Bütün bir gençliğiniz sebebini tam anlayamadığınız dayakları yemekle geçiyor. Öyle de oldu… Hem de ne dayaklar…

Hocadan, patrondan , arkadaştan ve sevgiliden…

Yavuz Turgul Süper Baba ile iyice bozuyordu ayarımı bir de. Zaten aşka meyyaldim ne yaptın bize be Yavuz abi. O ara vatanın dindar ve davasına sahip subaylara da ihtiyacı vardı. Sınava hazırlanan öğrenci grubundan yalnızca ben kazanmıştım. Yine yalnızlık…

Yıl 1994. Hocaefendi henüz soruları rüyasında görebilecek kadar mübarek de değildi o yıllarda. İstanbul’un en iyi liselerinden birinden bir diğerine yolculuk. İlk liseyi kazandığım sınavda Türkiye 1.’si olmuşum. Kuleli sınavında İlk 100’deyim. 2 yıl kayıp feda olsun davaya. Oldu da…

Minyeli Abdullah doldurmuşum içimi, İskilipli Atıf’ı izlemişim…

Tatil için değil Sultanahmet Kitap Fuarı için biriktiriliyor paralar. O okula nasıl gidiliyor, nasıl dönülüyor, ne yeniyor ne içiliyor ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Romantik idealist ve mutlu bir nesildik biz. 28 Şubat sonrası ve 2001 ekonomik kriziyle ayyuka çıkan büyük dayağı yemeye başlamamıştık.

1999’da Ömer Lütfi Mete o sıkıntılı zamanlarda yetişti imdadımıza. Deliyürek dizisinin meczup güvercinci delisi Kuşçu’nun anlattığı her hikaye, her şiir yüreğime can vermiştir. Ve yine umutsuzca aşıktım. Tutunacak aşktan başka dalım pek yoktu zaten üniversite yıllarımda. Dava beni satmıştı, kitaplarından Sahabenin hayatını öğrendiğim Ahmed Şahin’in “Muhammeden Resulullah imanın şartı değil bir kemal mertebesidir” sözünü ilk duyduğumda inanmamıştım. Sonra derhal bir internet kafeye giderek bir hışım okudum. Sırtımdan göğsüme bir kılıcın saplanarak kalbime girdiğini hissettim. 28 Şubat sürecinde “Başörtüsü füruattır” diyen FETO’nun Papasına bağlılığını bildirdiği ziyareti üzerine bir de bu. Dava beni satmıştı ama bir büyüyordu, bir gelişiyordu , bir güçleniyordu ki haydaman da haydaman.

O yıllarda satılmış ve kimsesiz halde tiyatroya başladım. Mesleğe dair ne öğrendimse solculardan ve gavurların kitaplarından öğrendim. Anlaşılsın diye basitçe geçiyorum. İyi ki de onlardan öğrenmişim. Üniversiteye işletme öğrenmeye gittim Tiyatrocu oldum. Zihnime kazıdığım ve baş köşesine astığım cümleyi kaldırabilir misiniz:

“Sistemleşmiş olan her şeyde yalana bulanmış ikna vardır.”

Oyunculuk, yönetmenlik ve senaristlik…

Beni tatmin eden bir ürünümden ekmeğimi kazanmadan “bu mesleği yapıyorum” demedim. Ahlaksızlık olurdu… Oyunculuk, yönetmenlik ve senaristlik yaptım Elhamdülillah…

Meslek Asperger Sendromu adı verilen algılama bozukluğuma da iyi geldi. Olan bitene ayak uyduramasam da anlayabiliyordum ve anlamlandırabiliyordum. Tabi yıllar içerisinde. Dünyanın zıvanadan çıkmışlığını bir yana bırakarak saklandığım ve güvende hissettiğim sığınağımdı oyunculuk, yazarlık. Sanat…

Dindar muhafazakâr AK PARTİ Koalisyonu iktidarı ile birlikte DAVA KAZANILMIŞTI. Her zafer kazanıldığında silahlar gömülür, savaşçılar bir kenara konur. “Dava Tahsilatçıları” boy gösterir ve fırsatçılar dökülürler ortaya.  2005 yılında İmam Hatip mezunu kitleden zengin olmayı uman ve büyük bir gişe hezimeti yaşayan “The İmam” filminin tek masumu senarist Ömer Lütfi Mete’ydi. Kendi halinde bir köylü kentli açmazı filminin bu kadar kötü çekileceğini ve filmin hem yapımcısı, hem de baş rol oyuncusunun aç gözlülüğüne ve kibrine kurban gideceğini ne bilsin. O yıl El Kaide Çağrı ve Çöl Aslanı filmlerinin yönetmeni Mustafa Akad’ı ve kızını bir otelde ŞEHİD ETTİ. Dünya değişiyordu…

O filmleri finanse eden Libya Diktatörü Muammer Kaddafi’ydi.

Bir Birleşmiş Milletler konuşmasında “Sıra hepinize gelecek” dediğinde hüzünle gülümseyen tek Devlet Başkanı Beşar Esad’dı. İnsan kanı ve cesediyle beslenen MEDENİ BATI kendi halkına katlettirdi onu. Halkına verdiği refah sonunu hazırladı. Kimse onu korumaya veya kurtarmaya yanaşmadı. Popolarının rahatını bozmadılar. Şimdi açlık ve sefaletten kıvranırlarken ülkede iç savaş hala sürüyor. Dünya değişiyor biz izliyoruz…

Ne iktidarmış ne rezillikler gördük Ya Rabbi…

Ne Büşralar, Takvalar…

Naif ve belki aman incitmeyeyim kimseyi ürkekliğiyle “yahu bize ne oluyor” demeye yeltenen tek isim vardı o sıralarda. Anne ya da Leyla ve Anka Kuşu ile Mesut Uçakan…

Herkesler tahsilat peşine düşmüşken hala film yapmaya çalışıyordu. Bir de dert anlatmaya çalışıyordu, iç hesaplaşmalar falan. 2007’den beri Mesut Uçakan film yapmıyor. Belki o filmlerle ilgili hala eksiklerini gediklerini eleştirerek kendini didikliyordur ama sorun bu değildi ki. Hiç olmadı.

Dava kazanılmıştı! Şimdi onu 3 lira 30 kuruşa nakde çevirme zamanıydı.

KÜLTÜR POLİTİKASIZLIĞININ başına geçmenin tam zamanıydı…

Ismarlama güzellemeler, hamasi gazellemeler yapma zamanıydı. İktidarı zafer türküleriyle destekleme zamanıydı. Mabadları pembeleştirmenin tam sırasıydı.

Bizim de pembe mabadlılarımız olmalıydı. Nişantaşı’nın “Siqqo” restoranında yediği acayipliğe 2000 TL hesap ve 100 TL bahşiş bıraktıktan sonra bir o kadar da İNFAK ederek pembe mabadını ipeklere sildikten sonra yastığına başını koyduğu gibi uyuyan ticaret erlerimiz.

Devletin fonlarından 8 milyon Euro’ya bütçelenen ne dediğini kendi de bilemeyen, aslının suretinin suretinin sureti “Buğday” adından bir mezbeleliği en iyi anlamayı başaran bizim pembe mabadlılarımız.

Öyle ki devletin fonlarına 8 milyon euroya fonlattığı filminin AVM’lerde gösterilmesinden HİCAB DUYAN bir şuur fakiri yönetmen Semih KAPLANOĞLU yönetmeliydi. Öteki mahallenin pembe mabadlıları da methiyeler düzmeliydi filme. Filmi 30.000 kadar pembe mabadlı izleyip anlayabilmeliydi. Bizim gibi kara kuru popolular ne anlar. Deve Kuşu görmüş köylü gibi kalır “Abi bir hayvan gördüm ne kuş ne deve.” diye münasebetsizleniriz biz.

Tasavvufsuz tasavvuf , tanrısız din , ruhsuz iman , ne idüğü belirsiz bir devekuşu der bakakalırız biz kara kuru popolular. 8 milyon Euro bu filmin neresinde birbirimize onu sorarız.

Bir Ermeni tehcir filmi sipariş edilir 7,5 milyon dolara. Devir tahsilat devri. Dava tahsilatı yapılacak film milm bahanesi. Türk Sinema Tarihinin en büyük bütçeli filminin ilk üç gün gişesi 1237 kişi. İlk hafta 2073 kişi. Film izleyici için mi yapılmış, sanat için mi, ne için belli değil. Bardağın dolu tarafına bakmak isteriz de dibinde bir damla su görürüz de kıyamayız onu da içmeye. Buyursun bardağın sahibi içsin onu da.

Bize bir koca sezon Huzur Sokağı’nı dizi yapıp izlettiler. Mahalle camiinin yakışıklı Bilal’ini bir kere alnı secdeye giderken görmedik. O ezanı okurken annesini namazı bitirmiş dua ederken gördük. Gençler en fazla türkü falan çığırır aşkının meşkinin peşine düşer, yaşlılar namaz kılar dua eder. Huzur Sokağı’nı böyle izledik…

Televizyon dizilerinde namaz kılmak yasaktır. Bütün senaristler ve yönetmenler bu gizli sözleşmeyi iyi bilirler. Kahramanına namaz kıldıran Kanal 7’lere sürgün edilir. Oralarda kenarda köşede kıldırır filminin kahramanına ne namazı kıldıracaksa. Çok küçük bütçelerle TV filmleri, hatta dönem filmleri çeker. Bir çeşit süpermenlik yapmak zorunda kalır. Halk için film mi yapılırmış; yapılır öyle kenarda köşede , Yeşilçam’dan hallice , direne direne yapılır. Nazif Tunç olduğu zaman yapıyor, olmadığı zaman şükrediyor.

Ben ise 2011 yılında Mesut Uçakan hocamı kızdırarak kendisinden ve sektörden ayrıldım , tiyatro sığınağıma kaçtım. Yeni evliyim ve çocuğum da olmuş. Çiğköfte dükkânı açtım. Ne zaman bir sinemacılar buluşması olsa “Çiköfte satıyorum” dedim.

Tam da o sıralarda tiyatro sezonum bitmiş açlıktan kıvranırken TRT’nin en büyük bütçeli dizisini yapan solcu geçmişi olan bir narsist yapımcı ile Cihangir’de bir kahvaltı ayarladı yapımcının kardeşi. İyi dostumdu. Söz konusu bay narsist “Maddi durumun nasıl. Bakalım biz sana. Sen de bize yaz.” demez mi. Kendisini kibarca reddettikten sonra evime gittim ve sandalyemi terliğimi kemirdim. Çok lezzetliydi.

Yazıp yönettiğim ilk tiyatro oyunu aynı zamanda 28 Şubat Travmasını anlatan ilk tiyatro oyunuydu ve yıl 2014’tü… “Safiye” oyunumu sahnelemeye hazırlandığımda beni en çok inciten sözler “28 Şubat mı kaldı kardeşim. Oradan ekmek çıkmaz.” sözleriydi. Ekmeğim de çıktı katığım da. Hem benim çiköfte tükanım da vardı. Çiköfte satıyordum.

Reis filminin senaryosunu yazma teklifini aldığım görüşmeye 15 metrekarelik  çiköfte tükanımı birkaç saatliğine kapatarak gittim ve kabul ettim. Çiköfte kokuyordum toplantıda.

Mesut Hocamdan üniversite yıllarında harçlığını çıkarmak için seyyar satıcılık yaptığı anıları  dinlemiştim , Nazif Hocam da benzerlerini anlatmıştı. Hem ben de marangozhane tinercisi, cüzdan imalathanesi balicisiydim…

Her şeyin daha net, saf, temiz olduğu 1965 yılında başlayan ve biten çocukluk filmi yazdım Reis filmi diye. 60’lı yıllar kokan bir Yeşilçam melodramıydı. Yapma dediler, yazma dediler , korkmuyor musun dediler. Asperger’den vallahi. Tehtid ve tehlike sensörlerim çok zayıf. Anlamıyordum. İyi bir hikayem vardı. Yazdım çekildi. Bence bu kadardı. Bir film yalnızca bir filmdir. Öyle olur zannediyordum. Değilmiş meğer…

Biz başkalarının dayağını yemeğe alışığız. En büyük erkek evlat olarak kardeşlerimin hesabına düşen dayağı yemişliğim vardır. Arkadaşın, dostun, sevgilinin hesabına düşen dayağı da çok yedik. İyi sopa kaldırıyoruz elhamdülillah. Siz tahsilatınıza devam edin, pembe mabadlılar da dün 28 Şubatçıların söylediği “buraların sahibi biziz” türkülerini söylesinler. Hüzünle izliyor ve dinliyoruz türkülerinizi.  Bin yıl süreceğini zannedin iktidarınızın. 28 Şubatçıların 100 yıl kadar sürmüştü. Ne fark eder ki. Gün gelir iktidardan düşerseniz davayı sırtlanacak kuru popolular burada.

Pembe mabadlarınız rahat olsun. Siz Nişantaşında “Siqqo” restoranında adını yeni yeni öğrendiğiniz acayiplikleri yiyerek öteki mahallenin pembe mabadlılarıyla halleşin, onlara kendinizi beğendirme yarışına girin, dünyanın dertleriyle dertlenin. Yarın size kimse hesap sormayacak.

Uğraşacak daha önemli işlerimiz olacak. Şimdi olduğu gibi…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Çetin KOÇAK Çetin KOÇAK 30.08.2018 15:54

Vay anam vay

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık