• 24 Aralık 2018, Pazartesi 14:52
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Atatürk düşmanlığı tuzağı

ATATÜRK DÜŞMANLIĞI TUZAĞI

Çeken bilir İstanbul’un kucağına doğmanın ne bela bir AŞK olduğunu. İstanbul’un evladı olmak ne demek anlatılır şey değil. İstanbul’u evladı gibi solumak bir ud taksimi içine akarken, damarlarına karışırken.

İstanbul esasen surların içidir; Cerrahpaşa, Karagümrük, Mevlanakapı, Langa, Yedikuledir… Üsküdardır mesela, bir tutam Kasımpaşa, belki az Tophane, Galata ve Eyüp Sultan’dır…

Bugün İstanbul Emniyet Müdürlüğünün olduğu yerde Yeniçeri Kışlaları vardı. Yeniçeri kültürünün kırık dökük halidir Kabadayılık…

Kabadayı demek İstanbul demek…

Ceketi omuzda şehir eşkıyaları, halkın keskin bıçak vicdanları, kafası kırık şövalyeleriydi İstanbul kabadayıları. Tabancasında veya bıçağında sönüp gitti bir çoğunun ömrü. Üzerine üzerine gittikleri ölüme kavuşana kadar ayakkabılarının arkasına basarak İstanbul sokaklarının bileklerinin hakkınca sahibi oldular. Gözlerinin içine bakmak ne mümkün. Bakışlarıyla devrilir bahtı olan, tokada hacet kalmadan.

İngiliz’in, Fransız’ın, İtalyan’ın gavuru İstanbul’a ayak bastığında şehri parsel parsel ele alanlar onlardı. İstanbul’u onlar emanet aldılar.

Ve tekkeler… İstanbul tekkeleri…

O halim selim İstanbul tekke ehli…

Karakol Cemiyeti İstanbul’un bağrına saplanan işgal bıçağına verdiği cevaptır. İstanbul’un sahiplerinin…

Moda’da, Şişli’de ve bilmem ne zengin semtinin konaklarında varlıklı dönme ve levanten beyzadeleri düşüne dursunlar düzenledikleri baloya gelecek gavur subayları karılarının piyano resitaline mi daha bir vurulacak yoksa kızlarının güzelliğine mi…

Bennet’in askerlerinin korkudan giremediği sokaklar, mahalleler, semtler vardı. Her birinde bir bela ismin gölgesi enselerinde…

İstanbul burası anam babam…

İstanbul içinde 7 İstanbul…

O 7 İstanbul’un her birinin içinde 7’şer İstanbul daha…

İstanbul öyle derine saplar ki evladının kalbine AŞK bıçağını; ne zaman, nerede, nasıl sancır bilemezsin. Bir sancı verir ki o bıçak helalinden ADAM’a hey babam yüzünde tarifsiz gülümsemenle zaman durur anda solursun İstanbul’unu…

5 ay uzak kalmışım yârimden dile kolay. Yersiz bir adli macera üzere jandarmaydı, savcıydı derken 3 saat de gecikme zerre telaş vermedi, Yenibosna’da bildik ezbere hallerimi takındım artık metroya binene kadar. Yenikapı’da yürüyen merdiven İstanbul’umun göğüyle buluşturduğunda beni özlemim taştı nihayet içimden.

Gözlerden yaş akarken acıtmıyordu artık şükür elhamdülillah. Ünsiyet ve aidiyet bir arada kavradı ruhumu ve nasıl bir sekinet aldı götürdü beni İstanbul’umun kucağına.

Sanki sabah işe diye çıkmışsın da akşam eve gelene kadar özlemişsin evini…

O gece bir saat de olsa kızımı da gördüm 5 ay sonra.

Masumiyet örtmenim. Büyük bir ciddiyetle bana doğruyu yanlışı, iyiyi kötüyü anlatmasına haşyetle tanık olduğum hayat üstadım.

6 yaşındaki kızım…

Hemen ertesi gün yine Üsküdar’a geçmek için birlikte Yenikapı İstasyonuna yürürken bir sigara yakmak için durduğumda bir köşede 50 yaşlarında yüzünde sahibini tekinsiz kılan yara izleriyle çökmüş yorgun bir adam gördüm. Görür görmez kaldırım değiştirilecek cinsten. Ne değiştireceğim kaldırımı. İstanbul bizim ulan. Benim ve o adamın. Kızıma biraz para verdim ve git adama ver dedim. Sallanan süt dişini pat diye çekip sehpanın üzerine koyuveren babası kılıklı. Aldı parayı usulca gitti verdi adama. Bazen cismin cesedin ne kavgalar kaybeder de çöküp kaldığın yerde ruhun hala üzerinde en fiyakasız haliyle öylece durur. O adamın da öyleydi…

Mısır Çarşısı civarında, İstiklal Caddesinde kalabalığa karışmak şifadır İstanbul’un evladına. En bildik sabahçı kahvesinde yazı yetiştirmek cana can katar.

Ve ne yazayım diye düşünüp düşünüp defalarca fikir değiştirdim. Bu yazıyı yazarken hala doğum günüm. Şunu yazmalıyım diye zorlamadım hiç kendimi. Kaseye ne dolduysa kaşığımı ona daldırdım. Masa üstümde demimi alamamış olduğumdan yarım kalmış yazılar var. Onlardan birini mi bitirsem. I ıh.

E gündelik siyaset var. Bak Amarikan askeri gidiyomuş, yerel seçimler varmış, Allahsız seküler “islam bilgini” ajan kuş yumurtaları imanlarını yere çalmış yine orada burada. Nerede hangi İngiliz veya ABD domuz çiftliğinde emzirilerek besiye çekildilerse odur ağızlarından dökülen. Kimi Resulullah Efendimiz aleyhisselama postacı der, kimi mutezileden devşirme yamuklar atar vahye, kimi hadislere çamur atar. Kimi iman ergen işidir ALLAH’ı bir kenara bırakıp akla tutunmalı ve YETİŞKİN BİREY olmalı gibi manyaklıklar geveler. Yeni bir şey yok ki. Şeytanı tanrı edinmişler kendilerine ona Allah diyorlar.

Mustafa İslamoğlu’su, Mustafa Öztürk’ü, Caner Taslamanı ve Dücane Cündioğlu’su…

Aynı Kraliçe’nin kümesindeki kuşun yumurtaları hep biri…

Kendi ahiretlerinin katilleri.

Milyon tanenizin aklı; elinde süngülü tüfek Sakarya’da şehid düşen gariban Kastamonu köylümün imanının zerresi etmez…

Kimi de Rockafeller’in vaktiyle yanağından makas aldığı deyyuslardır.

Ya da söz konusu deyyusların çağdaş semirikleri…

Kim mi onlar…

Söyletme yar beni söyletme… Otu çek köküne bak sen…

İşgal altındaki İzmir ve İstanbul’un gavur subaylarına evlerinde düzenledikleri balolarda gavatlık edenlere gider kökleri.

Gözyaşları içinde uğurladılar karılarını kızlarını paylaştıkları İşgal Kuvvetleri’ni İstanbul’u terk ederken…

Sonrası malum…

En büyük Cumhuriyet, En büyük Türk ATATÜRK…

Başlığı da bu vesileyle attım…

Sultan II. Abdülhamid ülkede seküler eğitim veren okulları yaygınlaştırırken ne yaptığını iyi biliyordu. TRT’deki tuhaflıklarla dolu dizinin aksine Sultan II. Abdülhamid öyle boylu poslu, kodu mu oturtan bir cengaver olmadı hiç, alaturka hiç sayılmazdı. Saraydan ödenekle ayakta tuttuğu Rahmetli Güllü Agop (Mehmed Yakup Efendi) Tiyatrosunda Moliere uyarlamaları sahnelendi tuluatla karışık yıllarca. İstanbul siyaseten giderek hareketlendi. Batı’nın fikir dünyası oluk oluk aktı Selanik ve İstanbul’a.

Bakın size bir detay. Ülkede sanat aleminin mafyalığını hala elden bırakmamış Sabetaist dönmeler kime neden düşmanlık edeceğini iyi bilir. Türkiye’de bir tane Güllü Agop Sahnesi yoktur! Modern Türk Tiyatrosunun gerçek ve öz babasıdır o Müslüman vefat etmiş İstanbul Rum’u. Biri Rum der gömer, diğeri Abdülhamid ve istibdat dostuydu diye. Ferhan Şensoy denen dallamanın devrettiği meşhur kavuğu İsmail Dümbüllü’ye veren usta Güllü Agop’un çırağıdır…

Bunlar böyle kindar namussuzlardır…

Devletin yüzünü Batı’ya çeviren o II. Abdülhamid’in seküler okullarından bir nesil yetişti. Günahıyla sevabıyla, vatanseveriyle hainiyle, iyisiyle kötüsüyle. Dünya’da dönen büyük oyunun içinde yerini alacak kapasitede eğitimi olan bir nesil. İttihad ve Terakki bu neslin günahlar ve sevaplarla dolu bir ürünüdür. İttihad ve Terakki’nin günahlarından dem vurmak kolaydır Hürriyet ve İtilafçıları anmazsanız eğer.

Gençtiler ve çok hatalar yaptılar… Bir şeyler yapan hata yapar. Çok hata yapar…

Bugün devletimizin başında olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ele alalım. Milli Görüş okulunun talebesiydi. O da kendi macerasının öğrencisiydi ve hiç mi hata yapmadı. Hiç mi hata yapmayacak…

Bu nesil seküler eğitim almış bir nesildi ve evet milletin iman anlayışına da uzaktılar.

Kazım Karabekir’i, Mehmet Akif’i, Mustafa Kemal’i, Enver’i, Said-i Nursi’si…

1914’e gelindiğinde bu coğrafyanın evlatlarının I. Dünya Savaşı gibi bir kepazelikle imtihan olmaması gibi bir ihtimal yoktu. Dünya Savaşı tarihimizi İngiliz’in kitaplarından okutmalıyız evlatlarımıza. Bilsinler nasıl analarını belledik karşımıza çıktıkları her cephede. Basra’da, Kut’da, Galiçya’da, Çanakkale’de, hatta Gazze Muharebelerinde…

1918’de Suriye cephesinden 4. Ordumuz 30 bin nüfusuyla çekilirken İngiliz ilerleyişi 550 bin askerle geliyordu üzerimize. Almanlar teslim olmuş…

30 bine karşı 550 bin…Adana hattına kadar…

550 bin İngiliz askerini işgal ettikleri bölgedeki halkın namusuyla baş başa bırakmak zorunda kaldık. Cetvelle çizilmiş vatanlarında 500 bin İngiliz askerine minnettarlıklarını ne kutlamalarla ifade ettikleri bizi ilgilendirmez.

Ancak böyle bir savaşta gavurda ahlak aranmaz…

Geçen yazımda bahsetmiştim. Lozan görüşmeleri devam ederken İstanbul, Trakya ve Çanakkale Boğazı hala işgal altındaydı. Muhatabımız da Dünya’ya nizam intizam veren Büyük Britanya İmparatorluğuydu ve hala üzerine güneş batmıyordu…

Genç Cumhuriyet’i kuran II. Abdülhamid veledi seküler ve çoğu İttihadçı artığı kadrolar tabii ki Küresel Ulus Devletlerin tamamı gibi seküler bir cumhuriyeti hedeflemişlerdi. Aralarındaki itiş kakış detaylardaydı…

Mustafa Kemal’in II. Dünya Savaşı başlamadan aylar önce ve genç ölümü her zaman tuhaf gelmiştir bana.

İzmir Suikasti gerekçesiyle tutuklattığı Milli Mücadele dostlarıyla o ölür ölmez barış çubuğu tüttüren Albay İsmet değil miydi.

Fevzi Çakmak 18 yıl Genel Kurmay başkanlığı yaptı Kazım Karabekir vefat ettiğinde Meclis başkanıydı…

Uzun uzadıya ömürler sürmediler mi…

Demem o ki…

Mustafa Kemal Atatürk seküler düşüncede bir adamdı. Savaş sonrası etrafını çeviren eğitimli, zengin, elit ve savaş GAVAT’ı güruh onu sağlığında yağladılar balladılar “yarı tanrı” gibi davrandılar. İddiam odur ki yine onlar öldürdüler Seküler Cumhuriyet’in kurucusunu. Üzerine bir DİN inşaa ettiler…

Kemalizm dediler, Atatürkçülük dediler adına…

Yere göğe onun heykelini, büstünü, sözlerini doldurdular.

Kendi rezilliklerini ve zenginleşme maceralarını onun arkasına gizlenerek devam ettirdiler…

Bakın İstanbul’daki gazetecilik macerası Cem UZAN’ın sahibi olduğu Star gazetesini tabak, tencere, tava eşantiyonu tüccarlığıyla milyon tiraja ulaştırmasıyla başlayan Yılmaz ÖZDİL (aynı soy ismini taşımam konusunda hiçbir duygu beslemem) bir gün dedi ki köşe yazacaaaam. Sonra bir de baktık ki yere göğe Atatürk yazıyor…

9 tane kitabı basıldı Atatürk’ün osu, Atatürk’ün busu, Atatürk’ün şusu ve de bilmen daha neleri neleri…Yayınevi Kırmızı Kedi. Başında kim var… Enis BATUR…

Enis Batur. Türk edebiyat dünyasının sırtı yere gelmez ağaların ağası. Kim?

Muhsin BATUR’un oğlu… O kim?

Adnan Menderes’i derdest etmekle ünlenmiş eski hava kuvvetleri komutanı…O otu da çek köküne bak, sonra o kökün de köküne… Öyle gider…

9 Atatürk konulu kitabın toplam tirajı 6 milyon. 30 TL’den satılıyor kitaplar…

180 Milyon’luk ciro… Yedirirler mi Yılmaz ÖZDİL denen tencere tava pazarlamacısına. O ancak tencerenin dibini yalar da şükür eder onu lütfeden KÖKLÜ ELİT TANRILARINA…

Atatürk hala üzerinden rant devşirenlerce çooook para ediyor…

Benzer bir matematiği Atatürk Düşmanlığında da az çok görürüz.

En yaygın ve kapalı devre biçimde de İslam Katolisizmini kendi damarlarına zerkeden Risale-i Nur camiasında gördük. Hele bu yapıdan doğan ve 60’lı yıllarda İzmir Kestanepazarı’nda ilk Sabetaist Dönme Cemaati’yle buluşan ve bugün FETÖ olarak andığımız yapı “asrın deccali” diye andı kendi içinde Atatürk’ü on yıllarca. Liderlerini “asrın müceddidi” ve “Mehdi” olarak görebilme ve gösterebilmenin yoluydu bu.

Hani derler ya yukarı köyde bir yalan söyledim aşağı köyde ben de inandım…

Oysa ki vicdan ve namus fukarası bir “istiklal savaşı gavatı güruhun” rantlarını devam ettirme adına tanrılaştırdığı bir şahsı zihinlerde şeytanlaştırmak o hastalıklı zihinlerin üretimi olan putu cilalayıp parlatmaktan başka nedir ki…

Biz Allah’ın din gününün müminleriyiz. Hepimizin hayatına öyle veya böyle Cumhuriyet’in kurucusu olması vasfıyla etki etmiş bir kişiye karşı elbette menfi veya müsbet bir duygumuz ve düşüncemiz olacak. Ben konuyla ilgili duygu ve düşüncemi “Andımız ve Atatürk Katilleri” yazımda az çok belirttim.

İtalya’da sürgündeki son Osmanlı Sultanı Vahidüddin torununu Atatürk hakkında kötü konuşurken duyar ve çok kızar. Kim öğretti sana bunları diye sorar. Evin hizmetçisi öğretmiştir Sultan’a yaranacağını düşünerek. Devrik dert sultanı hizmetçiyi şiddetle azarlar ve torununu da uyarır. Nitekim Mustafa Kemal Vahidüddin’in yaverliğini yapmıştır.

“O bir Osmanlı Subayıydı ve benim paşamdı.”

Der…

Bir insanın ismi üzerinden menfi veya müsbet ancak soysuzlar nemalanır veya rantlanır…

Soylu dert sultanı Vahidüddin ise hepimize ders olur inşallah…

Atatürk adı üzerinden rant yiyip rant dışkılayanlar bize kan kustursalar da milletin aşına emeğine göz koyanları gözden kaçırtan büyük bir tuzak yok mu burada sizce de…

Not: yazılarıma dair benimle temas kurma lütfunu gösteren ve iltifatlarıyla utandıran dostlarımın varlığına hamdolsun…

 

 

  


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık