• 04 Ağustos 2020, Salı 14:56
MURADÖZDİL

MURAD ÖZDİL

Allah'ın ordusu!

ALLAH’IN ORDUSU

 

“Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk, lebbeyke lâ   şerîke leke lebbeyk, İnne'l-hamde ve'nni'mete leke ve'l-mülk, lâ şerîke lek.”

(Emret! Allah’ım Emret. Emret, senin ortağın yoktur. Emret! Hamd senin, nimet senin, mülk senindir. Ortağın yoktur.)

Altı yedi aydır neden yazmıyordum veya yazamıyordum. Askerdeydim öncelikle ve o haliyle iki yazı yazmıştım. Bir üçlemenin ilk ikisiydi. ŞEYTANIN DİREKLERİ üçlemesi. İlk yazı “DECCAL BEKLENTİSİ”nin sanatsal eser görünümlü işaretleri olan DİKİLİTAŞLAR üzerineydi. Bunların babası vesile olmaksızın doğduğu hikayelenen “HORUS”un babası OSİRİS’in kayıp cinsel organını temsil ettiğini yazmıştım. Sultanahmet meydanında, Beşiktaş’ta, Fatih’te ve Çemberlitaş’ta birer tane var. Ankara’da var ve İngiliz arkeologların Mısır’dan çıkararak dünyanın manyetik enerji merkezlerine dikildiğini anlatmıştım. Londra, Washington, Peru ve onlarcası…

İkinci yazıda Kur’an-ı Kerim’in Şeytan pisliği olarak tanımladığı dikilitaşların (Osiris cinsel uzvu) modern versiyonu olan; modern köleleştirme çağının (Sanayi Devrimi) temsilcisi olan SAAT KULELERİ’nden bahsettim. Osmanlı’ya Tanzimat ile birlikte sirayet etmesinden…

İnsanlığa şerefini, haysiyetini, onurunu, ahlakını, insanlığını kaybettiren bütün itelemeler DEVRİM, İHTİLAL, ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİ falan ve de filan hikayelerine bulanarak kabul ettirildi. Avrupa insanı kilise ve krallardan efendilerine karşı yeni sahiplerinin saflarında canını seve seve böylece verdi. PARANIN EFENDİSİ BURJUVAlar için. Yeni efendilerine teslim ettiler özgürlüklerini, sağlıklarını, şeref ve haysiyetlerini.

Her şeyin bir FİYAT’ı vardı artık, uyanık ve gözü açık olmalıydın.

Daha mutlu köle olmanın formülü değişmişti…

Bu çağda Oturan Boğa, Seaatle ve Geronimo gibi Kızılderili liderlerinin verdiği onurlu mücadeleyi I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun verdiği destansı kavga takip etmiştir.

İslam’ın Son Ordusu’nun…

Ben de askere gitmiştim ve askerdeki iki yazımı çarşı izinlerinde parçalanmıştım. Bir üçüncüsünü yazacaktım. Camilerimizin “ATIL” kalmış süsü! “MİNARE” itelemesi ve tuhaf simgeselleştirmelerle kutsallaştırılan “AY YILDIZ”ın tarihsel ve etimolojik kökenleri üzerine.

Gerçekler bazen kanınızı dondurabilir. Bu yüzden kabullenmek istemeyiz. Kabullenilebilir hayatlar kurarak sürdürmek isteriz. Başımızın mümkün mertebe belaya girmediği ev, araba, çoluk çocuk, hısım akraba falan yaşayıp gittiğimiz hayatlar. Ölüp gittiğimizde ardımızdan Yasin okuyan evlatlar bırakalım falan.

Ben de yazılarım okunsun isterim. Okuyucunun başını okuduklarıyla belaya sokmak isterim. Bilmek beladır. Bilmeden, unutarak veya uyuyarak gerçekten uzak kalırsan mazeretin olur çünkü ey okuyucu.

Tıpkı namaz gibi...

Uyuyakalırsan veya unutursan namazı hemen kılabilirsin. Ancak bile bile kılmazsan imanına sızar hastalık. Allah’ın dilediği “İNSAN” olmaktan bilerek uzaklaşmak veya uzak kalmak. Hayvani nefse kölelik ederek bir ömür tüketmek.  

Yemek, içmek, cinsellik, çoğalmak, evlat büyütmek…

Bütün bunların anlamı ve amacını düşünmek ve o anlam ve amaca yönelmekten uzaklaşarak…

Askeri kıyafetleri üzerime giydiğimde tuhaf hissettim ama sudan çıkmış balığa falan dönmedim. Üniforma ve askerliğe 20 yıl öncesinden aşinaydım. Bisiklete binmek gibi bir şeydi. Acemi birliğinde üzerlerindeki farklı kamuflaj elbiseden dolayı “MİLKA İNEĞİ” dediğimiz 18 gününü doldurmak için orada olan bedellilerle çok eğlendik. Koğuşlarda ilk günlerinde ağlayanlar, Aralık ayında ağırlaşan ve 60 kişilik koğuşlarda herkese yayılan grip salgını, eğitimler falan. Hep bildik tanıdık şeylerdi.

Yeni olan bir şey vardı. 20 yıl önce bir askeri öğrenciyken ordumuzun TANRI’sı vardı. Artık ALLAH’ı var çok şükür.

En azından yemek dualarında…

Yoksa memlekette ne kadar Allahsız varsa aynı oranda her yerde var. 15 Temmuz kalkışması görmek, duymak ve bilmek istemediğimiz gerçeği yüzümüze çarpıvermemiş miydi?

Usta birlikleri açıklandığında halime gülmekten kendimi alamadım. 42 yaşındaydım ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı yazıyordu listede ismimin karşısında. Yahu adamın biyografi filmini yazdım diye başıma gelmeyen kalmamıştı. Kaderin benimle bir derdi mi vardı. Başımın yine belaya gireceğinden emin gibiydim ama nereden geleceğini kestirememek çok sıkıntılı bir durumdu. Ankara Mamak Muhabere okulundaki bölük astsubayımız yanaklarımdan öperek gururla gönderdi beni.

Tam bu sıralarda kitabım çıktı.

REİS FİLMİ’nin senaryosunu kitaplaştırarak yayınladığımda askerlikle debeleniyordum. Ayrıca kitap hala çok uygun bir fiyata birçok kitap sitesinde mevcut. Alınız okuyunuz izlemediyseniz filmi.

Usta birliğime tedbirli ve temkinli teslim oldum ve haklı da çıktım. Nizamiyede çoraplarıma ve ayakkabı tabanlığına kadar didik didik arıyorlar her askeri ilk girişte.

Hoş geldin diyorlar…

Hazırlıklıydım. Hoş bulduk dedim.

Askerlik anılarımı anlatacak değilim. Neden 6 aydır yazamadığımı biraz fazla uzun açıklıyorum yalnızca. Kısaca çok zorlu ve disiplinli bir alayın en rahat birliklerinden birinde askerlik yaptım. Disiplinde değişen bir şey yoktu ancak nefes almanıza müsaade ediliyordu. Tören ve Komando askerleri başlarını kaldıramadan askerliklerini bitiriyorlardı.

30 Aralık tarihli bir önceki yazımın arkasından çarşı iznimde devam yazıyı yazmaya niyetliydim ki:

CORONA BELASI ortaya çıktı ve ülkedeki bütün askeri birliklerin kapıları dışarıya kapatıldı. Önlemler, önlemler, önlemler…

Askerliğe de her ne kadar istemesem de adapte olmak zorunda kaldım. Kenarda köşede kendi halimde takılıp 6 ayı doldurmak ve gitmek istiyordum. Bırakmadılar. Daha doğrusu Kısım Amirim Serkan Başçavuş rahat bırakmadı. İsmen kendisini anmadan edemezdim. Şu dünyayı kul olarak terk etme yolculuğunda aynı gemide olduğumu hissettiğim TEK insandı 6 aylık askerlik maceram boyunca.

Tek kelimeyle tanımlamam gerekse İNSAN diyebileceğiniz kaç kişiyle karşılaşabilirsiniz ki ömrünüz boyunca.

Kısacası120 gün takım çavuşluğu yapmak zorunda kaldım. Günahıyla sevabıyla.  Rahat ve huzur istiyorsan onu almak zorundasın. Sosyalleşmekten nefret eden birisiydim ve yirmili yaşlarında iki bin kişinin içine düşmüştüm. Bir senaryoyu iki kişi çalışma fikri bile başıma ağrılar sokmaya yeterken…

Bu sırada İdlib’te bir tabur askerimizi hava saldırısıyla neredeyse imha ettiler. Basına 30’lu rakamlar verilmişti ama biz ilk gün 100’den fazla şehidimiz olduğunu duyuyorduk. Acı ve hüzün çöktü hepimize. Ve derin bir öfke, hınç… Derhal bir dilekçe yazdım ve kısım amirime götürdüm. O kabul etmeyince Komutan yardımcısı yüzbaşımıza çıktım. Gönüllü olarak birliğimin değiştirilmesi ve oraya gitmek içindi dilekçe. Bu bir kahramanlık veya delilik değildi. Kendimi Allah’la muhatap gördüğümdendi. Üzerimde üniforma varken yapmak zorunda olduğum bir şeydi. Allah’a karşı bir sorumluluk.

Hiç de kabullenemediğim bir durumdu reddedilmek. Profesyonel birlikler vardı orada. Ölme ve öldürme üzerine profesyonelleşmiş eğitimli askerler. Çok sinirlendim ve üzüldüm. Ölümle burun buruna gelme arzum vardı Allah’a karşı sorumluluk hissinin yanında ve kursağımda kaldı. İçime yutkundum.

Yazamadığım bu 6 ay süresince düşünmek için çok vaktim oldu. Zihnimi ikiye bölmüştüm. Delice ve tehlikeli tefekkür peşinde olan tarafı ve kaşıkla ağzımı bulmaya yarayan tarafı (Böylece açlıktan ölmüyorum). Ancak ciddi bir sorunum vardı bildiklerimle. Son yazımı tekrar tekrar okudum ve yazılarımla da ciddi sorunlarım oluşmaya başladı askerlik maceram bittikten sonra.

Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda askerliğin son on gününde istirahatli olma durumumu da değerlendirerek “AÇLIK ORUCU” denilen bir perhizi 6 gün yaptım. Ardından sıvı beslenme sürecinde de hayvansal besinlerden uzak durdum. Açlık orucu delice bir deneyimdi. Herkese tavsiye ederim. Son gün yüzüme bir gülümseme yayıldı. Ne konuştuğumdan haberim vardı ne de nereye baktığımdan nerede olduğumdan. Umurumda da değildi.

Yalnız ibadetler bir hayli derlenip toplandı.

Fatihalar fatihalar… Dolu dolu… Allah Allah…

Yazma şevkim kırılıp döküldü.

Dünyayı ve ruhsuzluğunu kavramak, Allahsızlığın, Şeytanataparlığın dört yönden solunduğu bir zamanda boğulduğunu görmek.

Orasını anlat burasını anlat…

Evveliyatını anlat içeriğini anlat dışarığını anlat…

Eeee sonra…

Altı günlük “açlık orucu” ardınca 30 günlük sert bir riyazet ile kafayı bir hayli bulmuş vaziyetteyim çok şükür.

Sarhoşluktan bahsetmek başka sarhoş olmak başkaymış meğer…

Ve yazıyorum yine…

Yazacağım…

Yetenek parlatmanın şehvetinden uzak durmaya, zeka gösterilerinden kaçınmaya, bilgi fırlatmayı adam yerine koymamaya, aşk sellerinde boğulup boğmamaya özen göstererek…

Neden?

Bütün bunlara ihtiyaç duymuşum. Yazmaya ihtiyaç duymuşum.

Kendimi anlatacağım. İhtiyaç duyarsam eğer yazmayı bırakacağım.

Kendimi yazma açlığına terk edeceğim.

Açlık nefse çok şifalı bir ilaçmış çünkü.

Ve yazılacak şeyler birikti de birikti. Corona meselesiyle ilgili de gecikmiş bir yazım olacak, Sabetaycı YARI ENTELEKTÜEL PİÇLER ÇETESİ’nin Türkiye Toplumunu “PİÇLEŞTİRME ÇALIŞTAYLARI” hakkında daha çok yazacağım. SABETAYCI UYDURMASI KEMALİZM DİNİ’nin inceliklerine dair yazılarım olacak. Yine aynı YAHUDİ SABETAYCI PİÇ ÇETESİ’nin Müslüman Dindarlığını yok etmek yerine YÖN VERME çalışmaları üzerine yazılarım olacak: İslam Katolisizmi NURCULUK ve 1950 Ankara İlahiyat Fakültesinin kuruluş amaçları üzerine. Modern, Seküler, Kemalist Din tüccarı zamane RUHBANLARImızın nasıl yetiştirildikleri üzerine.

Yazacağım da yazacağım inşallah.

Ama önce şu üçlemeyi bitirmeli…

İlk yazı “Güneş Tanrısının cinsel organı” dikilitaşlar (obelisk) üzerineydi…

İkinci yazı insanlığı ŞEYTANIN PATRONLARININ zamanın prangasına vurulmuş köleleri işçiler haline getiren modern obeliskler SAAT KULELERİ üzerineydi…

Ve bu yazı ise Mescidlerimize eklediğimiz MİNARELER’e dair olacak.

Yazı uzuyor ve okuyucumun alışık olduğu üzere daha yeni söze giriyorum. Ancak 6 aydır neden yazamadığımın bir açıklamasını yapmak istedim. Söz minarelerden açılmışken bir sonraki yazıyı Ayasofya üzerine yazacağımı da belirteyim.

Minareler üzerine üçüncü yazım kısa ve şöyle efendim:

 

İlk vahiy bir mağarada geldi Resulullah Efendimiz aleyhisselama ve Hira mağarasının bir minaresi yoktu.

Hazreti Muhammed ilk vahyi alır almaz Hira Mağarasının minaresine çıkıp İKRA(oku) diyerek haykırmadı Mekke’ye.

Sünnet Hira’da başlar.

Hira yaşadığına ve hayat standartlarına tapan Pagan (Satanist) toplumdan kaçmaktır.

Hira bir lokma bir hırkadır.

Hira kendini yediğin, içtiğinle bedenen temizlemek ve Allah’ın senden muradını yine onu zikrederek ve ona yönelerek taleb etmek, rahmet kapısında yığılıp kalmaktır.

Nübüvvetin ilk sünnetidir Hira.

Kur’an-ı Kerim yoluyla Allah seninle konuşsun istiyorsan Hira’ya çekilmelisin.

Hira’dan doğan imanın 40 kişi olması ne demektir.

Tebliğ emri gelene kadar İslam’ın bir mescidi veya camisi yoktu.

Her tarafı putlarla çevrili Kabe’ye dönerek namaz kıldı müminler.

Medine’de Mus’ab bin Umeyr ilk Cuma namazını kıldırdığında Habeşistan’da Hz. Osman ve Mekke’de Hz. Peygamber Cuma kıldırmıyorlardı.

Ancak Mus’ab Bin Umeyr’in Cuma kıldırdığı etrafı duvarlarla çevrili ve üstü hurma dallarıyla örtülü bir MESCİD’i yoktu Medineli Müslümanların.

Hicretle birlikte Resulullah ilk mescidi yaptırdı KUBA MESCİDİ ve orada Resulullah’ın kıldırdığı ilk Cuma namazı…

İslam’ın ilk mescidi KUBA MESCİDİ’nin MİNARESİ YOKTU!

Senin benim cami mescid dediğimiz “Mescid-i Nebevi” dört duvarla çevrili ve üzerine hurma dalları serilen bir yapıdır.

Hurma dalları içeridekileri yağmurdan değil güneşin kavuruculuğundan serin tutmak içindi.

Medine’de inşa edilen ilk mescidin de bir MİNARESİ YOKTU!

Yağmurdan kaçılmaz ve korunulmaz. İmkânın varsa ıslan ıslanabildiğin kadar yağmur altında.

Bedir’de 313 kişi olmak ne demektir.

Akraba akrabaya boğaz boğaza, kılıç kılıca vuruşmak ne demektir.

Bir mescide ilk minarenin yapılması ne zamana denk gelir peki!?

673 yılında Mısır Valisi Amr Bin As’ın yaptırmaya başladığı ve İstanbul Kuşatması sırasında şehid olduğu için bitiremediği Cami’nin köşelerine yaptırmıştır bu minareleri.

673…

Hicretten 51 sene sonra…

Hazreti Resulullah’ın aklına gelmemiş, Hazreti Ebubekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin aklına gelmemiş.

İran’dan Mısır’a kadar, Yemen’den Anadolu’ya kadar bir devlet kurulmuş ama kimsenin aklına mescidlere minare yapmak gelmemiş.

Minare kelimesinin anlamı da Işık, ateş çıkan, görünen yer demektir.

Mecusi Sasanilerin ateş kuleleri, Hristiyanların çan kuleleri vardı.

Oysa ki bir zamanlar Mescid-i Nebevi’ye giren bir yabancı içeride kim Müminlerin Emiri Hz. Ömer ayıramazdı.

Peki minarelerin uç kısmında uçları yukarı bakan hilal nedir?

Diyecekler ki: İşte efendim Hilal ile Allah kelimeleri aynı harflerle yazılır. Ebced değerleri olan 66 sayısı da aynıdır. Hilal Allah’ı temsil eder.

Eğer bu minarelerin ucunda hilal bulunmasını savunanlar böyle düşünüyorsa düpedüz PUTTUR o uçları yukarı bakan hilaller!

Peki tarihsel gerçeklik olarak bu doğru mu?

HAYIR!

Minarelerimizin ucundaki uçları yukarı bakan hilal BİZANS SATANİST PUTPEREST geleneğinden araklamadır.

Ve Kibele’yi temsil eder, Late’yi (Arap putperestlğinde LAT PUTU), İştar’ı, Coloumbia’yı, Venüs’ü, İsis’i…

Peki Hilal’in ucundaki “beş kenarlı yıldız”ın Resulullah’ı temsil ettiğini iddia etmek nasıl bir ahmaklıktır.

Pentagram çok eski zamanlardan beri satanik (şeytanatapınma) sembolüdür. O da Bizans araklamasyonudur.

O yıldız Jüpiterdir, Zeustur…

Bir başka görüşe göre de güneştir o yıldız.

Amon Ra’dır, Nemruttur, Mitradır, Baaldir, Hübeldir…

Ve bizim minarelerimizin tepesini süslüyorlar.

İşte o hübel putunu en görkemli bir şekilde Kabe’nin baş ucuna diktiler.

ZEMZEM TOWER dediler…

Peki neden az önce sabah ezanı okunmuş olmasına rağmen biraz uzakça olan çifte minareli camiye gitmeyi hiç içim çekmiyor.

Şuracıkta seccadeyi sermek istiyorum.

Sadece tembellik ve üşengeçlik mi!

Binlerce camimiz neden vakit namazlarında emekli yaşlı amcaların dışında cemaatsiz.

Ay ve yıldız Hz. İbrahim’den öncesi ve sonrasında Şeytanın insanları kendine taptırmak için uydurduğu paralel SATANİST dinin en temel simgeleri. Başımızın üstünde taşıyoruz.

Son bir bilgiyle bitiriyorum yazımı.

Katolik kilisesinin Muhammed’in Grekçe yazılışının sayısal değeri olarak gördüğü ve şeytanın sayısı olarak yaydığı sayı ne biliyor musunuz:

666

666 sayısı Katolik kilisesine göre Hz. Muhammed’in karşılığı!

Peki ya pek modern, bilimci, akılcı, pozitivist akılları şekillendiren NEWTON ne diyor bu hususta…

Tabii bugünün süper bilimci GERZEKLERİ Newton’u akılcılığın büyük üstadı olarak görürler. Ancak kendisi okültist, kabalist, ezoterik uygulamalar delisi bir satanisttir.

Dünyayı ve insanı evrenin merkezi olmaktan çıkararak insanlığı anlamsızlık ve değersizlik boşluğuna fırlatıp atıveren NEWTON.

 

Newton’a göre 666 yalnızca Hz. Muhammed’i değil Fatih Sultan Mehmed’i de simgeler!

İstanbul’u Müslüman şehri haline getirerek Ayasofya’yı camiye çeviren Fatih Sultan Mehmed.

Eh bunun üzerine bir Ayasofya yazısı iyi gider.

Allah bana ben sizlere inşallah…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


Yücel kasarcı Yücel kasarcı 10.08.2020 03:51

Yüreğine sağlık yaşananlar anca bukadar güzel kaleme alınabilir devam eski okuma aliskanligimi geri kazana bilecem tebrikler

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık