• 15 Nisan 2018, Pazar 22:44
MONSENYÖR1.ERSİN

MONSENYÖR 1.ERSİN

Irkçılık ve Türkçülük

IRKÇILIK VE TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE

Öncelikle bu ırk meselesini konuşmaktan hiç haz etmediğimi söylemek isterim çünkü bunun tartışma çıkarmak dışında hiçbir ilmi ve dini izahı yoktur.

20. yüzyılda tavan yapmış bu düşünce, etnik kökenlerine göre insanların kategorize edildikleri sistemden başka bir şey değildir. Irkçılık adına sarf edilen tüm söylemler bir ilmi birikimden ziyade siyasi hezeyanlardır. Siyasi otoriteler, toplum mühendisleri üstün ırk safsatalarını bünyelerinde barındırdıkları halkları belli bir hedefe ulaşmak için kullanmakta veyahut büyük devletleri parçalamak için bu zehri dünyaya zerk etmektedirler.

Öncelikle bilinmelidir ki ırkçılığın babaları İbrani kökenli filozoflardır. Kendilerince doğru yolda, Tevrat’a göre inançlarını pozitif bilimlerle meşruiyet kazandırma çabasındadırlar. Tarihi materyalizmle beraber ilk Türkoloji kürsüleri de 1795'te Paris’te, 1814’de Moskova’da kurulmuştur. İlk Türkologlardan birisi olan Edward Gibbon koyu Hristiyan olan İngiliz bir milletvekilidir. Örnekleri çoğaltmak mümkündür, Artur David, Armanius Wanbery, A.Von LeCog, G.Nemet, Efrasiyap Gemalmaz vs. yani bugün kafatasçı anlamda Türkçülüğe sarılan kimseler bilmelidirler ki, iman derecesinde tutundukları düşüncenin menşei, Müslüman olmayan, hatta Türk dahi olmayan rakip devletlerin fikir adamlarının safsatalarıdır.

Çok özetle söylemek gerekirse bu fikir akımı, aydınlanma çağı dedikleri 18. yy. da ortaya atılan İmparatorlukları yıkmak ve din birliğini ortadan kaldırmak için üretilmiş teorilerdir. Irkçılık fikrini pozitivist bilimlerle incelediğimizde dahi hepimizin atasının Homo Erectus ve daha sonra onun bir gelişmiş versiyonu olan Homo Sapiens dediğimiz insanımsı maymun olduğunu görüyoruz. (tabi yersen)

Buna göre İnsan ırkı Afrika’dan çıkmış, Asya üzerinden Avrupa’ya ve oradan tekrar Afrika’ya geçmiştir, bu yolculuk sırasında İnsanlar dünyaya yayılmıştır. Antropoloji bunu söylüyor. Semavi dinlere bakarsak eğer zaten hepimiz Hz. Adem Aleyhisselamdan geliyoruz ve ırk konusu birden kapanıyor. Dinler üzerinden ırka biraz daha eğilirsek, dünyadaki saf ırkların çıkış noktasının Hz. Nuh'un üç oğlundan olduğunu görürüz; Sam, Ham ve Yafes (beyazlar siyahiler-çekik gözlüler) Tabi sonra onların çocukları, torunları, insanlar arasında etkileşim vs. ve insanlar günümüze kadar gelir.

Osmanlı kroniklerinde ve Arap yazmalarında vakanüvisteler Oğuznamelere dayanan Ebu'l-gazi Bahadır üzerinden Türklerin atasını Yafes’e kadar götürürler. Bununla ilgili olarak Kaşgarlı Mahmut'un divanında da bilgiler vardır... Akademik bir yazı olmasın insanları sıkmasın diye detayı burada sonlandırarak neticeye varırsak “Irkların üstünlüğü” tartışması dinen de ilmen de geçerli bir tartışma değildir. Sonuçta hangi taraftan bakarsak bakalım hepimizin atası bir yerde kesişiyor. Sadece farklılıklarımız vardır, işte bu farklılıklar toplulukları millet yapmıştır.

Konuşulmaya değer konu ırklar değil milletlerdir. Yukarda anlattığım üzere ister maymunlardan gelip dünya üzerinde gezinelim, isterse Hazreti Âdem’in çocukları olarak dünyaya dağılalım, ne kadar kardeş olsak da milletleşme sürecinde hepimiz farklılaşmışızdır, her topluluğun farklı alametifarikası ortaya çıkmış ve her kavim kendine ait bir kültür geliştirmiştir. Bu farkın temel kaynağı coğrafya, gıda, inanç ve o topluluğun atasının Allah'tan gelme mizacıdır. (tabiatı)

İnsanlık tarihinde, besin üretimi yanında ilk yerleşik toplumların kurulması ile başlayan dönem Neolitik Çağ adıyla anılmaktadır. Bu dönemle birlikte ilk çağda devletler kurulmuş ve bu devletleri kuran toplulukların liderleri “tanrı kral” olarak benimsenip onların hal’i mutlak doğru kabul edilmiştir. Bu durum tüm kavimlerde ortak gözlenen bir olgudur. Saf ırk dedikleri ilk bilinen ırkların sayısı çok fazla değildir: Türkler, Slavlar, Gotlar, Keltler, Araplar, Medler vs. insanların kategorize edildikleri bu sistemde bu farklı farklı isimlendirmelerin sebebi birbirinden bağımsız olan toplulukların bulundukları coğrafyaya göre oluşturdukları yaşama biçimleri, kültürleridir. Mesela Türkler bozkır halklarındandır. Bulundukları koşullar nedeni ile uzun mesafeleri kat etmek, avlanabilmek, yaşamlarını devam ettirebilmek için at, koyun, sığır besiciliğini öğrenmiştir.

Önce Anav kültürünü, sonrasında ise MÖ 2500 ile MÖ 1700 yılları arasındaki Afanasiyevo kültürünü ve MÖ 1700 ile MÖ 1200 yılları arasındaki Andronovo kültürünü geliştirmiş, savaşçı ve göçebe bir kültüre sahip olmuşlardır. Yani doğal yaşama ayak uydurmanın bir sonucu olarak, geliştirilen bir kültür altında, aralarında akrabalık, dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu toplulukta yaşayan bireylere o kültürü yansıtan bir isim verilmiştir. Türk'ler üzerinden konuşmaya devam edersek mevcut Türk kelimesi de, gene kültüre bağlı olarak, ''töresi olan'' anlamına gelen Törek, Türük, kelimelerinden türeyen bir adlandırmadır. Özetle anlatmak istediğim, insan toplulukları üzerinde eksi veya artı genetik bir husus söz konusu değildir. İnsanlar eşit yaratılmamıştır fakat bu farklar genetik değil bireyseldir.

Eğer Türk dediğimiz topluluk İtalya yarımadasında zuhur etseydi muhtemelen çobanlıkla değil balıkçılıkla, cengâverlikle değil ticaretle uğraşacaklardı, muhtemelen tarihteki konumları da çok daha farklı olacaktı veya başka bir milleti ele alırsak mesela Rusları oluşturan Slav toplulukları, bizim tam aksimize adetleri olan bir topluluk olduğunu görürüz. Aradaki en temel fark genetik değil Slavların orman halkları oluşudur. Slavlar Hint-Avrupa kabilelerinin kuzey grubunun diğer üyeleri gibi Keramik kültürünün birer taşıyıcısı idiler, savaşçı değillerdi. Birçok tarihçi ormanlarda yaşamayı öğrenmiş Slavların Avarlardan (Türkler) devlet kurmayı ve savaşmayı öğrendiğini yazıyor. Slavlar çok ilginçtir ki coğrafi konumlarından dolayı tarihi seyir içerisinde en başta olduklarından çok daha farklı bir millet haline gelerek Rus İmparatorluk milletini ortaya çıkartıyorlar. Sonuç olarak milleti millet yapan birinci faktör gen değil coğrafyadır.

Uçsuz bucaksız düzlüklere veyahut denize bakan bir insanla dağların tepesinde veya bir ovaya sıkışarak yaşayan bir insanın halet-i ruhiyesi elbette farklı olacaktır. Coğrafi şartlara bağlı olarak beslenmenin de insanın tabiatı üzerinde ne denli etki yaptığını bugün bilim kanıtlanmıştır. Bu meseleye de girip konuyu uzatmak istemiyorum. Başka bir husus ise inanç meselesidir. İnanç, toplulukların sınırlarını, ruhsat noktalarını belirleyen kırmızı çizgileridir. Liderler ise diğer şartlara bağlı olarak toplumlarının üstünde küçük de olsa etki yapabilen faktördür, fakat bu faktörün esneme miktarı daha çok adem-i riâyete bağlıdır, daha iyi anlaşılması için bir misal verecek olursak; Cengiz Kağan ne kadar cihangir, ne kadar zalim, ne kadar yağmacı olursa olsun Arap yarımadasında bir kabile şefi olarak dünyada hayat bulsaydı, mevcut şartlara ve tebaasına göre Cihanşümul bir devlet kurabilmesi pek muhtemel değildi.

Arz olunan bu sebepler muvacehesinde ırk konuşmak, ırktan dolayı üstünlük hissi duymak akıl işi değildir. Birey mikro anlamda ailesi ile makro anlamda ülkesi, tarihi ile gurur, övünç duyabilir, lakin bu övünç kaynağı sadece o millettin tarihi serüveninde yaptığı iyi işler ile kurmuş oldukları sistem, medeniyet daha çok maneviyat ile alakalıdır. Somut olarak harici sebepleri bir tarafa bırakıp genler üzerinden ırk ile övünmek âlemin nizamını bilmemekten öte cahilliğin daniskasıdır. Bu oyuna gelen insanlarımız bilmelidirler ki Türk Tarih Tezi- Güneş Dil Teorisi saçmalıkları imparatorluk ve ümmet bilincini yok etmek üzere kurulmuş, Selanik doğumlu sebatay Afet İnan, Ermeni olan Agop Dilaçar gibi fitne tetikçileri tarafından geliştirilmiş, insanları ifsat eden zehirlerdir. 1931-39 senelerinde liselerde ümmetten millete geçilmesi diye okutulan hiçbir ilmi değeri olmayan bu tezin tek hedefi İslam’ın yerine yalın bir Türkçülüğü koymaktır! Bu fitnenin tezahürleri bugün dahi fikir birliğimizi baltalamaktadır. Sade yalın bir Türklük üzerine mesai yapanlar unutmasınlar ki Türkler Hazreti İbrahim’in milletinden olup iman esaslarını tarihini bilmediğimiz bir zamandan beri, ismini bilmediğimiz bir peygamber ile öğrenip, bu hükümleri iliklerine kadar idrak etmiş, Oğuz töresine yerleştirmiştir. Türk milleti, adına Tengri, Allah, Rab, God, İlah ne derseniz deyin manada soyut olan bir tek yaratıcıya ve onun getirdiği inanış ve ahlak hükümlerine inanıp, teslim olmuş, ahiret, cennet cehennem inancına yaslanarak yaşamıştır. 20. yy. dan önce duyulmamış Şamanizm terimi ile de Türk milletinin alakası yoktur. Şamanlık din değil metafizik ritüellerle şifa, simya, büyü yapabileceğine inanılan kişilerdir. Bu tür kişiler isimleri farklı olsa da ilk çağlarda dünyanın her topluluğunda bulunmuşlardır. Türk Milleti Hazreti Peygamber Aleyhisselam ile beraber son kutsal kitap olan Kur'an-ı azimüşşana kavuşmuş, Maveraünnehir bölgesinden akın akın İslam’a koşarak, aczini, fakrını, hiçliğini anlayıp Allah’ın ve peygamberin ipine sımsıkı sarılmıştır.

Türk milleti Peygamberin şeriatını tanır tanımaz halife-i arz olduğunun şuurunu kavramış yıllarca tabi tutulduğu harp stajını artık Cihad yolunda kullanma heyecanını her bireyinde hissetmiştir. Aksi düşünce sadece bedeni ve cesedi ilgilendiren boş bir Türklüktür, tarihi vukuat gösteriyor ki kesinlikle Türk, İslam’ı ve peygamberimizin şeriatını tanıdıktan sonra kendini bulmuştur, gene tarihi gerçekler gösteriyor ki İslam’ı tanıyamamış bazı Türk boyları bu sebeple törelerini, Türklüklerini ve benliklerini kaybedip asimile olmuşlar tarih sahnesinden yok olup gitmişlerdir.

Bu milleti davasız, şuursuz, dinsiz yapmak isteyenler, Allah’ın bu millet üzerindeki planından bihaber olanlardır. Bu minvalde tarih birikimi bize yine gösteriyor ki Türk milletini sevmek iman icabıdır, ırk üstünlüğünden ziyade İslam’a hizmet ve bayraktarlık etmesi bu milleti Tarih sahnesinde yüceltmiştir. 70 sene Türk tarihi ile uğraşmış, ABD başkanına danışmanlık yapmış, asrımızın en büyük tarihçileri arasında gösterilen Türk düşmanı Yahudi Bernard Levis 99 yaşına geldiğinde istemeden de olsa şunu söylemiştir; ''Türkler kadar milli benliğini bir semavi dinin içinde eriten başka bir kavim görmedim.''

Hal böyleyken Türk Milleti üzerinde oluşturulmaya çalışılan 2 asırlık illet-i mizaç Allah’ın inayeti ile şifa bulacaktır. Türklerin boy boy topluca kabul ettiği tek din İslamiyet’tir. Zorunuza gitse de bu millet İslam kalacaktır. Bunun sebebi de en başta Allah-ü Teâlâ’nın milletler üzerindeki lütfu keremi neticesindendir. Aslında bu ırkçılık fitnesini atan oryantalistler, müfteriler kendi davaları namına haklıdırlar, çünkü ehli küfür cephesinde şehidin, gazinin, Müslümanın diğer bir adı da Türk’tür! Ne mutlu İslam’la müşerref olup, İslam’ın bayraktarı, kılıcı ve kalemi olan, manada hayat bulmuş, davası olan Türk çocuklarına.

Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık