• 20 Ekim 2018, Cumartesi 10:58
M.FATİHCAN

M.FATİH CAN

Valide Sultan'ın sivilceleri!..

 

Hüner bir şehir bünyad itmekdür

Reaya kalbin abad itmekdür.

                                                                                                                                     Fatih Sultan Mehmed

 

 

Platon; “insanın en büyük hikmeti şehir kurma hikmetidir” demişti...

O halde;“şehir nedir, şehir kurma hikmeti ne demektir?” sorularına Platon’un tespiti dahilinde bir izah aramakla meramımıza başlayalım.

Fransız tarihçi Fernand Braudel; Uygarlıkların Grameri’ nde şehri;

“Bir şehir, ister büyük olsun ister küçük; içindeki evlerin, anıtların, sokakların toplamından çok daha başka bir şeydir. Tıpkı bunun gibi sadece bir ekonomi, ticaret, endüstri merkezi de değildir. Toplumsal ilişkilerin mekandaki izdüşümü olarak şehir; dünyevi olanı kutsal olandan, çalışmayı eğlenceden, kamuya ait olanı özel olandan,  erkekleri kadınlardan, aileyi ona yabancı olan her şeyden ayıran sınır çizgileri ağının kendi içinde kesiştiği, aynı zamanda da onun yapısını oluşturduğu bir mekan görünümüyle karşımıza çıkar.” (F. Braudel; Uygarlıkların Grameri; ç. M. Ali Kılıçbay; Ankara 2008) cümleleriyle tanımlar.

Tarih Boyunca Kent kitabının yazarı Amerikalı felsefeci Lewis Mumford’a göre de şehir,  insanlığın en büyük keşiflerinden biridir. Ona göre şehir; kralın dini güçleri de uhdesine almasıyla oluşmaya başlamış ve ilk şehirler iktisadi olduğu kadar dini bir kaygının da eseri olarak ortaya çıkmışlardır. (L. Mumford; Tarih Boyunca Kent/Kökenleri-Geçirdiği Dönüşümler; ç. Tamer Tosun-Gürol Koca; İstanbul 2013)

İngiliz tarih felsefecisi Arnold Toynbee de Mumford’a benzer şekilde dinin, tarihi şehirlerin kimliğindeki baskın rolüne dair şunları söylemektedir:

“Bütün şehirler; daha doğrusu makinenin hükmettiği modern devir öncesi bütün şehirler, az çok mukaddes şehirler idi. Bana öyle geliyor ki din, insan tabiatında yer alan ayırıcı bir unsurdur ve hiç şüphe yoktur ki XVIII. yy. sonuna kadar her şehir diğer cepheleriyle birleşen dini bir cepheye sahipti. Sanayi devriminden önce hiç bir yerde, hiç bir şehir, münhasıran siyasi, askeri veya dini bir şehir olmamıştır; çünkü bu faaliyetlerden birçoğu bunun için diğerlerini saf dışı bırakmaksızın oraya hükmediyorlardı…”

 

YERLİ YERİNDELİK…

Ve nihayet; bilge mimarımız merhum Turgut Cansever şehri; mimari, içtimai ve iktisadi unsurların “tevhid” esasına göre biçimlendiği yer olarak tarif eder.

Bu üç temel unsurun organizasyonuyla teşekkül eden şehirde “tevhid”; her şeyi kendi yerine koyarak” yerli yerindelik esasıyla sağlanabilir.

Her şeyin yerli yerinde olduğu bir şehir adaletin tecelli ettiği şehirdir. Çünkü adalet, Attas’a göre varlık düzeni içinde nesnelerin uygun yerlerini bilmek demektir. Öyle ki bu bilmeyi, varlık düzeni (meratibu’l vücud) içerisinde hakiki bilme ve tasdik izlemelidir; aksi takdirde o bilme boşa gidecektir.

Tasdik de tıpkı bilme gibi insani bir özelliktir ve insanın bizzat kendisini, nesneler veya işler nasıl yerli yerine oturtulacaksa onun icaplarına uygun hale getirmesinden ibarettir. Bu da insanın eylemde bulunmasını gerektirir ki bu faaliyet de “amel” kavramı ile ifade edilir.

Şehirdeki “yerli yerindelik” esasının temel şartı olan  “doğru yer” tanımı da“hak” kavramıyla karşılanır.

Her iki alanda (ontolojik ve teolojik) doğrunun tanınması, insanın o doğru ile uygun bir tavra sahip olmasını da zorunlu kılar. Yani “hak”, bu bakımdan ayrıca gerçeklik ve doğruluk mucibince bir vazife veya yükümlülüğü de ifade etmektedir.

Büyük kelamcı İmam Cürcani’ye göre insan, ne yazık ki bütün varlık alemini kuşatan bu adil mimariyi (ontolojik zorunluluk olarak meratib ve derecat) unutmayla beraber nesnelerin yerlerini değiştirir, karıştırır ve bundan da adaletsizlik yani zulüm doğar.

 

NORMLAR HİYERARŞİSİ VE ULU CAMİ…

Şehrin tarif ve hikmet boyutunun tahlilinde devreye giren tevhid, adalet, hak, bilme, tasdik, mesuliyet ve amel (eylem) mefhumları, bizim medeniyetimizin kavramsallaştırmalarıdır.

Bu mefhumları hikemî bir bakışla yorumlayan Cansever, bir şehrin mimari organizasyonunda insanın maddi manevi tüm varlık ve anlam katmanları dikkate alınmalıdır ikazını yapar. İcabı içinse, insan ve toplum hayatını belirleyen normlar hiyerarşisi mekana da yansıyıp onu biçimlendirmelidir.

Müslümanlıkta, normlar hiyerarşisinin zirvesine “din” yerleşir; dolayısıyla İslam şehrindeki mimari hiyerarşi de bunu yansıtmalıdır.

O halde ve bittabi, şehrin kalbi “ulu cami”dir.

Braudel, İslam şehrindeki bu manzarayı şöyle açıklar;

“Sanki kalp oymuş gibi, her şey oraya gider, her şey oradan çıkar…”

Öyleyse, şehrin hem kalbi hem tacı olan ulu mabede ve benzeri abidelere baskın çıkacak ya da onu gölgeleyecek hiç bir inşaî nesneye ve saireye müsaade ve müsamaha edilemez.

Zira nevzuhur yapıların kara gölgesi; dahi mimarımız Sinan’ın katibi Sai Mustafa Çelebi’nin; “Çarh-ı âzam/en büyük gezegen” dediği kubbelerin, “Nur-ı Muhammedi”nin simgesi olarak tarif ettiği alemlerine çökmüşse medeniyetimizin gök kubbesi çatırdıyor demektir:

“Menar-ı çar gûya çar-yâr-ı Fahr-i âlemdir

O günbedde alem nur-ı Nebi'ye olunur îmâ.

Hemana kubbe-i âlisi anun çarh-ı â'zamdur

Nümune anlar ânı Nuh felekten dide-i bina.”(Sözlük lütfen)

Bu ayrıcalık ve hassasiyet, kadim dünya şehirlerinde de müşahede edilebilir. Tarihi derinliği olan ecnebi şehirlerin kimliğini tebarüz ettiren mekanlar da abidevi dini yapılardır ve titizlikle korumaya alınmışlardır.

Elhak; Cansever’in vurguladığı gibi şehrin başta ulu cami olmak üzere sembol yapıları her şeyden önde olmalı, ilk bakışta edinilen intibada kendini göstermelidir. Şehir ancak bu şekilde kimliğini teşhir edebilecektir.

 

SOSYAL KANUN…

Bunu sağlayacak olan şey, tekraren altını çizelim ki mekandaki hiyerarşidir.

Cansever bunu şöyle misallendirir;

“Nefs-i İstanbul’a hangi yönden bakarsanız bakın en hakim unsurun Süleymaniye ve diğer camiler olduğunu görmeniz mümkündür. Bu ise bize İstanbul’u ortaya çıkaran toplumda en üst normun İslam olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde Roma’ya bakınca toplumu oluşturan en üst normun devlet gücü, New York’a veya Levent Maslak aksına bakınca ise ticaret ve para olduğunu görmek mümkündür...”

Gayet tabiidir ki bir şehri kuran iradenin fizik-metafizik değerleri, hayat tarzı, idealleri yani şahsiyeti neyse kurup büyüttüğü, şekillendirdiği ve yorumladığı şehre yansıyan ruh da ona göre olacaktır.

Şehri karakterize eden mekanların, elbette şehrin ve şehirlinin kültürel kimliğinden kopuk olması düşünülemez.

Fakat bu müessiriyet tek taraflı değildir. Şehir ve şehrî, baskın yönleriyle ve belli bir süreç içerisinde birbirlerini dönüştürme gücüne sahiptir. Bu adeta sosyal bir kanundur.

Mukaddime’sinde İbn-i Haldun; evlerin, binaların, şehirlerin, hatta kıyafetlerin, yeme içme alışkanlıklarının dahi insan kişiliği ve kimliğinin teşekkülündeki dominant rolünden bahseder.

Yani insan etkileyen ve etkilenen bir varlıktır.

Ferd ve cemiyet; iklim, çevre, şehir, mahalle, ev, kamu-sivil mekanlar gibi amillerin kuşatması altındadır. Bu müessirlerin kalitesi neyse insan da toplum da ona göre kimlik ve nitelik kazanacaktır.

Ve haliyle zaman içinde, şehirlinin tarihi ve kültürel kodlarından çeşitli sebeplerle bağımsızlaşan kentsel mekan yapısı bir müddet sonra şehrî olanın kimliğinde farklı biçimlenmelere ve metamorfoza yol açacaktır. Yineleyerek kaydedelim ki şehir; insanlarının hayat tarzlarını kendi tarz potasında eritme, asimile etme potansiyeline sahiptir.

Bu negatif bağımsızlaşma; şehirde kimliksiz, sıradan, yerini hak etmeyen ve birbirini tekrar eden yapıların türemeye başlamasıyla kendini belli eder. İşte bu bir alarmdır. Bir yönüyle de tehdittir…

Sonuçta, bağrında barındırdıklarının ortak kimlik ve kültür değerlerini dikkate almadan kurulan veya dönüştürülen şehrin“şehir” vasfını kaybedeceği açıktır ve cesameti, tarzı ne olursa olsun ancak “kent” ismiyle anılmaya müstehak sığ bir yerleşim olacaktır.

Şehir dediğimiz organizma, tarihin doğurduğu derinlikli bir hayat alanıdır.

Ve tarihin doğurup medeniyetin yoğurduğu şehrin doku ve kimyası her şeyden önce insanların o şehirde yaşama gerekçelerini gerçekleştirebildikleri yer olmalıdır.

Gerekçe kısmı çok önemlidir. Hz. Mevlana’nın “Neyin peşindeysen sen osun!” kelam-ı kibarında ifadesini bulan hakikat “şehir” için de bir kazıyyedir.

Hakikaten; şehir ahalisi veya sonradan oraya taşınan insanların o şehirde olma, orayı tercih etme gerekçeleri neyse şehir de bir süre sonra “o” olmaktadır…

Elhasıl şehir ve insan arasındaki bu çok katmanlı, girift, yoğun ilişkiler bütününde baskın taraf öne çıkmakta ve diğerini kendi rengine boyamaktadır.

Ama aslolan şudur; önce insan şehri bozmakta, sonra şehir insanı kendine benzetmektedir…

 

KİMLİK, SİLUET, TOPOGRAFYA…

Şehrin kimliğini oluşturan mekansal hiyerarşi meyanında diğer mühim unsur siluettir. Mekansal hiyerarşi ve siluet ikisi birden, şehre kimliğini nakşeden kültürün adeta vitrini olmaktadır. Hatta siluet, şehrin şahsiyetini oluşturan medeniyet kitabının dibacesidir. Bir başka ifadeyle suretten sirete açılan kapıdır.

Merhum Cansever’in benzetmesiyle, insanda fizik yapı ve görünüm neyse şehirde siluet de odur. Nasıl ki bir simadan sahibi hakkında ilk intiba alınıyorsa, şehrin siması olan siluet de bize sahipleri hakkındaki ilk izlenimleri verecektir. Ve bu izlenim atalarımızın tespitini haklı çıkaracak derecede verimli ipuçları barındırır. Onlar;“suret siretin aynası ” demişlerdir.

Bu manada şehir, onu yoğuran medeniyetin genetik kodlarını güçlü şekilde ifade eden bir mekansal hiyerarşiye ve siluete sahipse bu, siretinin necabetine delalet eder.

Zaten “tevhid” şehirde tahakkuk etmişse, mekansal kimlik bütünlüğü, siluet ahengi ve şehirlilik şuuru ideal manada oturmuş demektir.

İnsan yüzünün topografyası diyebileceğimiz girinti ve çıkıntılar etrafında konumlanan organların birbirine fevkalade bir tenasüple bütünlük arz etmeleri gibi şehrin siluetinde de topografya ve onu tezyin eden yapıların birbirleriyle oluşturdukları ahenk ve terkip de aynı derecede önemlidir.

Şehrin şehirliye sunduğu temaşa zevkinin tecelligâhı olan siluet; ancak bu şartla orijinalitesini muhafaza edebilir. Bir başka şart da muhdes yapıların topografyaya tecavüz etmemesidir. Aksi, tarihi şehirler için düşünülemeyecek derecede vahamet arz edecektir. Bizim geleneksel mimari anlayışımızda şehrin tabii coğrafyasını gayrı tabii yağmalamak diye bir şey söz konusu bile olmamıştır.

Bütün bu ve benzeri tanım ve analizlerden çıkan sonucun, bir yerleşimi şehir kılan ana paradigmanın medeniyet tasavvuru olduğu açıktır. Gerçekten, değerli şehirler büyük medeniyetlerin çocuğudur.

Çünkü uzun tarihi vetire içinde peyder pey teşekkül eden bir yerleşim, ait olduğu medeniyetin karakter kodlarını yorumlayarak, geliştirerek onu bir kültüre ve hikmete dönüştürebilmişse o takdirde şahsiyet kazanıp “şehir” unvanını ihraz edebilir.

Şahsiyet dediğimiz şey de insanı, toplumu ve şehri kendine özgü yapan, diğerine göre farkını yansıtan, onu nev’i şahsına münhasır kılan maddi manevi vasıfların homojenize olmuş ifadesinden ibarettir.

Ve her şahsiyetli şehir, rahminde nüvelendiği medeniyetin zamana ve mekana bir armağanıdır.

 

İNSANLIK İSTANBUL’U ANLASA…

Bu zaviyeden bakıldığında İstanbul; oluşum, gelişim, tabii çevre, mimari, insan unsuru, topografyaya uygun ahenkli yerleşim vs. gibi hususlar dikkate alındığında ideal bir Türk şehri prototipidir. Bir yönüyle sadece Türk vatanının değil bütün İslam dünyasının vitrinidir.

“1960 yılında İstanbul için Harvard, MİT ve diğer üniversitelerin çok seçkin teorisyenleri bir toplantıda, ‘eğer insanlık İstanbul’u anlasa dünyanın büyük şehirlerinin bütün meseleleri çözülür’ demişlerdir...” (Turgut Cansever; Fatih Sempozyumları I-II-III; “Tebliğler”; İstanbul 2011)

Buradan hareketle, şehir kurucu ana unsurları ve sonrasında onu bozan dinamikleri İstanbul üzerinden okumak işe yarayabilir.

Yeryüzü ve gökyüzüyle; toprak ve havayla hem sistem hem ruh olarak harika bir bütünlük yakalamış İstanbul, harcında hayrat duygusu ve pratiği bulunan, tamamen insan tabiatına uygun bir açık mekan planlamasıdır. Aslında kadim coğrafyamızın bütün köklü şehirleri böyledir.

Her biri şehrin farklı ama merkezi mevkilerinde konumlanan abidevi mimari yapıların meydana getirdiği; biri diğerine uzanan ve yekdiğerine ahenkle bağlanan semtler, mahalleler adeta bir “yıldızlar kümesi” teşkil etmekte, bu da şehrin “galaktik” özelliğini ortaya çıkarmaktadır.

Öyle ki ulu camiler ve vakıf imaret külliyelerinin birbirlerine ölçülüp biçilmiş bir tenasüple yakınlaşıp uzaklaştığı ahenkli form şehrin siluetini oluşturmakta; külliyelerin kubbe, minare ve alemleri uzaktan yekpare ve şahane bir manzara arz etmektedir. Bu açıdan Osmanlı şehirlerinin hele İstanbul’un siluti mimarlık aleminde bir efsanedir. Zaten abidevi yapıların konumlandırılmasında bu husus özellikle dikkate alınarak planlama yapılmıştır.

“Osmanlılar Şeyh Edebalı’nın tesis ettiği loncalar düzenindeki bilgi birikimi ve hiyerarşisinin gerektirdiği esaslara dayanarak İstanbul’u inşa etmişlerdi… Büyük abidelerin etrafına bina yaparken çok dikkatli olunuyordu. Mesela Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii arkasındaki yamaçlarda yer alan ahşap konakların pencereleri genel standarda göre daha küçüktü. Aynı şekilde Süleymaniye Camii’nin Haliç eteklerindeki evlerin pencereleri de genel standarda göre küçüktü. Böylece Mihrimah ve Süleymaniye camileri olduğundan daha büyük gözüküyorlardı. (…) Geçmişte bu değerlerle yan yana gelmiş evlerin her birinin bir ziynet gibi süslediği sokakta yürüyen insan; Allah’ın yarattığı dünyada, zarafetle vakarı bir arada taşıyan güzellikleri hissederek yaşıyordu. Karşısında bir mescidi, bir minareyi, güzel bir evi ya da büyük bir ağacı görüyordu…” (T. Cansever; Kubbeyi Yere Koymamak; hzy. Mustafa Armağan; İstanbul 2012)

 

MODERNİZM VE ŞEHİR

Devr-i Cumhuriyet’de modernleştiriyoruz kompleksiyle şehrin bu özgün kimliği bozulmuştur.  Şehir dik, düz, dev ve birbirini kesen caddelerle parçalanmıştır.

Kısa sürede anlamsız, sevimsiz devasa kavşaklar; amacı belli olmayan meydanlar türemiştir.

Cadde, bulvar, meydan sevdasına tarihi doku pay mâl edilmiş; şehrin kuşatıcı, insanı içine çeken davetkar sıcaklığı yerini, otomobillerin ezdiği yollarla kenarında dizilmiş görgüsüz yükseltilere bırakmıştır.

“1957 de Başbakan Adnan Menderes İstanbul’da bulvarlar açmaya başladığı zaman, uluslararası bir konut kongresi bütün gündemini terk etmiş, bir hafta İstanbul’u konuşmuştur.” (T. Cansever; a.g.t.)

Şu bir gerçektir ki gelenek, toplumuna anlamlı şahsiyetli şehirler miras bırakır; modernite ise “özgürsün; şehri sen biçimlendirmelisin” der.

Köklülüğü reddeden kimyasıyla modernizmin derdi, şehirler ve insanları aynileştirmektir. Onun kimlik gibi ayırıcı bir vasfa tahammülü yoktur. O, toplumları kıskacına alabilmek için yukarıdan aşağıya bir stratejiyle benzeştirmeyi kullanır.

Burada, “çağdaş ihtiyaç vs. gibi argümanlarla ikna edilmiş şehir yöneticileri” kullanılır. Sonuçta ortaya kent dediğimiz bir birini tekrar eden sosyal yığınlar ve mekansal yığınaklar çıkar.

 

UYGARLIK VE KÜLTÜR

Modernizmle birlikte ön plana çıkan ekonomik işleyiş ve kentçi pragmatizm balada belirtilen tevhid, adalet, hak, bilme, tasdik, mesuliyet ve amel (eylem) gibi hikmet yüklü kavramları ne yazık ki şehir hayatımızdan kovmuştur.

Şehir kurucu şu hikemî mefhumları Marmaray’ın Üsküdar ve Cağaloğlu çıkışlarına oturtarak meramımızı müşahhaslaştıralım.

Fernand Braudel; yukarıda adı geçen eserinde A. Tönnies ve Alfred Weber’den aktararak “… Uygarlığın bir teknik veya uygulamalı teknikler bütününden, tabiat üzerinde etki meydana getiren araçların toplamından başka bir şey olmadığı” nı ifadeden sonra “kültür ise bunun tersine normatif ilkeler, değerler, idealler yani tek kelimeyle zihniyettir” der. Yani “uygarlık” maddi olana “kültür” manevi alana tekabül etmektedir.

Bu itibarla İstanbul’un iki yakasını Boğaz zemininin altından bir araya getiren Marmaray; sadece Türkiye’nin değil dünyanın en büyük ve mühim uygarlık abidelerinin başında gelmektedir.

Bu muazzam altyapı yatırımının temsil ettiği uygarlık seviyesinin evrensel çapıyla, üstte kalan kısmın kültürel kimliğimizi yansıtma kalibresi maalesef vahim bir tenakuzdan ibarettir.

Bu sisteme Üsküdar’dan ve Cağaloğlu’ndan dahil olunurken görülen manzara İstanbul kimliğinin imajinatif değerini ucuzlatmaktadır.

Marmaray’ın Üsküdar çıkışında sizi muhteşem güzelliğiyle karşılayan Gülnuş Emetullah Valide Sultan (Yeni Valide), Şemsi Paşa (Kuşkonmaz), Rum Mehmed Paşa camileri ve Yeni Valide Cami İmareti gibi abideleri gölgeleyen ve moralinizi bozan biçimsiz çıkıntılar şeklindeki Marmaray mimari (!) aparatları ile Cağaloğlu çıkışının hemen dibinde tektaş pırlanta gibi duran Nallı Mescid’e ve mehabet içinde tevazu arz eden tarihi Bab-ı Ali binasına kaba bir mızrak gibi batan istasyon binası; merhum Cansever ‘in kavramsallaştırdığı “tevhid”  ve “yerli yerindelik” esasını ve bu düsturlara göre biçimlenmesi gereken şehir-mekan-siluet hiyerarşisini iptal etmektedir.

Bu vaziyet, Cürcani’nin; “İnsan, ne yazık ki bütün varlık alemini kuşatan adil mimariyi unutmayla beraber nesnelerin yerlerini değiştirir, karıştırır ve bundan da adaletsizlik (zulüm) doğar.” tespitini de haklı çıkarmaktadır.

 

YIKMAK İÇİN YAPMAK!

Bir uygarlık timsali olan altyapının hemen üstünde, kaba pragmatizmle kotarılan bu yapılar; asırlar içinde mayalanarak kıvamlaşan ve tekemmül eden medeniyetimizin mekana yansımaları olan Üsküdar ve Sultanahmet kimliğini lekelemiş; silueti gölgelemiş bulunmaktadır.

Hele sahilden bakılınca Yeni Valide Camii ve diğer abidelerin ön yüzünde birer sivilce gibi görünen bu betonarme aparatların birinci dereceden sit alanı olan bu saha ve çevresindeki tarih ve tabiatla hiç uyumlu olmayan hali hüzün vericidir. Buna izin veren şehir idarecilerinin arz ettiği vahamet ve razı olan şehirlinin aidiyet bunalımı ise ayrı bir tahlilin mevzuudur.

Burada karşımıza çıkan; modernizmin fonksiyon bencilliği, kotarmacılığı ve pragmatizmidir. Ve maalesef, işlevsellik veya teknik zaruret söz konusu olunca İstanbul estetiğinin bir mana ifade etmediğinin de ortaya çıkmış olmasıdır.

Sadettin Ökten hocamıza göre bir şehrin korunması için şu dört unsurun gerçekleşmesi gerekir:

“Toplumsal uzlaşı, uzlaşan toplumun irade beyanı, iradenin idare tarafından mekana aktarılması ve toplumun o mekanı benimsemesi ve orada yaşamasıdır…

Burada bahsedilen toplumsal uzlaşı, medeniyet tasavvurudur. Medeniyet tasavvuru da kendi yaptırımlarını vaz’ etmelidir...”

Bu icapların kuvveden fiile çıkabilmesinin şartı ise o şehri tavattun edenlerin aidiyet duyguları, şehirlilik şuuru ve entelektüel kapasitelerinin şehrin kültür ve kimliğini temsil etmedeki yeterlilik derecesi ve kalitesidir.

Yıkmak için yapılan yapılar olarak kabul ettiğimiz bu mimari (!) aparatlar Üsküdar ve Sultanahmet’in gönlüne ağır gelmektedir.

Valide Sultan bu sivilceleri elbet patlatacak; Bâb-ı âli de bağrına saplanan bu mızrak ucunu kıracaktır. Bu kaçınılmaz bir şeydir.

Michelangelo; ustalığının sırrını; mermerdeki fazlalığı yontmak olarak açıklamıştı…

Teklif ettiğimiz şey tam da budur:

Marmaray gibi bir uygarlık şaheserinin birbirine bağladığı Üsküdar ve Sultanahmet gibi iki nadide mirası kalınlaştıran, kabalaştıran unsurları yontmak ve Attas’ın tarifi ettiği şekliyle adaleti sağlamak…

 

Derin Tarih / Ağustos 2018

 

 

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


  • S.Lig
  • 1.Lig
  • 2.Lig Kırmızı
  • 2.Lig Beyaz
    Takımlar O G B M Av P
1 İstanbul Başakşehir 12 8 3 1 12 27
2 Galatasaray 12 7 2 3 8 23
3 Kasımpaşa 12 7 1 4 7 22
4 Yeni Malatyaspor 12 6 3 3 9 21
5 Antalyaspor 12 6 2 4 -2 20
6 MKE Ankaragücü 12 6 1 5 2 19
7 Beşiktaş 12 5 3 4 4 18
8 Göztepe 12 6 0 6 1 18
9 Atiker Konyaspor 12 4 5 3 3 17
10 Trabzonspor 12 4 4 4 1 16
11 Demir Grup Sivasspor 12 3 5 4 -4 14
12 Bursaspor 12 2 7 3 -1 13
13 Fenerbahçe 12 3 4 5 -4 13
14 Akhisarspor 12 3 3 6 -7 12
15 Kayserispor 12 3 3 6 -7 12
16 Aytemiz Alanyaspor 12 4 0 8 -12 12
17 Erzurum BB 12 2 5 5 -4 11
18 Çaykur Rizespor 12 1 5 6 -6 8
Şampiyonlar Ligi
UEFA
Alt Lig
    Takımlar O G B M Av P
1 Çaykur Rizespor 34 20 9 5 30 69
2 MKE Ankaragücü 34 18 9 7 21 63
3 Boluspor 34 18 6 10 23 60
4 Ümraniyespor 34 17 8 9 14 59
5 Erzurum BB 34 14 11 9 12 53
6 Gazisehir Gaziantep FK 34 15 8 11 19 53
7 Altınordu 34 15 8 11 10 53
8 Balıkesirspor 34 16 7 11 10 52
9 İstanbulspor 34 14 8 12 6 50
10 Vartaş Elazığspor 34 13 9 12 9 48
11 Giresunspor 34 13 8 13 6 47
12 Adanaspor 34 12 7 15 -15 43
13 Adana Demirspor 34 11 8 15 -3 41
14 Eskişehirspor 34 12 8 14 7 41
15 Denizlispor 34 10 8 16 -4 38
16 Samsunspor 34 7 15 12 -14 36
17 Manisaspor 34 7 3 24 -49 12
18 Gaziantepspor 34 2 4 28 -82 1
    Takımlar O G B M Av P
1 Hatayspor 34 23 7 4 48 76
2 Menemen Belediyespor 34 22 8 4 42 74
3 Afjet Afyonspor 34 21 7 6 31 70
4 Sivas Belediyespor 34 19 10 5 28 67
5 Keçiörengücü 34 19 7 8 36 64
6 Sancaktepe Belediyespor 34 16 11 7 26 59
7 İnegölspor 34 17 8 9 12 59
8 Sarıyer 34 13 5 16 -1 44
9 Tokatspor 34 11 10 13 -8 43
10 Etimesgut Belediyespor 34 11 9 14 -3 42
11 Kastamonuspor 34 12 4 18 -3 40
12 Eyüpspor 34 11 6 17 -10 39
13 Tuzlaspor 34 10 8 16 -9 38
14 Bodrumspor 34 10 8 16 -14 38
15 Amed Sportif 34 10 10 14 -4 37
16 Bucaspor 34 10 9 15 -9 36
17 Korfez SK 34 4 4 26 -48 13
18 Mersin İdmanyurdu 34 1 1 32 -114 -17
    Takımlar O G B M Av P
1 Altay 34 19 9 6 30 66
2 Bandırmaspor 34 19 7 8 22 64
3 Gümüşhanespor 34 19 7 8 25 64
4 Sanliurfaspor 34 19 6 9 21 63
5 Sakaryaspor 34 17 10 7 15 61
6 Bugsaşspor 34 15 11 8 20 56
7 Hacettepe Spor 34 15 11 8 16 56
8 Konya Anadolu Selçukspor 34 15 10 9 7 55
9 Niğde Belediyespor 34 14 7 13 -1 49
10 Kırklarelispor 34 11 9 14 -9 42
11 Kahramanmaraşspor 34 9 12 13 -14 39
12 Zonguldak Kömürspor 34 9 11 14 -14 38
13 Pendikspor 34 9 10 15 -13 37
14 Fethiyespor 34 8 12 14 -9 36
15 Fatih Karagümrük 29 9 4 16 -13 31
16 Nazilli Belediyespor 34 7 8 19 -24 29
17 Karşıyaka 34 6 9 19 -22 21
18 Silivrispor 34 2 11 21 -34 17

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık