• 12 Ağustos 2017, Cumartesi 1:16
M.FATİHCAN

M.FATİH CAN

İNSAN HAKLARI MI DEDİNİZ?

 “Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır; hayvanlar bile…”

                                                                                                            G. de Busbecq

Doksanlı yılların başıydı. Türkiye’nin gündeminde bugün olduğu gibi “yeni bir anayasa” ve “başkanlık” meselesi vardı. Harici ve dahili bütün sesler, renkler bu aktüaliteyi şekillendirmekle meşguldü. Devrin “Tonton Reisicumhur”u Turgut Özal merhum, sivil bir anayasanın ve bu anayasayla birlikte başkanlık sisteminin elzem olduğunu, Türkiye’nin artık mevcut düzenle bir yere varamayacağını gayet mukni deliller serdederek hararetlendirdiği bir tartışmayı ustaca yönetiyordu. Televizyon programları, yazılı medya bu konuya kilitlenmiş; düzinelerce konferans, panel; mürettiplerinin ideolojileri istikametinde kamuoyu oluşturmakla meşguldü. Düşünüyorum da galiba  “Tarih tekerrürden ibarettir”  fehvası pek de isabetsiz değilmiş…

O günlerin etkili sivil toplum kuruluşlarından “Aydınlar Ocağı” da bu gündemle alakalı Taksim AKM’de bir panel düzenlemişti. Panelistler arasında hatırlayabildiğim kadarıyla, şimdi çoğu hayatta olmayan “dişli isimler” vardı: Ünlü ceza hukukçusu Ord. Prof. Sulhi Dönmezer, 82 darbe anayasasının akıl hocası ve müellifi Prof. Orhan Aldıkaçtı, Prof. Nevzat Yalçıntaş ve Allah uzun ömürler versin, o tarihte henüz doçent olan Burhan Kuzu hocamız (ki bu davanın en istikrarlı ve samimi savunucusu olduğu sabittir) ve şimdi isimlerini hatırlayamadığım konunun uzmanı birkaç zat daha.

Gayet heyecanlı ve seviyeli bir tartışmaya sahne olan ve takipçilerin de interaktif olduğu toplantıyı yöneten Sulhi Dönmezer hocanın toplantı boyunca ve her vesileyle diline pelesenk ettiği “ magna carta, çağdaş insan hakları, batının billurlaşmış yüksek insani değerleri vs.” gibi vurgularından son derece rahatsız olmuştum. İtirazımı, salonda güme gider düşüncesiyle panel bitimi kulise saklamıştım. Çıkışta bir grup arkadaşla hocanın etrafını sardık. Hocaya, panel boyunca her fırsatta sarfettiği şu “batının billurlaşmış insani değerleri”atfına bir mana veremediğimi ifadeden sonra Peygamber efendimizin “Veda Hutbesi”nden bahisle ve ilgili kısımlarını da nazikçe hatırlatarak; insanlık tarihinin belgeli ilk  “insan hakları evrensel beyannamesi” nin “Veda Hutbesi” olduğunu; Osmanlı tecrübesinin de standartları yüksek bir medeniyete numune teşkil ettiğini; dedelerimizin bırakalım insan haklarını hayvan haklarında bugün bile ulaşılamayan bir seviyeyi tutturmuş olduklarını; kurdukları vakıflarla dağdaki kurt ve diğer vahşilerden, sokak hayvanlarına ve kuşlara; nehir boylarındaki salkım söğütlerden çınar ve diğer ağaçlara kadar nasıl bir yaşatma, koruma ve kollama hassasiyetini kurumsallaştırdıklarını müşahhas misaller vererek o gençlik heyecanıyla anlatınca; “siz galiba benim öğrencilerimdensiniz; bu mevzu derin bir mevzu, bir gün okula gelin de orada devam edelim” deyip kibarca müsaade istemiş ve panel mahallinden ayrılmıştı.

O yıllarda tarihimizin siyasi boyutundan çok içtimai tarafına dair okumalar yapıyordum. Hala en çok ilgimi çeken ve vakıf oldukça iftihar duygularımı kabartan, medeniyetimizin iş bu insani veçhesidir demeliyim. İnceledikçe ve şahsi vukufumca; atalarımızın sahip olduğu fevkalade maddi manevi değerleri, tamamen İslam olmaya borçlu olduklarını gördüm ve “Müslümanlık onlarda fıtraten zaten var olan şefkat, merhamet, hakkaniyet hasletlerini zirveye çıkaran bir rol oynamıştır” kalıbındaki kanaatim iyice pekişti. Hz. Ömer; “Biz İslam olmakla önce insan olduk, sonra Müslüman olduk “ buyurmuş. El hak ne kadar veciz bir itiraf…

Hayy’dan geleni Hu’ya…

Girişteki anekdotta kısaca temas edip geçtiğim; medeniyetimizin şefkat ve merhamet boyutunun müşahhas ve mücessem abideleri olarak vakıf- hayrat müesseselerimiz, hakikaten nev’i şahsına münhasır ve hala aşılamamış; hem İslam hukukunun hem tarih hem sanat tarihimizin ilgi alanına giren yönleri ve derinlikli süreç ve katmanları ile son derece zevkli ve mühim bir mevzudur. Bu yazının asıl konusu; ecdadın hayvan sevgisi ve bu muhabbetin neşet ettiği ilahi kaynağın onu sevkettiği pratiğin serencamı olmakla birlikte mevzunun tebellürü kabilinden ve bir girizgah sadedinde “vakıf müessesesi” ne ihtisaren temas etmek tavzih edici olabilir.

O halde vakıf ne demektir; vakıf müessesesi ne mana ifade eder sorusu evleviyet kazanmaktadır.

Vakıf; malum Arabça kökenli bir kelimemizdir ve lugavi olarak durma, durdurma, alıkoyma, hareketten mahrum bırakma, hapsetme gibi manalara gelir. Istılahta ise; sahip olunan malın bir kısmını ya da tamamını Allah için ebediyen vakfedip bütün menfaatini İslam’a, ibadullaha ve tüm yaratılmışlara hizmet ve hayır yolunda harcamaktır. “Muhakkak O’ndan geldik ve yine O’na döndürüleceğiz” ayet-i kerimesinin bir tefsiri de belki   “O’ndan geleni yine O’na döndürmek” olan “vakfetme” tasarrufudur denilebilir.

Bu tasarrufun niyet planında herhangi bir dünyevi emel, gösteriş, icbar veya maddi zorunluluk asla yer almaz. Hemen burada belirtelim ki bazı nadanlar ecdadımızın vakfetme davranışının arka planında “malı müsadereden kurtarmak, devlet ve halk nezdinde itibar gözetmek; hatta hatta bugünün kavramsallaştırmasıyla adeta ‘kara para aklamak’ şeklinde açıklanabilecek iftirai yorumlara tevessül edebilmişlerdir. Bu haksız zanlara nefis bir izah getiren büyük alim-müfessir Elmalılı Hamdi Yazır merhuma sözü bırakmak en iyisi diyelim ve tespitine satır açalım: “Bazı vakıfların mücerred müsadere korkusundan dolayı mallarını vakfetmiş olduklarına kaail olmak doğru bir düşünce olmasa gerektir. Zamanımızda kendi servetlerini beşeriyetin gözlerinden akan ihtiyaç yaşlarıyla tenmiye eden (nemalandıran.mfc) ve yüzlerce yoksul, bedbaht insanı ihya edecek miktardaki bir parayı bir gecelik eğlenceleri uğrunda feda etmekten çekinmeyen nice kimseler görülüp dururken, artık varlarını yoklarını bütün cemiyetin şahsi istifadesine tahsis etmiş olan zatlar hakkında beyhude yere yanlış kuruntularda, hükümlerde bulunmak elbette muvafık görülemez. ‘Hayru’l mal ma enfega fi sebilillah’ (malın hayırlısı Allah için infak edilendir/veya Allah yolunda sarfedilen mal hayırlıdır. mfc) buyrulmuştur. Eğer o zatların malları hayırlı olmasa idi böyle Allah yolunda bezl edilmiş olmazdı. El gıpta o hayırperver zatlara!” (Ö. Nasuhi Bilmen; Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Kamusiyye Fıkhı ; c. 4)

İyiliğin tadı

Elbette; Yunus Emre’nin; “ Yaradılmışları severiz/ Yaradandan ötürü” dizesiyle dört kelimede noktasını koyduğu “Allah rızası” mefhumu mucibince cemadat, nebatat, hayvanat ve insanat’a karşı derin mesuliyet duygusu ve saf fıtratın merkezi olan vicdanın tahriki neticesi oluşan “infak” duygusu her türlü su-i zandan beridir. Fi’l hakika; Ademoğlu, egosunun hapishanesinde hayvani tarafıyla bir varlıkken; daimi olarak nefsini şart koştuğu “menfaat vakfiyesi”ne, tamamen Yaradan hürmetine ve hür iradesiyle ötekini de kaydettiği an insanlık dairesine dahil olabilir. Bu meyanda sarf edilen “Annelik hayvani bir duygudur(içgüdüyle ilgili). İnsani olan ötekine yapılan anneliktir” aforizmasına katılmamak mümkün değildir. Öteki dediğimiz ki içine tüm varlık aleminin sakinleri olan mahlukatı alır; işte bunların maddi manevi kurtuluşunu, huzurunu, afiyetini hedefleyen merhamet, şefkat ve diğergamlık hassalarının ete kemiğe bürünmüş, kurumsallaşmış tezahüründen ibaret bir müessese ve onun etrafında teşekkül eden derin bir kültürden bahsediyoruz. Öyle bir kültür ki; asırlarca sosyal dokumuzu yara almadan devam ettirmiş, bütün canlılar için güvenli bir atmosfer oluşturmuştur. Böylelikle iyiliğin tadı herkese, her şey tattırılmıştır.

Vakfın İslam hukuk literatüründe hepsi de aynı manayı mündemiç birçok tarifi mevcut olup fakihlerin vakıf hakkındaki görüşleri birbirinden cüzi farklılıklar gösterir. İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye göre vakıf; “Bir kimsenin sahip olduğu gayrı menkulün gelirini ariyeten fakirlere veya İslam cemaatinin dini veya içtimai ihtiyaçlarına tahsisinin akdidir.” İmam Ebu Yusuf ve İmam-ı Muhammed’e göre ise; “ Gelirleri mahlukata tahsis edilen bir şeyin mülkiyetinin Allahın mülkiyetine geçmesini temin eden şeri bir muameledir.” Ebu Yusuf’un içtihadına göre; vakıf, “vakfettim” sözüyle gerçekleşip vakfedenin malı olmaktan çıkar. İmam-ı Muhammed’e göre ise vakfedilenin vakıf olma vetiresi, mütevelliye teslim edilmesiyle gerçekleşir.”(İsmail Kurt; “Vakıf Müessesesi XV ve XVI Asır Vakıfları” Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi; Ensar Vakfı y. İstanbul 1997.)

Başı dua sonu beddua…

Vakıf müessesesinin iki önemli unsuru vardır.  Doğrudan hizmet sunan bina ve aparatlar ki bu bir medrese, bir mescid, bir kütüphane, bir aşevi, bir yetimhane, bir kervansaray olabilir;  buna “hayrat” denir. İçinde karşılıksız hizmet verilen bu ve benzeri kurum ve kuruluşların giderlerini yani hizmet sürekliliğini sağlamak için vakfedence tahsis edilmiş gelir kaynaklarına da “akar-akarat” denilir. Bugün Beşiktaş’taki ünlü Akaretler yokuşu, adını, cadde etrafında dizili mükemmel formlara sahip site evlerin bir vakfın akaratı olmasından almıştır. Oraya bir şekilde yolu düşen şimdiki nesil “akaretler” der, geçer. İsmin ne mana ifade ettiği maalesef pek bilinmez, merak da edilmemektedir...

Akaratı, öyle kermes emtiası falan gibi zannedenler için çapına bir misal vermek gerekirse; sadece Fatih camii ve külliyesinin masraflarına tahsis edilen akarlar; 4250 dükkan, üç işhanı, dört hamam, yedi köşk, dokuz bahçe ve çevresiyle birlikte bir bütün oluşturan bedesten ve bin yüz otuz evden mürekkeptir. ( Ömer Lütfi Barkan; “Fatih İmareti 1480-90 Yılları Muhasebe Bilançoları”; İkt. Fak. Mecmuası; c. XXIII/ 1-2; İstanbul 1963.)

Vakıfın (vakıf kuran) kuruyor olduğu vakfı; niçin, nasıl ve neyle kurduğunu; ezcümle vakfının hizmet şartlarını belirttiği belgeye yahut senede “vakfiye” denir ki; kadı tarafından şahidler huzurunda tescil edildikten sonra vakıf resmiyet kazanır. Vakfiye metninin aslı “kadı sicil defteri” ne girer, bir nüshası da vakfı yapan kimseye verilir. Şeri’ye mahkemeleri arşivinde bu şekilde tescil edilmiş binlerce vakfiye metni mevcuttur. Mesela “1546 yılında yapılan bir sayımda sadece İstanbul’daki toplam vakıf sayısı 2515’tir. ( Ömer Lütfi Barkan- Ekrem Hakkı Ayverdi; İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri; 953/1546 Tarihli; İstanbul 1970.) Günümüzde ise “İstanbul Şeri’ye mahkemelerinde tescil edilmiş vakfiye sayısı toplam olarak 9748 adettir.” (İsmail Kurt; “Vakıf Müessesesi XV ve XVI Asır Vakıfları” Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi; 1997.)

Vakfiyelerin başı dua; hayır ve sadaka-i cariye ile ilgili ayet ve hadislerle başlar; geniş ve net bir şekilde yukarıda sayılan sorulara cevap teşkil eden metinle devam eder, ahiri ise ağır bir beddua ile biter. Beddua, vakıfın vakfını tehmil, tebdil, tağyir ya da ortadan kaldıracak olanları hedef alır. Devr-i kadim efendileri için bu bedduanın tehdit gücü çok azimdir. Kıssalarda geçer; Hüdhüd kuşu, Süleyman peygamberi vakıf arazisinden alacağı bir gagalık toprağı mülküne karıştırmakla tehdit etmiş ve o kudretli Peygamberi, talebini ifaya mecbur kılmıştır…

İlk vakıf

Herkesin birlikte ibadet ettiği mekanlar “vakıf” vasfını haizdir; bu manada bilinen en eski vakıf Kabe-i Muazzama’dır. Kabe, yeryüzünde inşa edilen ilk mabettir.

Bazı rivayetlere göre, sürülerini satıp insanların istifadesi için vakfeden ilk insan da Hz. İbrahim’dir. Peygamberimiz de Medine'deki yedi parça mülkünü vakfetmiştir. Hazreti Ömer, çok sevdiği bir arazisini; satılmamak, bağışlanmamak ve mirasla da geçmemek üzere, ebediyen fakirlere, hısımlara, miskinlere, yolda kalmışlara ve azatlık anlaşması yapan kölelere vakfettiğini açıklamıştır. İslam’dan önceki devirlerde vakfa benzer müesseselerin varlığına dair rivayetler olmakla birlikte; “… Hükmi şahsiyeti haiz ve ebedi bir şekilde hayır ve sevap amacıyla yapılan vakıflar İslamiyet ile ortaya çıkmıştır” (Ali Himmet Berki; “İslamda Vakıf; Sahih ve Gayrı Sahih Nevileri”; Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi Dergisi; Ank. 1957; Cilt VI; Sayı 1-4.) Ömer Nasuhi Bilmen ise: “ Zaman-ı cahiliyet’de Arablar arasında vakıf müessesatı vücuda getirilmemiştir. Ancak Müslümanlığın zuhurundan itibaren vakıflar geniş bir mikyasda inkişafa başlamış, Rasulü Ekrem (sav) Medine’deki yedi kıta akarını vasiyet yolu ile vakf ve suknalarını mümünlerin fakirlerine şart buyurmuşlardı.” (Ö.N.Bilmen; Hukuk-ı İslamiye ve Istılahat-ı Fıkhiye Kamusu; Cilt IV.) demektedir.

XIX. asrın büyük Osmanlı alimlerinden Ömer Hilmi Efendi de bu hususta benzer görüşler serdetmiştir: “Vakıf müessesesi geçmiş hukuklarda dahi mevcuttu. İslam dininin doğuşundan önce ümmetlerin büyüğü bu yolda hayri eserler meydana getirmişlerdir. İbrahim aleyhisselam vahyi ilahi ile bir hayli asar-ı hayriye inşa buyurmuştur. Bunların ilki hüccacın tavafgahı, Müslümanların kıblesi olan Kabe’dir. Nebiyy-i müşarünileyhin diğer asar-ı hayriyeleri bilad-ı Arab’da mevcut ve ‘Halilurrahman evkafı’ demekle maruftur.” (Ömer Hilmi Efendi; İthafü’l Ahlaf fi Ahkami’l Evkaf; İstanbul 1890.)

Büyük tarihçi Fuad Köprülü: “ İslam dünyasında vakıf müessesesinin başlangıcı hakkında bir takım rivayetlerin tarihi hiçbir esasa istinad etmediği muhakkak olmakla beraber, Suriye ve Mısır’daki ilk İslam fütuhatından sonra, yani hicretin birinci asrından başlayarak İslam dünyasında vakıflar tesisine başlandığını görüyoruz.” (M. Fuad Köprülü; “ Vakıf Müessesesi “; Vakıflar Dergisi; Ankara 1938.) görüşünde olsa da İslam tarihinde tesis olunan ilk vakfın Peygamber efendimize ait olduğu hadis kaynaklarıyla sarihtir.

Üstadın bu meselenin hukuk tarihi yönüne dair izahında ise tam isabet söz konusudur; “İlk dönemde vakıf hukuku gelişmemiştir. Hristiyanlığın yayılması ve Roma’nın resmi din olarak kabulünden sonra vakıf hukuku gelişmeye başlamıştır. Daha sonra gelişen vakıf ise kiliselere, manastırlara ve fakirlerin korunması amacını taşıyan hayır müesseselerine yapılan tahsisler şeklinde kendini göstermiştir. Ancak Roma ve Bizans’ta görülen bu tarz tahsisler, İslam hukukundaki sadece tahsisat kabilinden vakıflarla benzerlik arz etmektedir ve hükmi şahsiyete sahip oldukları da tartışmalıdır.” (M. Fuad Köprülü; “ Vakıf Müessesesinin Hukuki Mahiyeti ve Tarihi Tekamülü”;Vakıflar Dergisi; 1942.)

Defter kapanmasın diye…

Vakıf mefhumunun kimyası, vahyi ve nebevidir; bu itibarla ilk insan, ilk İslam peygamberi Adem atamızdan son peygamber Hz. Muhammed (sav.)e kadar sadaka, infak, hayrat gibi kavramlar ve bunların vücud verdiği müesseseler din kaynaklıdır; yani İslamidir. Hayreddin Karaman da bu hususa işaretle “Hadislerin açıkça ifade ettiği hükümler ile bunların ışığı altında ictihaddan doğan hükümlerin mecmuu, İslam hukukundaki vakıf müessesesinin esas şeklini ortaya koymuştur.”demektedir. (Hayreddin Karaman; Mukayeseli İslam Hukuku; İstanbul 1974.)

Bu babda, inananları ateşleyip harekete geçiren çok sayıda ayet-i kerime ve hadis-i şerif mevcuttur: “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe siz, birr’e (hayra) eremezsiniz.” (“Al-i İmran”; 92. ayet-i kerime) Onlar ki Allah’a inanırlar, ahiret gününe inanırlar, ma’rufu emrederler, münkerden nehyederler, hayırlara koşuşurlar ( hayırda birbirleriyle yarışırlar) ve işte bunlar Salihlerdendirler.” ( “Al-i İmran”; 114. ayet-i kerime)

Bir insan öldüğünde, defter-i amali (amel defteri ) kapanır. Yalnız; arkasında bıraktığı sadaka-i cariyesi (hayatında yaptırıp hayra vakfettiği çeşme, köprü, hastane, cami, mektep vs.);ilmi eseri; kendine dua eden hayırlı evladı olan kimse müstesna.” (Muhyiddin Nevevi; Riyazu’s Salihin; Ankara 1979; cild III; Hadis no. 1412.)

Hadis’de geçen “sadaka-i cariye” lafzı, vakıf ruhunu mükemmelen ifade etmektedir.

Bir diğer hadis-i şerif’te de; “ Ölümünden sonra kişiye amel ve hasenelerinden ancak şunlar yetişir: Neşrettiği ilim, geriye bıraktığı salih bir evlat, miras bıraktığı bir Mushaf-ı şerif, yaptırmış olduğu bir mescid, yolcular için yaptırmış olduğu bir misafirhane, akıtmış olduğu su ve hal-i hayatında kendi malından ayırmış olduğu bir sadaka yani bir vakıf...(Heyet; Hutbeler, Ankara 1987.) buyrulmaktadır.

Fi’l hakika; Kur’an-ı kerim ve Ehadis-i Nebeviyye’de inananlara emir mahiyetindeki bu ve benzeri beyanlar ecdadımızın ruhunu mayalamış, onları; maddi manevi varlıklarını sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için hayra sarf etme yolunda ebedi bir yarışa sokmuştur.

“Vakıf cenneti…”

Emeviler ve Abbasiler devrinde büyük gelişme kaydeden vakıf kurumu kısa sürede İslam aleminin diğer köşelerinde de süratle yaygınlaşmıştır. Bu müesseseler sayesinde neredeyse her İslam şehri medreseler, mektepler, tekkeler, kervansaraylar, köprüler, sulama kanalları, suyolları, darü’ş şifalarla donanmıştır. Büyük Selçuklular zamanında tabir caizse patlama yapan vakıfların; idaresinin düzenli bir şekilde yürümesini sağlamak için zaruri olarak bir “evkaf nezareti”nin kurulması yoluna gidilmiştir. (Süheyl Ünver; “Büyük Selçuklu İmparatorluğu Zamanında Vakıf Hastahanelerinin Bir Kısmına Dair”; Vakıflar Dergisi; s. I; 1938.)

Harzemşahlar, Atabegler, Eyyubiler, Memlükler ve Anadolu Selçukluları da malik oldukları coğrafyalarda hayrat müesseselerini hayli geliştirmişlerdir. Mesela Anadolu Selçukluları devrinde eyalet gelirlerinin % 14’ü gibi büyük bir meblağ vakıflara aittir. (İbrahim Erol Kozak; Bir Sosyal Müessese Olarak Vakıf; İstanbul 1985.)

Osmanlılar elinde bu medeniyet, maddesiyle manasıyla zirveye çıkmıştır. O kadar ki; padişahlardan tutun; onların anneleri, eşleri, kızları, erkek çocukları, gelinleri; sadrazamlardan tutun; vezirler, paşalar, şeyhülislamlar, müderrisler ve diğer devlet memurları; zenginlerden tutun, mütevazı gelire sahip sıradan insanlara kadar, kadını erkeği bu hayırda yarışmışlar; akla hayale gelmedik hizmet çeşitliliğine sahip birbirinden ilginç vakıflar kurmuşlardır. Ali Himmet Berki’nin ifadesiyle; “Bu müessesenin İslam toplumlarında ve özellikle tarihimizde kazandığı şahsiyeti, yaygınlığı ayniyle başka hiçbir toplumda görmek bulmak mümkün değildir.(Ali Himmet Berki; “Vakıfların Hukuk ve Tarih Bakımından Kıymeti”; Vakıflar Dergisi; s.VI; 1965.)  Ve yine; “Osmanlı döneminde vakıfların çok daha büyük gelişme gösterdiği; toplumun eğitim, sağlık, bayındırlık, şehircilik ve beledi, askeri, dini; hayvanların korunması, sosyal güvenlik gibi temel ihtiyaçların ötesinde son derece ayrıntılara dönük olanlara bile yönelinmiş; 16. asır Osmanlı toplumunu Batılılar ‘Vakıf cenneti’ tabirini kullanarak tavsif etmişlerdir.” (Turan Yazgan; Görüşler; İstanbul 1977.)

Bunlar o kadar çeşitlidir ki…

Esnaf loncaları, çeşme, sebil, kuyu, su yolu, dükkan, misafirhane, kaldırım, hela, çamaşırhane, han, hamam, bedesten, türbe, iskele, deniz feneri, okçu ve güreşçi meydanları yani spor sahaları, borçlulara yardım, esirleri kurtarmak, köleleri azad etmek ve onları münasibiyle evlendirmek, fakir kızlara çeyiz vermek, yoksullara odun, kömür almak, gıda yardımı yapmak, hizmetçilerin efendileri tarafından azarlanmaması için kırılanın, dökülenin yerine yenisini almak, hayvanları korumak, kuşlara yem parası ayırmak, hasta leyleklere bakmak, hayvan cinsinin ve tohumların ıslahına çalışmak, gazilere at yetiştirmek, sanatı teşvik etmek, ağaç dikmek, borçtan hapse girenlerin borcunu ödemek, istihkâm, kale, top döküm tesisi gibi askeri ihtiyaçlara ve yine donanmaya yardım etmek, baharda öğrencileri kır gezisine götürmek, kitapların tamirini sağlamak, dağlara, ıssız yerlere geçit kurmak; ve’l hasıl insanın, hayvanın, doğal hayatın neye ihtiyacı varsa onu karşılamak üzere daha akla gelmeyen ve fakat vakfiyeler okunduğu zaman hayretle karşılanan on binlerce vakıf...

En karlı yatırım

Din, mezhep, ırk, cins ve statü farkı gözetmeksizin ferdler arasında onurlu bir yardımlaşma ve dayanışma yoluyla “hayr”dan “hayrat”a, hayrattan “hayat”a köprü olan vakıf kurumu, şahsiyetleri zedelemeden cemiyet katmanlarındaki her ferde ulaşabilmiştir. Dünyanın faniliğine inanmanın tabi neticesi olarak sonsuzluğa yatırım yapmak atalarımız için ticaretin en karlısı sayılmıştır. Çünkü Kitab-ı kerim’de; “… canlarınızla ve mallarınızla cenneti satın alınız…” buyrulmaktadır. Varlık alemindeki anlamını bu çerçeveye oturtan Müslümanların, modern çağda geri kalış sebebi bu sanılmakta; bu duruş, materyalistlerce “dünyadan el etek çekme, miskinleşme ve kör bir tevekküle boyun eğme” şeklinde yaftalanmaktadır. Halbuki bu anlayış “… öyleyse varım!” felsefesinden çok “neden varım?” sorusuyla meşbu bir zihin dünyasıyla alakalıdır. Kaldı ki; “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için; yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmak” müslümanın hayatla kurduğu ilşkinin temel formülüdür. İnsan ancak böyle bir terkiple maddi dünyanın esaretinden kurtulup gerçek hürriyete kavuşabilir… Aşıkpaşazade, dünyalığın anlam ve değerini; “Mal odur ki hayra sarfoluna…” (Aşıkpaşazade; Aşıkpaşaoğlu Tarihi; İstanbul 1992; b.157.) şeklinde özetlemiştir. Şakir Bekri de aynı bakışı farklı kelimelerle pekiştirmektedir: “…Vakıflar, iktisadi ve mali bakımdan zaruridir. Vakıf yani vakıf yapan, malını vakfetmeseydi, servetini daimi surette amme hizmetine tahsis eylemeseydi bu surette bu serveti ya zevk-ü safa için harcedecek veya şuna buna sadaka yahut hibe yolu ile verecek ve bu suretle servetinden ancak bir iki kişi muayyen bir devir için faydalanacaktı. Birinci halde ise, servet keyf için istihlak ve israf edilmiş olacaktı.” (Şakir Bekri; “Vakfın Lüzumu, Faydaları ve Vakıfları Teşvik”; Vakıflar Dergisi; s.V; Ankara 1965.) Üstad, yine bu noktayla alakalı dikkat çekici bir tespitte daha bulunmaktadır; “Vakıf şartlarını incelediğimiz zaman kurulan bütün vakıfların sadece dini amaçlı olmadıklarını da görürüz. Vakıf müessesesini, bizdeki tarihi işlevleri dikkate alındığında sadece fakirlikle mücadele eden bir müessese olarak değerlendirmemek gerekir. Vakıflar bu sınırlı amacı çok aşmakta, adeta ‘insanlığın yücelmesi’ne, ‘hayatın gelişmesi’ne ve ‘insan haysiyetine yaraşır bir asgari seviyenin sağlanmasına’ yönelinmektedir. … Bir yönüyle de vakıf müesseseleri servetlerin atıl ve verimsiz kalmalarına müsaade eylemeyen bir teşebbüstür.  …Vakıf insanlara tasarruf telkin eyleyen iktisadi bir mahiyet de arz eder. Bunlara ilaveten vakıf bazı müsrif mirasçıların veraset suretiyle ellerine geçecek olan miras payını kısa bir zaman içinde heder etmelerine de engel olabilen bir müessese olarak gözükmektedir…” (Ş.Berki; “Vakfın Mahiyeti”; Vakıflar Dergisi; s. VIII.)

Devlete borç veren hazine…

Vakıf müessesesinin Osmanlı maddi varlığı içindeki payı o kadardır ki; “Osmanlı İmparatorluğunda 16. asrın başlarında toprakların 3/5’i dirlik sahiplerinin elinde bulunmakta, 1/5’ini padişah hasları, 1/5’ini ise vakıf toprakları teşkil etmektedir.” (Ömer Lütfi Barkan; “Osmanlı İmparatorluğu’nda Toprak Vakıflarının İdari-Mali Muhtariyeti Meselesi”; THTD Ankara 1944; c. I.)  “…Yapılan hesaplara göre, sancak denilen üç yüz idari birimden her birisinde takriben bin’e yakın vakıf bulunan Osmanlı devletinde vakıfların genel bütçesi devlet bütçesinin üçte birine ulaşmaktadır.” (Bahaddin Yediyıldız; “Hayrat Sistemi ve İmaret Siteleri”; Türkler; cild VI.)

Vakıf akaratının varidatı devlet hazinesinden tamamen ayrı, kadı idaresinde özel bir hazinedir. O kadar zengin bir bütçedir ki; devlet hazinesinin yetersiz kaldığı durumlarda buradan devlete yardım edilmektedir. (Bahaddin Yediyıldız; “Vakıf”; İ:A; cild XIII.)

Vakıf eserlerinin çoğalması mimar, usta, tezyinatçı gibi bir çok sanatkarın yetişmesine; amele, aşçı, yamak, hademe, bakıcı, tabip, muallim, bekçi vs. gibi meslek erbabı ve vasıfsız elemanın istihdamına imkan vermiştir. Mesela XVI. yüzyılda sadece Mimar Sinan’ın muhtelif vakıf kurucuları adına inşa ettiği on dört imaret sitesinde toplam 2529 kişinin çalıştığını biliyoruz. ( Bahaddin Yediyıldız; “Sinanın Yaptığı Eserlerin Sosyal ve Kültürel Açıdan Tahlili”; VI. Vakıf Haftası Kitabı; İstanbul 1989.)

Muazzam kurumsal ve fonksiyonel yapısından kısaca bahsettiğimiz vakıf müessesesinin teknik detayları da ayrı bir literatür oluşturacak çaptadır ve bahsi diğerdir. Ancak ana hatları itibariyle iki başlık verip bu bahsi noktalayalım ve spesifik konumuza geçelim:

“Menkul vakıflar” ki taşınabilen servet (para, altın, gümüş vs.) üzerinden kurulan vakıf demektir. İslam hukukçuları menkul olan bir malın vakıf yapılamayacağı görüşündedir. Ancak bazı alimler, akara binaen, menkulatın vakfı sahihtir görüşündedirler.

“Gayr-ı menkul vakıflar” ise nakli mümkün olmayan (arazi, bina vs.) mal veya mülkün vakfedilmesidir.

“Her yaş ciğeri olana…”

Türklerin ferdi ve içtimai hayatlarında hiçbir düşünce ve davranış kalıbı yoktur ki müessir olarak arkasında bir ayet, bir hadis ya da “kelam-ı kibar” denilen veli, alim sözü bulunmasın. Tabiatımızı, şahsiyetimizi büyük ölçüde bu ana kaynaklar mayalamıştır. Türk İslam tarihi, arka plan okumaları yapılarak yeniden değerlendirildiğinde tarihi ve medeni kimliğimizin alameti farikaları olan kurumlar, refleksler, tarzlar, yönelişler, düşünce mekaniği; hasılı Türkün kendiyle; eşya ile ve tabiatla kurduğu ilişkiler bütünü farkında ya da bilincinde olunsun olunmasın yukarıda zikrettiğim üç temel kaynakla doğrudan ilişkilidir. Bu ana paradigmanın kendine has bir alt başlığı da “hayvanat” ile “hayrat” ruhu üzerinden kurduğumuz sıkı ve sıcak bağlarla ilgilidir.

Rahmeti sonsuz olan “Rahman”’ın merhameti sadece insanlara değil başta hayvanlar olmak üzere tüm mahlukata şamildir:“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki (onlar da) sizin gibi bir ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır.” (“En’am Suresi”; 38. Ayet-i Kerime.) buyrulmaktadır.

Yaratıcımız, bizlerden hem hayvanları hem bitkileri hem çevreyi yani dışımızda zannettiğimiz lakin içinde bir cüz olduğumuz alemi korumamızı istemekte ve emretmektedir. Peygamberimiz de bizi bu hususta ikaz etmektedir: “Kim haklı bir sebebe dayanmadan bir serçeyi, hatta ondan daha küçük bir canlıyı öldürürse, o canlı kıyamet günü davasını Allah’a götürür ve ‘Ey Rabbim! Falan kimse beni, bir fayda olmaksızın öldürdü’ der.” (Nesai; “Sayd.” )

Hz. Muhammed (s.a.v.), bir yuvadan aldığı yavruları torbasına doldurarak şehre getiren birine, onları derhal analarının yanına, aldığı yuvaya iade etmesi uyarısında bulunmuştur. (Ebu Davud, Cenaiz) Hatta, Medine’nin belli yerlerinde her tür avcılığı yasaklamış;  Mekke’nin fethinden sonra, aynı tatbikatı burada da devreye sokmuştur. (Yakup b. İbrahim EbuYusuf; Kitabü’l-Harac; Kahire 1976.)

Beni İsrail’den dindar bir kadının; kilerinden bir şey aşıran kediyi bağlayıp aç susuz ölüme terk ettiğini ve bu sebeple cehennemliklerden olduğunu (Buhari; “Bed’ü’l-halk.”); susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği civardaki kuyudan pabucuyla su çıkarıp sulamak suretiyle hayata döndüren günahkar bir kadının ise cenneti kazandığını haber vermiştir. (Müslim; “Selm.”) Sahabeden bir zat: “Hayvanlara yaptığımız iyiliklerden sevap mı alacağız?” diye sormuş; Peygamberimiz cevaben; “Her yaş ciğeri olana (canlıya) yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buhari; “Bed’ü’l-Halk.”) buyurmuştur.

“Birr” sahipleri…

İslamiyet, hizmet hayvanlarına dinlenme hakkı getirmiştir. Bu hak sebebiyle gerek yolculuk gerek savaş gerek tarım vs. gibi alanlarda istirahat hususunda hayvanlara öncelik verilmeye başlanmıştır. Enes b. Malik, bu hususla alakalı şöyle demektedir: “Biz bir konaklama yerine geldiğimizde, hayvanların yüklerini çözmeden (dinlendirmeden, ihtiyaçlarını gidermeden) namaza başlamazdık.” (Ebu Davud; “Cihad.”)

Hadis külliyatında tabiat, çevre ve hayvanların haklarıyla ilgili rivayetler edep, ilim ve yüksek ahlak anlamına gelen “el-birr” başlığı altında bir araya getirilmiştir.

Hz. Ali; “Bütün dünyayı bana verseler ve buna karşılık bir karıncacığın ağzındaki taneyi almamı isteseler, bu zulmü yapamam” buyurmuştur. Büyük şair Firdevsi, Hz. Ali ‘nin bu hassasiyetinden mülhem bir mısraında: “Tane çeken bir karıncayı bile incitme. Onun da canı vardır. Can; elbette tatlı ve hoştur…” der. Yine Hz. Ali; “Karınlarınızı hayvanlar mezarlığı kılmayınız!” yani et tüketiminde ifrat göstermeyiniz tavsiyesinde bulunur. (İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İstanbul Üniversitesi Basımevi, İstanbul 1993.)

Kanuni Sultan Süleyman’ın, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemali efendiye şöyle bir soru gönderdiği meşhurdur: “Dirahtı (ağacı) sarınca karınca/Vebal var mıdır karıncayı kırınca?”  Zenbilli, Kanuni'nin sorusuna aynı estetik boyutta cevap vermiştir: “Yarın Hakk’ın huzuruna varınca/Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

Şeyh Şibli Numani’yi vefatından sonra rüyasında gören bir talebesi, Şeyh’in kendisine; diğer hiçbir ameli sebebiyle değil ama; soğuk ve yağmurlu bir günde soğuktan bir köşeye büzüşmüş ve titremekte olan bir kedi yavrusunu cübbesinin altına alıp eve götürmüş olmaklığı sebebiyle Cenab-ı Hakk’ın afv ve mağfiretini kazandığını söylemiştir…

On beş asır geriden!

Bu ve benzeri billurlaşmış ve tatbik değeri kazanmış yüksek insani standartları İslam; doğuşuyla birlikte vaz’ etmişken modern ve pagan dünya bu hususta daha emekleme safhasındadır. Yine de insaf sahibi bir kısım hukuk adamı hayvan hakları konusu üzerinde durmakta ve hayvanların, yaşama hakkı ile sınırlı olsa bile, bağımsız hak ehliyetine sahip olmalarının gerektiğini savunmaktadır. (Hüseyin Hatemi; Gerçek Kişiler Hukuku; İstanbul 2005.) Bu savunuda ana fikir, bütün hayvanların doğmuş olmak itibariyle eşit oldukları ve bu ana prensip hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahip bulunduklarıdır. Paris’te 15 Ekim 1978’de UNESCO Evi’nde resmen ilan olunan “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin dibacesinde yukarıdaki ana fikir etrafında temel gerekçeler sıralanır ve akabinde bildirge on dört madde ile son bulur. (İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İstanbul Üniversitesi Basımevi, İstanbul 1993.)

Tarihte, diğer haklarla birlikte hayvan haklarının da nasslarla tanzim edilip korumaya alındığı bilinen ilk devrin “Asr-ı saadet”  olduğu izahtan varestedir. Hususen Osmanlılar, bu hukuku tam manasıyla kurumsallaştırmışlar ve nevi şahsına münhasır yüksek bir kültür haline dönüştürmüşlerdir.

İnsanlık, “hayvan hakları” gibi bir hakkın olabileceği düşüncesine XIX. yüzyılın ikinci yarısında gelebilmiştir. BM, “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi” başlığıyla bu konudaki resmi düzenlemeyi ise bir yüzyıl sonra; XX. yüzyılın ikinci yarısında anca yayınlayabilmiştir. Oysa İslamiyet’in bu konuda vaz’ ettiği kanunları kaynak kabul eden Osmanlı alimleri çok erken zamanlarda; “… hayvan sahiplerinin, hayvanların beslenmelerine dikkat etmeleri, takatleri üstünde yük vurmamaları, hayvanlara vurmak suretiyle eziyet etmemeleri gerektir. Aksine hareket edenler tazir cezasıyla cezalandırılır” genel hükmünü hukuk kitaplarına dercetmişlerdir. ( Ali Haydar; Dürerü’l hükkam; c.II.)

1502 tarihli Osmanlı Belediye Kanunnamesi’ndeki şu hükümler, tebliğ tarihi dikkate alındığında her halde alanında bir ilktir.

“…Ve ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerini göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam etdüreler. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından geleler.” “ Fi’l cümle bu zikrolunanlardan gayrı her ne kim Allah Teala yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, Şer’i hükmü vardır.” “ Atı ve katırı ve hımarı nalsuz yürüdmeyüp gözede, mikdarından artuk yük yüklenmeye. Eslemiyenün Kadı marifeti ile hakkından geline ve aruk zebun davarı kullandırmaya…(Ahmet Akgündüz;Osmanlı Devletinde Belediye Teşkilatı ve Belediye Kanunları; OSAV; İstanbul 2005.)

Hamalların yük boşaltma sonrasında hayvanlarına binmemelerine dair 1766 tarihli bir diğer ilginç ferman da şöyledir:

“İstanbul Kadısı faziletli efendi!

İstanbul’da at hamalları ve sair yük hayvanı ile hamule nakleden nükuleler, yüklerini mahallerine götürüp avdetlerinde binmemek içün semerleri üzerine yarım vukiyye (okka) demirden mismarlar (kalın çivi) konulması öteden beri izamlarından iken, az müddetten beri bazıları terk ve bazıları küçük ekserler vaz’ ve üzerine ağaçlar koyup yük hayvanları sahipleri sürücülerine göz yummakla yük hayvanlarına binip şiddet ile sevk ve önlerine gelen çocuk ve kadın ile ama, aceze makulelerine dokunup ızrardan hali olmamalarıyla bundan önce defalarca tenbih olunmuşken uslanmamalarıyla zabıta altına ıfraı gerekli olmakla, imdi hamallar kethudası ve yiğitbaşılarını götürüp önceden olduğu gibi yarım okka demirden çivi vaz’ ve üzerlerine ağaç komayıp avdetinde binmemek üzere yük hayvanı sahiplerine ve sürücüler de yüderek (yürüterek) götürüp ensesinden şiddetle sürmemek üzere kuvvetli şekilde nizam-ı kaviyyeye rapt ve verilen nizamı ilam eyleyesiniz diye. 5 Ramazan 1179/ Şubat 1766.” İstanbul Kadılığı; sicil 25; varak 251-252. (Yay. Sadık Albayrak; Osmanlı’da Sosyal Yapı ve İstanbul; 1999.)  

Örneklerine fazlasıyla yer verebileceğimiz bu belgeler de gösteriyor ki Osmanlı’da hayvanların hukuki statüsü “mal” statüsünden daha ileri seviyede olmuştur. Nasslar, tarihi veriler ve fakihlerin ilgili nasslara yaklaşımlarını dikkate aldığımızda, “hak” kavramı çok erken zamanlardan itibaren ecdadımız için, hayvanları da tabiatı da içine alacak şekilde geniş ve kapsamlıdır. İlgili nasslardan, hayvanların sadece hak sahibi olmalarını değil, ayrıca ne gibi hakların sahibi bulunduklarını da anlamamız mümkündür. Mesela hamalların, Cuma günleri hayvanlarını da tatil etmeleri (çalıştırmamaları) nin mecbur olması, hayvan sahiplerinin onlara eziyet etmeleri durumunda cezai işlem görecekleri, seferlerde mühimmat çeken büyükbaş hayvanların takatten düşünce kasaplara satılamazlığı, hasta ya da yaşlanmış hizmet hayvanlarının ölene kadar bakımlarının sağlanması, hatta bunun için tabir caizse emekli maaşı gibi tahsisat ayrılması bu çerçevede değerlendirilebilecek haklar nevindendir. Bu itibarla “hak” kavramı sorumluluk ve ceza anlamında İslam itikadı açısından kategorize bile edilmiştir. Şöyle ki; başta “kul” hakkı (müslim ve gayrı müslim) olmak üzere; “beytü’l mal” hakkı ve “hayvan” hakkı. Bunlardan en dikkat edilmesi gerekeni de “hayvan” hakkı olarak gösterilmiştir, çünkü onlarla helalleşme şansı yoktur…

Alman seyyah Hans Dernschwam’ın, 1542’de (Kanuni devri) İstanbul’da şahit olduğu şu hadise hassasiyetin boyutlarını göstermesi açısından calib-i dikkattir: “Sadâret Kaymakamı Koca Mehmed Paşa, aşhanenin önünden geçerken odun yüklü güzel bir atın beklediğini görmüş ve atın sahibinin de aynı aşhanede karnını doyurmakla meşgul olduğunu öğrenmişti. Paşa bu vaziyete oldukça sinirlenerek, odunları atın sırtından indirmekle kalmayıp sahibini de cezalandırarak odunları onun üzerine yükletmişti.  Odunları, at için aldırdığı bir akçelik kuru otu at yiyene kadar sahibinin üzerinde bekletmişti.” (Hans Dernschwam; İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, ç.; Yaşar Önen;1992.)

Konstantinopolis’de köpeklere yer yoktu…

Alman seyyahın aktardığı anekdot, elbette masum hayvanların haklarını tespit, taknin ve tatbik etmede ulaşılan seviye ve anlayışa iyi bir örnektir. Filhakika bu hassasiyet nass ve nebevi buyruklardan neşet etmekle birlikte sadece müeyyide korkusundan kaynaklanmamaktadır. Asıl olan ecdadın hayvanlara karşı olan sevgisi; şefkat ve merhametidir. Bu görüşümüzün sayısız delilleri arasından birkaçını; bize ait kaynaklardan ziyade şu fart-ı muhabbete bir türlü anlam veremeyen, kendi dünyalarında yabancısı oldukları bir duygu ve durumu hayretle müşahede edip hararetle kaydeden ecnebi kalemlerden nakledelim.

Mesela, 1835-1839 yılları arasında Osmanlı’da askeri muallim olarak vazife yapan Prusyalı Feldmareşal Kont Moltke’nin gözlemleri hayli ilginçtir: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi, Bayezid camiinin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Bunlar herhangi bir vakada bilmem hangi haberi Peygamber’in kulağına fısıldamış olan belli bir güvercinin torunlarıdır...  Kanatlarını çırpmaları, keyifli keyifli gurultuları ve alacalı kargaşalıkları dille anlatılamaz. Şahsi emniyetlerine güvenleri yüzünden, bu beleşçiler insanın yolundan bile çekilmiyorlar. Bunlar gibi limandaki martılar da insanın kürekle vurup öldürebileceği kadar tasasız ve yüzsüz… Evlerde asla köpek bulunmuyor; fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi fırıncıların, kasapların sadakalarıyla ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşıyorlar... Benim çok dikkatimi çeken bir şey de İstanbul sokaklarından atla geçtiğimde, köpekleri daima sokağın ortasında uyur görmem olmuştur. Burada bir köpek bir insanın ya da atın önünden asla çekilmiyor, bunu bilen insanlar ve atlar mümkün olabildiğince köpeğin önünden çekiliyorlar… En sık kalabalıklar içinde bile onların taş kaldırımlar üzerinde kıpırdamadan uyudukları görülüyor…” (Helmuth von Moltke; Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar; ç. Hayrullah Örs; İş Bankası Kültür y.; İstanbul 1960.)

Sultan III. Mustafa zamanında İstanbul’da bulunan Fransız Baron de Tott’un anıları da renkli satırlarla doludur: “Başkentte tüketilen buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayların belirli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Kumru sürüleri Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler. Gemicilerin hiçbiri onların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz. Hayvanlara sağlanan bu kolaylık, onların çok sayıda, korkusuzca, hatta gemicilerle haşır neşir olacak tarzda kursaklarını doldurmalarını sağlar… Türklerin kedileri koyun ciğeriyle beslemelerini de gezginler benim gibi hayranlıkla kutlamışlardır. Kendilerini bu işe adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğeri kedilere dağıtırlar…”( Baron de Tott; Memoires sur les Turcs et lesTartares; ç. Mehmet R. Uzmen; Türkler ve Tatarlara Ait Hatıralar; Tercüman 1001 Temel Eser; İstanbul.)

Geçtiğimiz Şubat ayında sadece İstanbul’u değil tüm ülkeyi on gün boyunca ekranlara kilitleyen “kuyu” adlı yavru köpeğin, düştüğü derin ve dar kuyudan kurtarılma macerası ve insanımızın bu necatı; “son zamanların en mutluluk verici olayı” olarak tanımlaması, efsaneleşmiş hayvan sevgimizin galiba genetik olduğunu doğruluyor gibidir.

İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in anlattıkları, özellikle, İstanbul’un sokak köpekleriyle tanışmasının Fetih’ten sonra Sultan Fatih sayesinde gerçekleştiğini vurgulaması bu tezimizin en sağlam teyidlerinden olsa gerektir: “İstanbul, köpeği pek bol olan bir yerdir. Herkes gelir gelmez farkına varır bunun. Köpekler şehrin daha az kalabalık ama birincisinde daha az garip olmayan ikinci halkını meydana getirir. Türklerin köpekleri ne kadar sevip koruduğunu bütün dünya bilir. Bunu; Kuran’ın hayvanlara karşı olmasını da emrettiği merhamet hissiyle mi, yoksa köpeklerin de bazı kuşlar gibi uğurlu olduğunu sandıkları için mi yaptıklarını anlayamadım; belki Peygamber köpekleri sevdiği, belki mukaddes tarihleri bu hayvanlardan bahsettiği, belki de Fatih Sultan Mehmed’in, Topkapı’da açılan gedikten arkasında bir sürü erkan-ı harb köpekle beraber, şehre muzaffer girmesi yüzündendir. Şu bir vakıadır ki bu hayvanları içten severler. Birçok Türk beslenmeleri için kabarık meblağlar vasiyet eder. Sultan Abdülmecid bunların hepsini Marmara’da bir adaya sürdüğü vakit halk sızlanıp mırıldanmış, köpekler geri dönünce de bayram etmiştir. Hükümet hoşnutsuzluk oluşturmamak için bu hayvanları hep rahat bırakmıştır… İstanbul’daki bir sürü köpeğin hiçbirinin sahibi yoktur. Köpeklerin hepsi birden tasması, vazifesi, ismi, meskeni, kanunu olamayan büyük bir serseriler cumhuriyeti teşkil ederler…” (Edmondo de Amicis; Constantinopoli; İstanbul; ç. Beynun Akyavaş; Ankara.)

Köpeklerin ahı…

Amicis’in sözünü ettiği Abdülmecid devrindeki köpek sürgünü başlı başına bir fenomen hadisedir. İstanbul tarihinde emsali görülmemiş bir vak’a olarak bahse konu sürgün ve akabindeki gelişmelerle ilgili Osmanlı arşivlerinde müstakil eser olacak çapta vesika mevcuttur. Bu sürgünün doğurduğu infial İstanbulluları nümayiş (miting) dahil her türlü sivil tepkiyi göstermeye sevk etmiş ve netice de alınmıştır. Köpeklerin sürgünden dönüşü bir şehrayine dönüştürülmüş, İstanbullular bu vuslatı günlerce kutlamışlardır. Bu olayın akabinde cereyan eden büyük Kırım harbi masum köpeklere reva görülen kötü muameleye bağlanmış, harp boyunca “zavallı köpeklerin ahı tuttu” sözü dillerden düşmemiştir.

Buna benzer lakin hem daha acımasız hem geri dönüşsüz bir sürgün de İttihat ve Terakki döneminde gerçekleşmiştir. 1910 yılında yaşanan “Hayırsız Ada” vakası tam bir felaket ve İttihatçılar için yüz karası olmuştur. Yaklaşık 80 binden fazla sokak köpeği, üç ay boyunca sağdan soldan toplanarak vapurlarla Hayırsız Ada’ya taşınmış; mezkur idarenin estirdiği tedhiş havası sebebiyle halk, Abdülmecid devrindeki gibi ciddi bir tepki de gösterememiş; köpekler açlığa, susuzluğa ve sıcağa yani ölüme terk edilmiştir. Ulumalarının, iniltilerinin, şehrin sahil mahallerinden duyulduğu ve bir müddet sonra sıcaktan, açlıktan ve birbirlerini parçalayarak yemekten telef olan hayvanların acı ulumalarının kesildiği anlatılanlar arasındadır... Bu feci hadiseden iki yıl sonra patlayan meşum Balkan harbi ve felaketi de, ahali tarafından bu katliamın uğursuzluğu ve bedeli olarak kabul edilmiştir.

Tanzimat sonrası “amiran” takımında oluşan Batı hayranlığı ve aşağılık kompleksi, sokaklardaki başıboş köpek manzaralarının Batılılar karşısında Türkiye’yi sakil duruma düşüreceği zehabına kapılmalarına yol açmış; neticesi de yukarıda özetlenen felaketleri tevlid etmiştir. Fakat ahali henüz bu bozulmanın tesirlerinden beridir. Aslında her alanda kendini gösteren bürokrasi-halk çatışmasına şu köpek sürgünü hadisesi içinden çarpıcı bir örnek,  bir anekdot daha nakletmek istiyorum: “İttihat ve Terakki devrinde Aksaray Valide camii imamı Kamil efendi bir sabah namazından sonra mihrabda ‘mihrabiye’ okumaktadır. Tam da İttihad Terakki’nin belediye marifetiyle köpekleri itlaf ettiği günlerdir. Camiden içeriye bir köpek girer. İtlaftan kaçmaktadır. Doğruca imamın arkasına saklanır. Kamil efendi köpeği korur, zira ‘camiye giren emniyettedir.’ ayetine riayet eder. Sonraları köpek hocadan ayrılmaz. Hocanın ömrünün sonlarına doğru gözleri görmez olur. Köpek onun gözü kulağı olur…” (Bu olayı; “ bunu da şahidinden na bu kulaklarımla duydum” diyerek tevsik edip nakleden Ekrem Işın beye teşekkür borçluyuz).

Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un elçilik heyeti içinde İstanbul’a gelen Baron Wenceslaw Wratislaw da hayvanlara merhamet ve şefkat bahşetmede ecdadımızın cins, tür ayırmadığına dikkat çekmektedir:

“… Türkler bu ayak satıcılarından aldıkları yiyecekleri köpekler arasında elden geldiğince eşitlikle dağıtırlar ve bu arada duvarlar üstünde bekleşen kedilerin de paylarını vermeyi unutmazlar. Çünkü dinsel buyrukların dışında kalan bazı boş şeylere tanrı buyruğu gibi değer veren bu insanlar böyle yapmakla; yani kedi, köpek, balık, kuş ve tanrının başka canlı ve konuşamayan yarattıklarına yiyecek sadakası vermekle yüce tanrının gözüne gireceklerine inanırlar. Bu inançlarının sonucu olsa gerek yakalanmış kuşları öldürmeyi büyük günah sayarlar ve bunları çeşitli kurtuluş akçesi verir gibi satın alıp azad etmekle yüce tanrının hoşnutluğunu kazanmış olurlar. Balıklar için de sulara ekmek parçası atarlar…” “… Kent sokaklarında şişlere takılı et parçalarının da satıldığı ve bunların bazıları tarafından satın alınarak kümeler halinde uçuşan çaylaklara atıldığı da görülür. Biz de bu et parçalarını kapışmak üzere birbirlerinin üstlerinden uçup yuvarlanmalarını seyredip eğlenirdik.” (Baron Wratislaw’ın Anıları; XVI. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler; AD y. 1996.)

Polonyalı seyyah Simon ise Türkiye seyahatine dair seyahat notlarında; kurtlar vs. gibi vahşi hayvanların kışın açlıktan telef olmamaları için dağlara yiyecek bırakma şartını havi vakıflar bulunduğunu belirtir. (Veysel Akpınar; Batı ve Biz; İstanbul 1977.)

Kuş sarayları

Umum mahlukatı evcil, vahşi ayırt etmeden merhamet dairesine alan bu devr-i kadim beyefendi ve hanımefendileri; sokak hayvanlarını sokaklarda, vahşi hayvanları kendi tabii ortamlarında, ev hayvanlarını da evlerinde koruma ve kollama altına almışlardır. Tab’an özgür fıtrata sahip hayvanları ev, barınak ya da kafes hapishanesine mahkum etmek akıllarına bile gelmemiştir. Kuşlar için özgürce ve emniyet içerisinde yavrulayıp barınabilmeleri için “kuş sarayı” denilen nadide, zarif yuvalar yapmışlardır. Genellikle cami ve külliye duvarlarının yüksek yerlerine kondurulan bu vakıf kuş evleri, mimari üsluplarıyla da birer şaheserdir. Ruh asaletinin pratiğe akseden veçhesini de son derece ciddiye alan ve “kuş köşkü” tabirini hak edecek sanat formunu yakalayan estetik incelik bu babda son noktadır ve medeniyetimizin yüz akıdır (Esefle kaydedelim ki modern İstanbul’un nesebi gayrı sahih mimari aparatları; ‘site, avm, rezidans, tower(!), otel vs. gibi külliyelerinde (!) ise “kuş tuzakları” diyebileceğimiz çivili düzenekler sırıtmaktadır!). Minareleri, yüksek kenarlı kubbeleri, hilal biçimindeki alemleriyle birer selatin camiini andıran ve olağanüstü işçilikleriyle dikkat çeken bu yapıları büyük bir hayranlıkla gözlemleyen, Kanuni devrinde İstanbul’da bir müddet bulunmuş Avusturya Sefiri Busbecq’in, mektuplarında yer alan şu tespit her şeyi özetlemektedir: “Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır; hayvanlar bile…”

Ecdad mezarlarında da bu haslet mücessemdir; çünkü Müslüman kabri, vuhuş ve tuyurun rahatça su içebilmeleri için taşında minik havuzu bulunan mezardır.

Osmanlılar, Doğu’dan göç edip gelmeleri hasebiyle, leyleklere “hacı baba, hacı leylek” gibi isimler vermişlerdir. Göç yolları üzerindeki vilâyetlerde bu hayvanların ihtiyaçlarını görmek üzere vakıflar kurmuşlardır. Bu sevimli göçmenlerin yuvaları, nasılsa yine gelip aynı yere konacaklar denilerek muhafaza edilmiş adeta dokunulmazlık kazanmıştır. Eyüb Sultan Camii külliyesinde, hastalık ya da sakatlık sebebiyle katarına katılamayan sakat leyleklere tedavi ve bakım hizmeti veren vakıf asırlarca bu hizmeti yürütmüştür. “… Kışın karda aç kalan kuşlara yem, yollarına devam edemeyen leyleklere ciğer ikram eden hayır sahipleri vardır.( İ. Hakkı Konyalı; Üsküdar Tarihi; c. 1.)

Ahmet Haşim’in, Gurebahane-i Laklakan’ında bahsettiği, Bursa’daki  Haffaflar (ayakkabıcılar) çarşısı meydanı da sayısız emsallerinden bir diğeridir: “Bursa’da, Haffaflar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan, malül bazı hayvanların darülacezesidir. Kanadı veya bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, kör veya sağır baykuşlar burada halkın sadakasıyla geçindirilirler. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında; baktığı sakat leylekler kadar amelimanda (aciz) bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyla her gün işkembeler alır, temizler, parçalar ve insan merhametine sığınan bu zavallı kuşlara dağıtır.”

Hayrat’tan hayvanata bir hayat…

İslam tarihinde sırf hayvanlar için vakıf tahsis eden ilk zatın Musul Atabeqi Nureddin Zengi olduğu bilinmektedir. Zengi; yaşlanmış, güçten düşmüş hayvanların zahmetsizce yayılmaları için; daimi olarak otlak kalmak üzere Şam’da geniş bir arazi vakfetmiştir. (Abdurrahman Azzam; Ebedi Risalet; ç. H.H.Erdem; İstanbul 1962.)

Ömer Nasuhi Bilmen; muhalled eseri Kamus’unda; “…Ehli İslam’ın kalblerindeki lutuf ve keremin, rikkat ve merhametin birer güzide timsali olmak üzere kervansaraylar, hastaneler, Müslümanların defnedilmeleri için hazireler, makbereler; zayıf hayvanların otlayıp beslenmeleri için meralar, çayırlar vakfettikleri” nden mufassal olarak bahseder.  (Ömer Nasuhi Bilmen; Hukuk-ı İslamiye ve Istalahat- Fıkhiye Kamusu; c.4.)

İ. Hakkı Konyalı merhum balada zikrettiğim Üsküdar Tarihi isimli eserinin birinci cildinde; Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’ın; Üsküdar meydanında Mimar Sinan’a yaptırdığı imaretinde konaklayanların atları için de “her at başına bir yem sadakası” şart ettiğini bildirmektedir. Mihrimah Sultan külliyesini inşa eden büyük usta Sinan da, memleketi Ağırnas’da kurduğu vakfın vakfiyesine; “… ve dahi Kayseriyye sancağında Ağırnas nam karyede rızaen lillah-i teala bina eylediği çeşmeyi vakfetti ve mezbur çeşmenin kurbünde tulen 260 zira ve arzan 160 zira arz-ı memlukesini vakfetti. Ta ki çeşme-i mezbureye gelen hayvanat orada istirahat ideler…”(İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü. y.; İstanbul  1992.) şartını koymuştur.

Ödemiş’in Mürselli köyünde bir hayırsever olan İbrahim Ağa’nın Leylekler için kurduğu vakıf da hayrat teşebbüsünün sadece zengin şehir aristokrasisine mahsus bir ayrıcalık olmadığının delilidir. 1889 yılında Ödemiş’te kurulmuş olan “Mürselli Hacı İbrahim Ağa Vakfı” çevredeki leyleklerin beslenmesi için vakıf bütçesinden senede 100 kuruş tahsis edilmesini şart koşmuştur: “… ve yine Yeni Câm‘i-i şerif-i mezkurda mücavir kalan leyleklerin eklleri (yemeleri) içün senevi yüz guruş virile…” (Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

Vuhuş ve tuyura…

Sultanahmed camiinin banii; Peygamber aşığı; şair Sultan I. Ahmed’in, bir çok vasfına ilaveten sahipsiz hayvanlara karşı merhameti de meşhurdur. Zavallı “vuhuş ve tuyurun” karda kışta aç kalma ihtimalinin huzurunu kaçırdığı bilinen bu gönlü geniş lakin ömrü dar padişah; 1603 yılında, on dört yaşında tahta çıkar çıkmaz, hizmet alanı çok geniş bir vakıf kurmuştur. Vakfiyesindeki hizmet şartlarından biri de, çöpe atılan sofra artıklarının, bu iş için istihdam edilecek elemanlar tarafından toplanıp, evcil olmayan hayvanlara ve kuşlara mahallerinde ikram edilmesidir. Böylece, ziyan olup gidecek nimet hayırda değerlendirilmiş olacaktır. Genç Padişah hem israfı önlemeyi hem müsrifleri vebalden kurtarmayı hem de masum hayvanların açlıktan telef olmamalarını yani üç hayrı bir arada düşünmüş olmalıdır. Vakfiyesindeki ilgili kısmın orijinali şöyledir: “…Taamdan baki kalanı yabana atmaya. Vuhuş (her türlü sokak ve yaban hayvanı) ve tuyura (kuşlar) vermek için kimseler tayin oluna, anlara yevmi… akçe verile…” (Sultan I. Ahmed Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

Bahadır gaziler için savaş atı…

Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve döneminin büyük sadrazamı Boşnak asıllı Sokullu Mehmed Paşa, üç padişaha vezir-i azamlık yapmış ve uzun hizmet yıllarında Osmanlı memalikine bir çok abide eser kazandırmıştır. Bugünkü sınırlarımız dahilinden bir misal vermek gerekirse Edirne’den Hatay’a kadar uzanan bir hat boyunca beş büyük külliyesi mevcuttur. İstanbul’un Kadırga semtinde bulunan külliyesi, Mimar Sinan’ın en ünlü eserleri arasında sayılmaktadır.

1574 yılında kurduğu vakfı, özellikle gaziler için at yetiştirilmesini şart koşmasıyla ünlüdür. İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de, vakfına ait akar mahiyetindeki çiftliklerde iyi cins savaş atları yetiştirilmesi ve Paşa’nın bu konuyu vakıf hizmeti şeklinde ebedileştirmesi hayranlık uyandırıcıdır: …ve vâkıf-ı müşarunileyh hazretleri şart ettiler ki sabıkan zikrolub fi-sebilillah vakf olunan yundlardan (at sürüleri) hasıl olan atları gurat-ı merih-i guzat-ı müslimin ve kühat-ı ala simat-ı mücahidinden her hangi gazinin atı olmayub küffar-ı bed-tebara gaza etmek için at isteye; re’y-i hakim ve mütevelli ile ol gaziye bir yarar at verile...” (Mehmed Paşa bin Sinan Bey, Sadrazam, Sokullu, Şehid, Tavil, İbrahim Hanzade Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

İyiliğin rol modelleri

Osmanlı Devleti’nde klasik devirde “Kadılar”ın, Tanzimat sonrası ise “Şer’iyye ve Evkaf Nezareti” nin kontrolünde olan vakıf müesseseleri Cumhuriyet’in ilanından sonra, 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla kurulan “Vakıflar Genel Müdürlüğü”nün sorumluluğuna bağlanmıştır ve el’an tarihten devraldığı 26.798 vakfiyenin muazzam maddi manevi zenginliğini ve mesuliyetini bünyesinde barındırmaktadır. Hayranlıkla ve zevkle okuyup künhüne vakıf olmaya çalıştığımız vakıflarımızın her birinin, bizim burada çok cüzi örneklemelerle başlıklandırdığımız “hayvanlara dair hizmetleri”, onların hizmet çeşitliliğinin sadece bir tarafını hikaye etmektedir. Yoksa sadece bir vakfın muhtevası ve hizmet çeşitliliği müstakil bir kitap hacmindedir. Bu itibarla İstanbul’da kurulmuş, İstanbul Şeri’yye mahkemelerinde tescil edilmiş 9748 vakfiyenin büyük kısmı “vuhuş-tuyur; böcü-börtü” tabir olunan hayvanatı,  ilgi alanının haricinde tutmamıştır. Ecdadtan mevrus takribi otuz bin vakfa dair hem fiziki hem ilmi çalışmalar şükür ki hızla devam etmektedir. Yani bizleri hayrette bırakacak yeni eserler yeni bilgiler yolda demektir…

Ez cümle; atalarımız, sevgi ve şefkat halesi içinde; kendinden başkasını yok saymayışın, yüce bir amaca adanmışlığın olgunlaştırdığı bir dünya kurarak “var” olmuşlar; el’hak varlık alemine de bir anlam ve değer katmışlardır.

Mutluluğun, kırık bir kalbi tamir etmek, kırık bir kanadı sarmak olduğunu bize öğreten “üsve-i hasene” varisi bu insanlar bizim için tek kelimeyle “iyiliğin rol modelleri” dirler…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık