• 05 Aralık 2019, Perşembe 20:07
M.FATİHCAN

M.FATİH CAN

Cumhuriyet aydınlanmacılığı!

Bir “ mağlubiyet ideolojisi” olarak

Cumhuriyet aydınlanmacılığı…

DİKKAT! Uzun Yazı

İskoçyalı yazar Charles Macfarlane (1799-1858) daha 1820’lerde; bir Türkiye seyahatinde İstanbul’daki Mekteb-i Tıbbiye’nin kütüphanesinde gördüğü pozitivist, natüralist kitapların çokluğuyla Avrupa’nın hiçbir kütüphanesinin yarışamayacağını hayretle ifade eder. Askeri Tıbbiye talebelerinin; Kant’ın, Lamark’ın, Holbach’ın, Voltaire’in, Darwin’in kitaplarını nasıl bir tehalükle yıprattıklarını; sayfa boşluklarını tasvip ve takdir cümleleriyle nasıl doldurduklarını şaşkınlığını gizlemeden belirtir. Halife’nin başşehrinde böyle bir manzara ile karşılaşmak onu etkilemiştir.

Macfarlane’ın, Müslüman bir memlekette kitaplarıyla karşılaşmayı pek ummadığı mezkûr yazarlar Avrupa aydınlanmacılığının temsilcilerinden bazılarıdır. O halde İskoç yazar gibi bizi de şaşırtan şu “aydınlanma” maceramıza afaki (nesnel) bir nazarla işe başlayalım.

Aydınlanma nedir?

Rivayete göre; on sekizinci asır Avrupa’sında gerçekleşen endüstriyel hamlelerin tetiklediği çok sayıda gelişme meyanında; “Kilise aklı” nın reddedilip formatlanarak bambaşka bir hüviyete büründürülmesiyle zuhur eden düşünceye “aydınlanma felsefesi”; müelliflerine “aydınlanma filozofları”, bu akımın hâkim renklerine boyadığı vetireye “aydınlanma çağı”, çağın modasına ayak uydurmuş insanına da “aydın” denir...

Bu çağ Almanya’da “Aufklarung”, İngiltere’de ise “Enlightenment” kelimeleriyle kavramsallaşmıştır. İngilizlerin “Intellectuel” terimi de bizim dünyamıza “Aydın” müsemmasıyla ve özellikle erken Cumhuriyet’le birlikte dahil olmuştur.

Avrupa’dan gelen her şeye geldiği şekliyle kalbini açmakta beis görmeyen lakin dilini asla kaptırmayan ilk “müstağriblerimiz” ise intellectuel yerine “münevver”; enlightenment yerine “tenevvür” kelimelerini uygun görmüş ve kullanıma sokmuşlardır.

Bu yüzyılda, Batı’da kilise sultasına ve ona ait kurum, itikat, amel, dünya görüşü gibi kadim unsurlara isyan suretinde ortaya çıkan ve özgür aklı, ferdiyetçiliği, ilerlemeciliği, bilimsel bilgiyi kilisenin yorum tekelindeki Hristiyanî kutsalların karşısına koyan ve mutlaklaştıran bu düşünce sistematiği kendine özgü   kavramlarla enfüsî (öznel) bir dünya tasavvuru oluşturmaktadır. Hakikaten Orta Çağ, Karanlık Çağ, Rönesans, Hümanizma, Özgür Akıl, İlerleme, Çağdaş Değerler, Zamanın Ruhu vs. gibi, aydınlanmış yurdumuzda da halen kullanımda olan mefhumlar kullanılarak üretilen aydınlanma mottoları bu dünya görüşünün tamamen sübjektif bakış açısını ele vermektedir ki Kant’ın tanımı buna güzel bir misaldir:

“Aydınlanma, insanoğlunun kendini maruz bıraktığı çocukluktan (reşit olmama) kurtulmasıdır. Reşit olmama, başkasının kılavuzluğu olmadan kendi aklını kullanamayışıdır. Bu reşit olmama halinin nedeni anlayış eksikliğinde değil de kendi aklını, başkasının kılavuzluğu olmadan kullanmadaki kararsızlığında ve cesaretsizliğinde olduğu için, bu durumun mesulü kendisidir… ‘Sapereaude/Bilmeye cüret et! Kendi aklını kullanmaya cesaret et!’ sözü aydınlanmanın mottosudur” (Fehmi Baykan; Aydınlanma Üzerine Bir Derkenar; Kaknüs y./ Peter Gay ‘den naklen).

Hayli farklı kültürel ve tarihi tecrübelere sahip medeniyetler adına ahkâm kesen Kant, hepsini bir torbaya koyup beşeriyetin on sekizinci asırdan önceki halini akil baliğ olmamışlıkla yaftalayıp bühtanda bulunmaktadır ki aydınlanmacı düşünürlerin indirgemeciliğine fevkalade denk düşen bir örnektir…

Bizden de tarifimsi bir şey nakledelim:

“Biz bir ihtiyaç yüzünden felsefe yaparız; çünkü hayatımızın manası karanlıktır… Eskiden din, inan bu karanlığa ışık getiriyordu. Bugün bir aydınlanma çağında yaşıyoruz; hayat bilmecesine din ve geleneklerin bulduğu cevaplar gönüllerimizi artık kandıramıyor…” (Macit Gökberk; Kant ile Herder’in Tarih Anlayışları; YKY.)

Temel argümanlar

Aydınlanma sözünün geçtiği yerde modernleşme; ama özellikle bizim için geçerli argümanlar olarak “Çağdaşlaşma ve Batılılaşma” mefhumları otomatik olarak devreye girecektir. Çünkü aydınlanma felsefesi bu kavramların adeta ana rahmidir. O halde bu rahimde olgunlaşan tohumlara bir aydınlanmacı gözüyle atfı nazar eyleyelim:

Her türlü dinî içtimaî siyasi iktisadi problem, laboratuvarın malzemesidir. Özgürleştirilmek suretiyle şahlanan akıl devreye sokularak bunları çözümleyecektir. Akıl, hiçbir sulta ve iradenin kontrolüne bırakılamayacak kadar değerlidir ve başat bir role sahiptir. Aklın devre dışı bırakıldığı karanlık çağların bütün değerleri, kabulleri ve dayatmaları artık merkezi role sahip akıl vasıtasıyla külli bir tenkide tabi tutulacaktır. İnsana, cemiyete ve tabiata ait ne varsa hepsi rasyonel aklın ve bilimsel tetkikatın konularıdır.

Din ve geleneğin ürettiği, insan iradesini ketmeden, toplumu köleleştiren her türlü esatir, kural ve inanış hurafedir ve yine aklın ve bilimin kılavuzluğunda insan ve toplum zihninden temizlenecek; bir özgürleştirme ameliyesi gerçekleşecektir. Neticede aydınlanmış aklın ve bilimsel bilginin ışığı karanlığı dağıtacak ve o ışık beşeriyetin önünü aydınlatmak suretiyle yol gösterici modern bir mürşit olacaktır…

Halbuki “akıl”, Şükrü Hanioğlu hocanın da vurguladığı gibi; “insanî varoluşun temellerinden ve elbette vazgeçilmez önemdedir ve modernlik öncesi zamanlarda aklın manası, modern çağın bireysel akla olan inancından farklıdır. Bahse konu zamanlarda her şeyden önce insanların kalpleriyle aklettiğine; kalbî akıl (intellect) ile mantığa dayalı aklın (reason) aynı şey olmadığına inanılmaktadır. Akıl önce kalpten ve değerlerden (aydınlanma çağı başlangıcında), 19.yy.’dan itibaren de duygu ve iradeden ayrılmıştır.” Bu tefrikin nerelere kadar evrildiğini, Beşir Fuad gibilerin, gözyaşını bile hissiyattan saymayarak fizyolojiyle izaha kalkması örneğinde görebiliyoruz.

Bilimsel bilgi ve tahakküm

Aydınlanmacı düşünürler, “bilimsel bilgi” dedikleri fenomeni de akılla birlikte merkeze almışlardır. Akıl ve bilgi el ele verince tabiatın kanunları çözülecek ve onun efendisi olunacaktır. İçtimai kanunların çözümlenmesiyle de topluma ve kültüre hakim olunacaktır. Böylelikle “tanrının kilisesi”; Paul Feyerabend’in tabiriyle “bilim kilisesi”ne yerini terk edecektir. Nitekim bu düşünürlerin baba kabul ettiği Francis Bacon (1561-1626), bilginin “güç/power” olduğunu haykırmış; çağdaşı Rene Descartes (1596-1650) da bu güce yaslanarak tabiatın efendisi olacağız demişti...

Yusuf Kaplan’ın analiziyle; “akıl yoluyla bilim yapılarak hedeflenen şey marifet değil güce ulaşmaktır. Tabiatın kanunları keşfedilerek tabiat,  toplumsal yasalar keşfedilerek toplumlar itaat altına alınacak ve sömürgeleştirilecektir.” Neticede kilisenin “spritüel” tahakkümü yerini aydınlanma misyonerlerinin “lojik” sultasına bırakacaktır. Burada amaçlanan aklı ve bilgiyi araçsallaştırarak yeryüzünü köleleştirmektir. Nitekim zaman bunun böyle olduğunu ispatlamıştır.

Yine aydınlanma filozofları, “kral- kilise” iktidarının temsil ettiği dogmatik otoritenin karşısına “evrensellik, insanlık” kavramlarını çıkarmışlardır ki onlara göre bu kavramlar özgürlük ve tabii haklar alanıdır; dolayısıyla sorgulanamaz, kayıt altına alınamaz umdelerdir.

İlerlemeci tarih

Aydınlanmacı nazariyeden devam edelim:

Tarih ilericidir. Çünkü fikirleriyle aydınlattıkları çağ mutlak iyidir; öyleyse bu, kötülüğü ve karanlığı muhakkak olan geçmiş zamanlara göre bir gelişmenin neticesidir. Akıl ve bilginin tarihe hakim olması ilerlemeyi mümkün kılmıştır ve bu da tarihin tabiatında mündemiç bulunan ilerlemeciliği ispat etmektedir. O halde aydınlar, tarihi iyiye, doğruya yürüten kutsal halaskârlardır...

İşte, aydın egosu dediğimiz şey biteviye tam da bu varsayımdan beslenmektedir. Mamafih; kilise ve kralın sarsılmaz zannedilen otoritesini gemlemenin verdiği özgüvenle ve sömürge sermayesinin oluşturduğu zenginlikle yeni Batı, kendini tarihin öznesi olarak da görmeye başlamıştır. Aydınlanmacı düşünürlerin buradan bir Batı tasavvuru ve bir Batılı kimlik ihdas etmeleri; eşyayı yeniden tanımlamalarına yol açmış; cemadât, nebatât, hayvanât ve insanât gibi varlık âleminin dört ana unsurunu ben merkezci bir egoizmle tekrardan tarif etmişlerdir. Bunun sonucu olarak, Batı dışındaki dünyayı tarihte ilerleyememiş ilkel bir dünya (öteki) etiketiyle yaftalamışlar ve nihayet bu etnosantrik zandan, geri kalmış bir dünyaya el atmanın kendilerince haklı gerekçesini üretmişlerdir.

Darwin’in, Doğulu toplumları, evrimini tamamlayamamış yarı insanlar olarak teorize etmesi de bu zihniyetin “bilimsel meşruiyetini (!)” pekiştirmiştir.

Velhasıl bu sapkınlık, yaklaşık üç yüz yıldır, bâlâda belirttiğim dört ana unsurun sömürü ve soykırım silahlarıyla terörize edilip kaosa teslim edilmelerine sebebiyet vermiştir.

Laisizm, Sekülarizm

Aydınlanmacıların kiliseyi hayatın merkezinden tart edip seküler / laik bir siyasal sosyal düzen kurmalarının meşruiyet kaynağı; kilisenin yorumladığı Hristiyanlığın, dünya hayatını ontolojik bir problem olarak görmesi, onu denîleştirmesi; onda var olan rasyonel aklı ve bilgiyi değersizleştirip kendi kurguladığı metafizik âlemi kutsamasıdır. Artık İsa’nın hakkı İsa’ya Sezar’ın hakkı Sezar’a verilmelidir.

İlginçtir ki 18.yy. aydınlanmacıları kiliseye karşı verdikleri kavgada “İslam’ı ve Hz. Muhammed (sav.) i bile kilisenin temsil ettiği Hristiyanlık anlayışının tenkit edilmesinde kullanmışlardır.” (Yücel Bulut; Oryantalizmin Kısa Tarihi; Küre y.)

Bununla beraber aydınlanmacı kadronun kilise ve tanrı karşısında takındıkları tavrın farklılıklar gösterdiğini de belirtmeliyiz. Bir kısmı kiliseyi ve Hristiyanlığı reforme ederek hayatın içinde bir yerlerde tutma fikrini savunmuşlardır. Bu itibarla aydınlanma felsefecilerinin hepsi ateizm taraftarı değildir. Bazıları deist veya agnostik, bir kısmı natüralist (tabiat dini) az bir kısmı da kiliseye iman etmiş olmakla birlikte onun dünyevi tasarruflarına itiraz şeklinde bir inanca sahiptir. Bu farklılaşma, aydınlanmanın coğrafi ekollerinde de mevcuttur. Fransız aydınlanmacılığı tamamen din karşıtıdır. Alman ve İngiliz aydınlanmacılığı böyle bir radikal tutumu benimsememiştir.

Kurucu babalar

Aydınlanmacı kadro kimlerden müteşekkildi sorusuna farklı cevaplar olmakla birlikte ve bu mevzuda bir ihtilaf söz konusu ise de konunun uzman yazarlarından N.Hampson, aydınlanmanın önemli isimleri olarak: Locke, Leibniz, Newton, Pope, Vico, Montesquieo, Voltaire, Linnaeus, Buffon, La Mettrie, Hume, Rousseau, Diderot, Helvetius, Condillac, d’Holbach, Adam Smith, Kant, Lessing, Burke, Beccaria, Condorcet, Herder, Goethe gibi isimleri  zikretmektedir (Norman Hampson; Aydınlanma Çağı; ç. Jale Parla; Hürriyet Vakfı y.).

Özetlersek; fikirleri arasında sayısız ihtilaf, tezat, tutarsızlık ve yekdiğerini tekzip bulunmakla birlikte bu kadro;  yeni “Bilim Kilisesi” nin laik papazları olarak şu ögeleri “amentü”leri yapmışlardır: Rasyonel akıl, bilimsel bilgi, gözlem, deney; iyiliğin ve insanlığın evrenselliği, ilerlemecilik, özgürlük vs…

18, 19 hatta 20. yüzyılı domine eden “Bilim Kilisesi”nin siyasi, sosyal, felsefi ve iktisadi mezheplerini de işaretlemezsek olmaz. Bunlar; sekülerizm ya da laisizm; ateizm, hümanizm, natüralizm, pozitivizm, materyalizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm, komünizm, emperyalizm ve modernizmdir.

Modernizm; “…Bir kuram olarak İkinci Harp’ten sonra A.B.D.’nde temellendirilmiştir. Amerikan sosyolojisinin bu yeni yaklaşımı, Batı dışı toplumların artık geri kalmışlık yaftasıyla sömürülmesinin kullanım değerinin kalmadığını; yeni stratejiler geliştirilmesi gerektiğini vaz’ eder (...) Ayrıca ünlü Amerikalı sosyolog-teorisyen Parsons, İsrail ve Yunan toplumunu modernliğin döl yatağı olarak nitelemektedir.” (Fahrettin Altun; Modernleşme Kuramı; Küre y. 63 numaralı dipnot).

Bilim Kilisesi’nin mezhepleri beyninde teflik de caizdir. Aydınlanmacı bir mezhebist farklı durumlarda bir diğerinin mukallidi olabilir veya çoğuna birden iman edebilir. Gariptir ki bu batıl mezheplerin müstemleke dünyasındaki müntesiplerinin sayısı Batı’dakilerden kat be kat fazla, yayılma sürati hayli hızlı, netayici dramatiktir...

Galebe nöbetleşmesi

Dramayı bizdeki temsilinden izlemek daha aydınlatıcı olabilir.

Aydınlanmacıların “karanlık” diyerek kategorize ettikleri Orta Çağ, Avrupa tarihi adına gerçekten karanlık bir çağdır. Takribi sekiz yüz senelik bir zamanı ihata eden bu devir; Müslümanların siyaset, ticaret, kültür, medeniyet, ilim-bilim alanlarında dünyayı tenvir ettikleri parlak zamanlardır. Endülüs’ten başlayan Sibirya ve Çin sınırlarına kadar temadi eden devasa bir coğrafyada kurulan üstünlük; o uzun asırlar içinde kaale bile alınmayan bugünkü Avrupa için kıskançlık, aşağılık duygusu ve korkuyla izlenen bir ütopyadır. O devrin haritalarına bakıldığında görülen şey Avrupa coğrafyasının İslam memleketleri tarafından bir hilal gibi kıskaca alındığıdır.

İçe kapanık ve skolastik dünyalarında sonu gelmez kavgalarla birbirlerini tüketen yarı vahşi denebilecek bu insanlar zaman içerisinde gevşeme gösteren İslam ümmetinin zaaflarından istifadeyle yağma ve çapul seferleri diyebileceğimiz Haçlı saldırılarını başlatarak bu zengin ve parlak dünyayı yakından görme ve sonrasında yağmalama fırsatını yakalamışlardır. Elhak; tabiatında fanilik bulunan dünyada cari olan kanun (meşiyyetullah), mutlak üstünlüğün de mutlak düşkünlüğün bir müddetliğine olmasıdır. Bu galebe nöbetleşmesinin zorunlu kıldığı ontolojik gerçek miladi 1500’lü yılların sonuna doğru ortaya çıkmakla vaziyet yavaş yavaş terse dönmeye başlamıştır.

Moral çöküş

Konumuz harici olması hasebiyle bu eksen kaymasının safahatını bir başka yazıya bırakarak şunu söyleyebiliriz. Batı dediğimiz bu coğrafyadaki gelişmeler, Müslümanların müstağni tutumu ve üstten bakıcı tavrı sebebiyle dikkatle izlenmemiş ve haliyle de tam kavranamamıştır. Gerçek kendini dayatınca tehlike anlaşılmış lakin iş işten geçmiştir. Bu beklenmeyen vaziyetle savaş meydanlarında karşı karşıya kalınmış; müteselsilen ticaret, imalat ve sanayi meydanlarında kaybedilen mevziler, aziz-i vakt olan medeniyetin çocuklarını, şairimizin;

“Aziz-i vakt idik;

A’da (düşman) zelil kıldı bizi.” dediği gibi geri çekilişe ve yenilgiyi kabule mecbur kılmıştır.

Akabinde, galiplerin coğrafyasında zuhur eden materyalist içtihatlar, tatbikatlar ve inkılâplar geleneksel dünyamızın tüm köklü fikir ve müesseselerini yerinden oynatarak bir teşevvüş halinin her yere bulaşmasına sebebiyet vermiştir. Müteakiben derin bir moral çöküş ve sorgulama süreci başlamıştır.

İlk planda bu mağlubiyetin esbâb-ı mucibesini devlet, ilim ve fikir adamları kendi hata, ihmal ve kusurlarıyla birlikte ait oldukları dinin referans kaynaklarından uzaklaşmış olmakta ararken bilahire arızanın İslam inancında aranması gerektiğini söyleyen nevzuhurlar peyda olmuştur.

İçine düşülen gayya, günümüze kadar uzanan düşünce tarihimizi de şekillendirecek iki karşıt kampı ortaya çıkarmıştır. Kamplardan biri İslam’ın asla böyle bir ithamı hak etmediği; bakılması gereken noktanın gelenekselleşmiş dini tasavvurlarımız olduğu; dolayısıyla İslam’ın, çağın realitelerine göre reforme edilmesi gerektiği tezini kurtuluş reçetesi olarak sunmuştur. M. Akif’in “Doğrudan Kur’an’dan almalıyız ilhamı;

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı…” mısraı, bu kampın geliştirdiği ideolojiyi kısa ve öz olarak formüle etmektedir.

Karşı kampın sakinleri ise Batı’daki aydınlanma devrimini aynıyla ithal etmeyi teklif ederek dinle bütün bağın koparılıp caminin hayatın dışına itilmesinin gerçek kurtuluşu sağlayacağı fikrini şiar edinmişlerdir:

“Zaman zaman-ı terakki, cihan cihân-ı ulûm

Olur mu cehl ile bekâ-yı cemiyet.”

Sadullah Rami paşanın “19. Asır” isimli yukarıdaki şiiriyle beraber manzum Sefaretnamesinde geçen; “Akıl artık hiçbir şeyi duadan beklemiyor.” sözü bu kampın zihniyet dünyasını ele veren en çarpıcı örneklerdendir.

Ünlü hanım yazarlarımızdan Münevver Ayaşlı’nın kayınpederi de olan Paşa; kendisi gibi bir pozitivist olan Beşir Fuad gibi; arada kalmışlığın, kısılmışlığın tevlit ettiği manevi buhran sonucu Viyana’da intihar etmiştir.

 

“Aklın, o büyük sâhirinin i’cazı önünde;

Batıl geçecek yerlere hüsranla, inandım…”

Bu dizelerin şairi Tevfik Fikret ise yine bu kampın içinden birisi olarak oğlu Haluk’un şahsında Osmanlı aydınları için amentü yazacak kadar ileri gidebilmiştir. “Haluk’un Amentüsü”nde “Bilim Kilisesi”nin ışıltılı muştusunun, batıl dediği İslamiyet’i batıracağını coşkuyla haykırmaktadır. Kaderin cilvesi olacak; biricik oğlu Haluk “Bilim Kilisesi”nin laik misyoneri değil ama bir Protestan kilisede papaz olacaktır (Fikret’in kimlik bunalımı onu intihara değil ihtidaya götürmüş. Ölümünden bir müddet önce aslına rücu ettiğine dair bilgiyi Cevat Akşit hocadan dinlemiş idim. Allah-ü a’lemu bi’ssavâb).

“Bu devir yazarlarının çoğu tanrıya inansa da kiliseye (bizde cami/mfc) karşı derin bir husumet duydular. Bu tepkilerini Lucretius’un (m.ö. 99-55) ‘Eşyanın Tabiatı Üzerine’ adlı şiirinde geçen meşhur mısraını motto haline getirerek ifade ettiler: ‘Tantum religio potruit suade remalorum’ /din işte böyle kötülüklere yol açar” (Baykan; age.)

Türk tipi aydınlanma

Bizim okumuş yazmışlarımız aydınlanma ve aydın kavramlarıyla askeri mağlubiyetler sonrasında ortaya çıkan atmosfer içinde karşılaşmışlardır. Macfarliane’nın şaşkınlıkla karşıladığı manzara tam da burada ifadeye çalıştığımız durumun bir fotoğrafıdır. Dolayısıyla Türk tipi aydınlanmacılık geç Osmanlı’nın asrileşme, erken Cumhuriyet’in ise çağdaşlaşma argümanlarıyla birlikte anlaşılacak bir meseledir.

O halde teşrihe başlayabiliriz...

Osmanlı aydını da Cumhuriyet aydını da memurdur. Kalemden yetişmiştir. Özellikle Tanzimat bürokrasisinde Tercüme Odası memurları, devletin Avrupa’yla temas noktalarında kilit roldedir. Cemil Meriç’in tespitiyle bu sınıf “entelijansiyanın döl yatağıdır”. Meriç’in entelijansiya dediği; aydınlanmış, devşirilmiş kafadır.

Klasik ulemâ, devlet ve milletteki tereddüde İslam ve gelenek içerisinden bir cevap üretmeye çalışmış; bu mevzuda çok sayıda layiha, risale, siyasetname kaleme almıştır. Koçi Beyler, Katip Çelebiler, Hüseyin Hezarfenler, Ahmed Cevdet Paşalar bu kabildendir. Koçi Bey’in 1631’de IV. Murad’a sunduğu layiha (rapor) Osmanlı ilim adamlarının erken bir devirde, gidişatın Batı lehine Müslümanlar aleyhine cereyan ettiğinin farkında olduklarını göstermektedir. Risale’de gördüğümüz, İslam’ın merkezi rolünün tashih ve tahkimi üzerinden bir silkinme gerçekleştirilmesi düşüncesi ve inancıdır.

Ulemâ sınıfının karşısında konumlanan, yüzü Batı’ya dönük kalemiye erbabı ve süfera sınıfı ise raporlarında iptida, Batı’nın askerî-sınaî teknolojisini talep ediyorlardı. Bu aslında pragmatik bir tercihin ifadesiydi. Fakat sonraları, bu fennin arkasında bir zihniyetin de var olduğunu ve bu dinamiğin belli adaptasyonlarla ülkeye taşınması icap ettiğini mahcup bir üslupla da olsa dile getirmeye başlamışlardır. Bu zümrelerde daha sonra gözlemlenen en bariz problem derin bir aşağılık kompleksi ve ötekine duyulan iflah olmaz hayranlıktır.

Tarihçi Ahmet Refik’in bir kitabına kapak ismi yapmasıyla sanki ilmi bir tespitmiş gibi tarih literatürümüze yapışıp kalmış “Lale Devri” uydurmasını yine de zikrederek, bu dikkat çekilen duygunun başlangıç devri olduğunu söylemek nispeten mümkündür. 1721’de Paris’e sefir olarak gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya sunduğu Sefaretname’de bu hissiyatın emarelerini müşahade ediyoruz.

Avrupa’yı ilk görenlerde oluşan bu halet-i ruhiye henüz belli belirsiz olmakla birlikte hususen Tanzimat sonrası Batı görmüşlerimizin psikolojisi, ülkesinden ve halkından adeta tiksinme diyebileceğimiz patolojik bir haldir.

Mağlubiyet ideolojisi

Savaşlarda alınan yenilgilerin ve toprak kayıplarının icbar ettiği askeri modernizasyon için Avrupa’dan yani galiplerimizden muallim subay transferi, Macar asıllı Fransız subay Baron de Tott’la başlamıştır. Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmed Paşa) ile devam eden bu yeni strateji, devr-i Cumhuriyet’te de güçlü bir karşılık bulmuştur.

Geleneğin derin temsilcisi Yeniçeri Ocağı’nın tüm kültürel unsurlarıyla beraber maziye gömülmesi sonucunda aydınlanma düşüncesinin çocuğu dediğimiz modernleşme, Osmanlı bünyesinin diğer uzuvlarını da kısa sürede dönüştürmeyi başarabilmiştir. Askeri mühendishaneler, tıbbiye ve harbiye mekteplerinde ders veren ecnebi hoca kadrosunun ilgili teknik derslerle birlikte talebelerine aşıladıkları aydınlanmacı felsefe ve zihniyet; devletin sivil ve askeri bürokrasisine memur olarak dahil olacak bu zümrenin önce kendi zihin dünyalarını radikal bir değişime uğratmış, sonra onlar eliyle devlet de toplumda bu istikamette şekillenmiştir.

Klasik Osmanlı nizamının şer’i ve örfi hukukla mukayyet padişah, sadrazam ve şeyhülislam arasındaki dengeyle işleyen düzen, II. Mahmud’la birlikte, metamorfoza uğramış bürokratik elit ve padişah arasına sıkışmıştır. Mutlak merkeziyetçi yapı ve modernleşmeyle birlikte ulemânın neredeyse saf dışı bırakıldığı bu yeni sürecin bir yüz yıl sonrasında evrildiği erken Cumhuriyet’te ise bu sefer daha koyu tonlardaki jakoben devletlü ve steril aydın tavrıyla baş başa kalınmıştır.

Filhakika modernleşmenin şeklî unsurları biraz da sarayın kucağında semirmiştir diyebiliriz. II. Mahmud’la birlikte kıyafette ortaya çıkan pantolon, pelerin, jaketatay gibi unsurlar, sarık yerine fesin kabulü, memur masalarının arkasını süsleyen padişah portreleri; Sultan Abdülmecid’in Fransız sefarethanesindeki baloya katılması, ecnebi tiyatro kumpanyalarının saraya taşınması, Fransızca’nın neredeyse Türkçe’den fazla itibar görmesi vs. hep saraydan konaklara, oradan sosyeteye atlayan modalardır. Ayrıca mimariden musikiye kadar gelenekten kopuş, Avrupaî olana koşuş sarayın onayı olmaksızın gerçekleşebilecek şeyler değildir.

Hele 1856 Islahat Fermanı sonrası ortaya çıkan durum, mâkablini mumla aratacak cinstendir. Tanzimat’ın babası M. Reşid Paşa bile yetiştirmesi Âli Paşa’nın bu icraatını kayıtsız şartsız bir teslimiyetle Batı’nın köleliğine doğru atılmış bir adım olarak lanetleyecektir. Bu kadarına o bile tahammül edememiştir. Savruluş o derecededir ki Âli Paşa, İslam medeni hukukunun yerine Fransız medeni kanununu ibka etmeyi, yani Fransız laikliğini teklif edebilecektir. Ekürisi ve rakibi Fuad Paşa da modernleşme mevzuunda onunla yarış halindedir ki heykelin memnu olduğu bir ülkede zengin bir heykel koleksiyonu olduğu bilinir. Tanzimat devri Osmanlı aydın memur tipinin bir özelliği daha vardır ki o da başta Farmason locaları olmak üzere İngiltere, Fransa ve Rusya gibi Osmanlı’nın can düşmanı merkezlerle içli dışlı olmalarıdır.

Devşirme merkezleri

1800’lerde Osmanlı şehirlerinde hızla türeyen ecnebi okullar, özellikle Cizvit ve Amerikan Board kolejleri, aydınlanma felsefesinin bizim için yıkıcı olan görüşlerinin donörlüğünü üstlenmişlerdir. Bu okullardan mezun olanlar da aydınlanmacı misyonerliğin sivil kanadını temsil edeceklerdir. Gazetecilik, yazarlık, edebiyatçılık, sanatçılık gibi alanları dolduran bu yeni sınıf, aydınlanma felsefesinin mottolarını cemiyetin kılcal damarlarına kadar taşıyacaktır. Kullandıkları dil abartılı ve tahrik edicidir.

Mesela gazeteci Şinasi, Mustafa Reşid Paşa’ya kaside yazarak onu Batı medeniyetinin haşa peygamberi ilan edecektir. Yazılarında rasyonel aklı aynı şekilde kutsamaktadır. “Şair Evlenmesi” adlı komik tiyatro teksinde kadim adetleri ve dinî inanışları tiye almakta, Osmanlı mahallesinin, köyünün önderi konumundaki imamlarla dalga geçmektedir. Şinasi’nin peygamberlik payesi biçtiği Mustafa Reşid Paşa, masonluğu yanında onun tabii sonucu olarak belki de tarihimizin en erken pozitivistidir.  “Hem mason hem pozitivist olan Paşa’nın pozitivizmi o kadar ağır basar ki onun masonluğu gölgede kalır.” (O. Koloğlu; Abdülhamid ve Masonlar; Gür y.)

Geç Osmanlı pozitivizminin palazlandığı vetirede “Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte’un M. Reşid Paşa’ya gönderdiği mektup tarihi bir belge niteliğindedir. Comte bu mektubuyla Paşayı, sadece pozitivizme değil, ‘yeni insanlık dini’ne de davet etmektedir.”(M. Çetin; Aydın Yabancılaşması; BiyografiNet y.)

Burada Comte’un insanlık dini dediği şey masonluğun temel itikadıdır. Filhakika aydınlanmacı düşünür ve yazarların kahir ekseriyeti de masondur. Aydınlanma felsefesi ile masonluğun değerleri birçok başlıkta birbirine geçmiş durumdadır. Fransız tarihçi Seignobos: “İngiliz aristokrasisi tarafından moda haline getirilen tabiat dini ‘naturalizm’,  farmason locaları vasıtasıyla Avrupa yüksek sosyetesine yayıldı, sonra Almanya’ya geçip prensleri ve edebiyatçıları da içine aldı; farmasonlar, asillerle subaylar arasından devşiriliyorlardı” demektedir. (Charles Seignobos; Avrupa Milletlerinin Mukayeseli Tarihi; ç. Samih Tiryakioğlu; Varlık y.)

Reşid Paşa bir tarafa, Münif Paşa, “Mecmua-i Fünun” dergisinde deist, natüralist aydınlanma filozoflarının fikirlerini açık açık işlemekte; Voltaire gibi İslam düşmanlarını göklere çıkarmaktadır. Mustafa Fazıl Paşa ise, terakkimize engel olanın din olduğunu, onu Batı’daki gibi kenara almamız gerektiğini, bunun için Fransa örneğini benimsememizin lüzumunu vs. hem de Sultan Abdülaziz’e yazdığı 1866 tarihli bir mektupta ifade edebilmektedir. Bu devrin dillerden kalemlerden düşmeyen efsunkâr kavramı “terakki” dir; yani aydınlanmacıların ilericilik, ilerleme dedikleri şey...

Muhafazakâr Osmanlı aydın tipi

Aydınlanma modasının estirdiği rüzgarlardan etkilenmekle beraber dini ve geleneği dışlamayan, hatta müdafaasını üstlenen Osmanlı münevverleri kendilerine “Genç Osmanlılar” markasını uygun bulmuşlardır. Bunlar hassaten İslamiyet’in geri kalışımızın müsebbibi olduğu fikrine şiddetle karşı çıkacaklardır. Ziya Paşa’nın şu mısraları bu vadideki edebi gücü gayet güzel aksettirir:

“İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki

Evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıkdı.

Milliyeti nisyan ederek her işimizde

Efkâr-ı Freng’e tebaiyyet yeni çıkdı.

Eyvah bu baziçede bizler yine yandık

Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.”

Namık Kemal ve sonradan “Sarıklı İhtilalci” diye anılacak Ali Suavi de Batı’yı körü körüne taklit etmenin felakete müncer olacağını beyan eden ilmi ve edebi makaleleriyle ön plana çıkmaktadırlar. Tunuslu Hayreddin Paşa da bu zümrenin bürokrat temsilcilerindendir.

İhtilalcilik

Tanzimat devrinin Genç Osmanlılar’ından sonra I. Meşrutiyet’in Jöntürk kadroları, fikri ve siyasi bunalımın derinleştiği bir zamanda harbiye tıbbiye gibi mekteplerde yuvalanacak ihtilalci-aydınlanmacı bir harekettir. Darwin, Holback, Buchner,  Comte, Voltaire gibi yazarların kitaplarıyla meşbu kafaları, geleneksel devlet ve itaat mefhumlarına karşı tepkiyle doludur.

Dr. Abdullah Cevdet gibi sivil unsurlar Peygamber’imize ve İslamiyet’e iftira ve hakaretlerle dolu kitapları tercüme etmekte; İçtihat dergisinde, Batı’nın yaptığı gibi külli bir zihniyet değişiminin şart olduğuna dair sert yazılar kaleme almaktadırlar. Bu zümrenin kafasında daha ön plandaki ideolojik kalıp, Fransız İhtilali’nin mottosu olan “liberte-egalite-fraternite” den ibaret masonik slogandır. Zihinlerinin arka planında da Fransız İhtilali benzeri bir inkılap yatmaktadır. Paris’te, Cenevre’de çıkardıkları dergi ve gazetelerle hatta ihtilalci ayrılıkçı Ermeni vs. komitecileriyle işbirliği yapmaya varacak kadar giden bir gözü dönmüşlükle İstanbul’a karşı yıkıcı bir muhalefet geliştirmişlerdir.

Bu zincirin Osmanlı tarihindeki kayda değer son halkası İttihat Terakki cemiyetidir. Jöntürklerin yaşayamadığı ihtilal mutluluğunu İttihatçılar yakalamış; bu uğurda Bulgar, Ermeni, Rum, Sırp, Yahudi, Avdeti ne kadar gayr-ı dini ve milli unsur varsa Padişah’a ve mevcut nizama karşı hepsiyle hem siyasi hem silahlı işbirliğinden çekinmeyerek İmparatorluğun köküne kibrit suyu döken 31 Mart darbesini birlikte vurmuşlardır. Gerekçe yine bir aydınlanma yaftası olan “gericilik/irtica” hortlamasına haddini bildirmektir. İşbu irtica lafını siyasi literatürümüze ilk sokan ve bir silah gibi kullanan da İttihatçılar olmuştur.

Dehriyyûn, Maddiyyûn…

III. Selim’in Reisü’l küttab’ı (dışişleri bakanı) Atıf Efendi, Fransız İhtilali’nden bir on yıl sonra 1798’de Padişah’a sunmak üzere kaleme aldığı “Muvazene-i siyasiyye” başlıklı raporunda; “Volter ve Ruso demekle maruf ve meşhur olan zındıkların ve anların misillu dehrîlerin tab’ ve neşretdikleri telifat-ı müteaddideleri sıbyân ve nisvâna varınca, ekser nas, meyl ü rağbet ve mütalâalarına müdavemet etdikçe itikadlarını ifsad etmekle… gürûh-i mekruh tarafından lâyenkatı’ avâm-ı nâsa ilan olunduğu üzre gûya saadet-i kâmile-i dünyeviyeyi ihraz etmek emniyesiyle müsâvat ve serbestiyete can atdılar...” (Ercüment Kuran; “Fransız İnkılabı’nın Türk Düşünürlerine Etkisi 1789-1922”; dergipark.org.tr). ” şeklindeki tespitleriyle bu modanın tehlikeli içyüzünü deşifre ederek ferasetini konuşturmuştur.

Atıf Efendi’nin daha ruşeym halinde fark ettiği ve yoldan çıkmış dinsiz materyalistler dediği dehriyyûn fırkalarının bir çeyrek asır sonra Osmanlı’da sebep olduğu maddi-manevi ifsadata ihtisaren temas ettik ki hakikaten Beşir Fuad, Baha Tevfik, Münif Paşa, Sadullah Paşa, Hoca Tahsin Efendi, Celal Nuri, Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Ahmet Rıza Bey ve daha birçoğu Osmanlı’nın “dehriyyûn ve maddiyyûn” diye mefhumlaştırdığı aydınlanma felsefesinin kurbanları olmuş cins kafalardır. İsmail Fenni Ertuğrul’un o devirde bu felsefi fitnenin tuzağına düşmüş Müslümanları kurtarabilmek için yazdığı Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlali isimli ilmî eseri bu bahiste pek tesirli olmuştur. İlaveten Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Mehmed Ali Ayni, İzmirli İsmail Hakkı, Harputizade Mustafa Efendi gibi Osmanlı ilmiye ve matbuat âleminin güçlü kalemleri de bu akıma karşı cidddi bir fikri mücadele sergilemişlerdir.

Elhasıl koca bir yüz yıl, aydınlanmacı düşünce ile İslam itikadı her sahada karşı karşıya gelmiş ve Müslüman mütefekkirler yalçın kayalar misali fikren, ilmen aşılamamıştır. Bu durum sadece Osmanlı için geçerli olmayıp Avrupa’da da din fikrine bağlı mütefekkirlerle,  aydınlanma düşünürleri beyninde şiddetli cedelleşmeler yaşanmıştır.

Taassup

Osmanlı fikir sahasında sürüp giden bu ateşli kavga, mürekkep yalamışlarımızı tam ortadan ikiye bölmüştür. Sarıklı-fesli; mektepli-medreseli ayrımı yeni ideolojik ve sosyolojik tabakalar ihdas etmiştir ki; “İslam’da bir kilise ruhban teşkilatının bulunmayışı, devlet desteğinden mahrum kalan medreselilerin durumunda çok köklü sarsıntılara yol açmıştır. Bu sarsıntının bir tarafı maddi, bir tarafı ise manevi çöküntü şeklinde ortaya çıkmıştır (…) Medreseli âlimler modernleşmenin hızlanması ölçüsünde sosyal ve iktisadi bakımdan hep aşağılara doğru itilmiştir (…) Kendilerinin temsil ettiği değerler, bir değerler sistemi ve bir hayat tarzı, bir başka sistem adına geri plana atıldığı zaman, medreseliler sadece eski itibarlarını kaybetmekle kalmamışlar, adeta kötülüğün kaynağı diye görülmeye de başlanmışlardır (…) Haklarında yapılan menfi propaganda, bunları yeni nesillerin gözünde hem gülünç, hem korkunç bir kılığa sokmuştur. Bugün orta yaşlı aydınların nazarında medrese, imam, ulemâ, sarık, şeyh kelimeleri korku filmlerindeki hortlaklar veya karnaval maskaraları gibi korku ile istihza arasında karışık duygular uyandırmaktadır.” (Erol Güngör; İslam’ın Bugünkü Meseleleri; Ötüken y.)

Bu durum karşıtların kendi fikirlerinde derin bir taassuba duçar olmalarına yol açmıştır. Umumiyetle ariz-amîk bir tahlil ve tahkik gerektiren meseleler, yerini sloganvâri, klişeci bir retoriğe bırakmıştır.  Zaman, mekân ve varoluş tasavvurları tarih boyu İslam merkezli olmuş bir cemiyetin zındıklık, mülhitlik ve mürtetlik olarak tarif ve tasvir ettiği aydınlanmacılığın ilkeleri; halkın aydın sınıfa, aydın zümrenin de halka yabancılaşmasını tevlid etmiştir.

 

İttihad-ı İslam’dan Tükçülüğe…

Tanzimat aydını, Osmanlı’nın çimentosu İslam olduğu için “İttihad-ı İslam” fikrini savunurken Meşrutiyet aydını, daha kozmopolitik bir tedaisi olması ve her neviden gayr-ı müslim unsurla ittifak halinde olmaları hasebiyle “İttihad-ı Osmanî” fikrini benimsemişlerdir. Muakkipleri de, bilhassa dağılma safhasında vuku bulan Ermeni ve Arap isyanlarını bahane ederek “Türkçülük” ideolojisine sarılmışlardır.

İslam öncesi Türklük konusunda araştırmalar yapan oryantalist yazarların özellikle Fransız oryantalist Leon Cahun’un eski Türk yaşayış ve kültürünü idealize etmesi bu ideolojinin temellenmesinde cidden tesirli olmuştur. Bu seviyede olmasa bile bir peçeli kimlik olan Moiz Kohen’in  “Tekinalp” mahlasıyla kaleme aldığı ve din dışı Türkçülük fikrini enjekte maksatlı Türk Ruhu, Türk’ün Yeni Amentüsü,  Kemalizm gibi yayınlarını da bu babda zikretmeliyiz. Genç Kalemler gibi dergiler de bu tesirden hali kalmamıştır.

İleri gelen Türkçü ideologlardan Ağaoğlu Ahmet, Batı mamulü “nation” fikrinin ateşli bir mümessili olarak lisanımızdan, kafamızdan, hayatımızdan, inançlarımızdan velhasıl her şeyimizden İslam-Arap umde ve tesirlerini çıkarıp yerine kâmilen Avrupa’nın aydınlanma prensiplerini almamız gerektiğini savunmuştur. Türkçülüğün ideolojik nosyonunu oluşturmuş Ziya Gökalp de, İslam medeniyeti diye bir medeniyetin olmadığını iddia etmekle beraber Müslümanlığı çağrıştıran mimari ve diğer kültür unsurlarının kâffesinin meydandan kaldırılması gerektiğini müdafaa etmiştir.

Aydınlanmacı Batı’da modernleşmenin hızlanmasıyla birlikte ortaya çıkan “nation” kavramı, Türkiye’de “Türkçülük-Ulusalcılık” şeklinde karşılık bulurken 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa ana kıtasını Faşizm ideolojisiyle tanıştırmış ve bu kara kâbus koca kıtayı bir beş yıl içerisinde kana bulamıştır. Avrupa’nın iç savaşı niteliğindeki bu felakette elli milyondan fazla insan öldürülmüş; insanlık atom bombası felaketiyle de mahvedilmiştir.

Akıl ve bilgiyi, gücü elde etmek gayesiyle kutsayan modern Batı, gücün kahrından kendini de kurtaramamıştır. Aydınlanmanın ana vatanında bizzat kendi elleriyle boğdukları şey hümanizmayla birlikte aydınlanma değerlerinin din karşıtlığı hariç her şeyidir.  Batıcılığın enfekte ettiği ırkçılık benzeri bir ulusçuluk bizde de uzun müddet terör estirmiştir.

Bir modern ideoloji olarak İslamcılık

Patenti Genç Osmanlılara aittir diyebileceğimiz İslamcılık ideolojisi de Avrupa merkezli aydınlanmacılığın bizdeki yan tesirlerinden birisidir. Seküler, laik ve sömürücü Batı’nın fiilî ve fikrî saldırılarına ve işgallerine karşı bir aksülamel suretinde ortaya çıkmıştır. Fıtratı itibariyle reaksiyonerdir. Siyasal genetiği dikkate alınırsa modern bir ideolojidir. Muarızlarının siyasal İslam yaftasıyla suçladıkları; politik talepleri gerçekten güçlü bir harekettir. Elhak İslam, beşeriyete bir hayat nizamı teklif etmekle zaten siyaseti de riyaseti de indimaç etmektedir. Tabiatıyla “siyasal İslam” kavramsallaştırması self oryantalistlerin cahilane bir klişesi ve etiketlemesi olmaktan başka bir mana taşımamaktadır. Lakin burada bir probleme ve bu ideolojinin öncüllerinin belki nazar-ı dikkatlerinden kaçan bir hakikate Erol Güngör merhumun ifadesiyle dikkat çekmeliyim; İslam, siyasetin arkasında filizlenen bir doktrin değildir…”

Tam tersine, siyasetin ona göre belirlendiği bir meşruiyet kaynağıdır… Mamafih İslamcıların üzerinde ittifak ettikleri gayeler son derece çarpıcı ve güçlüdür. Ümmetin maruz kaldığı sakil durumdan kurtuluşun İslam’a sarılmayla ve ümmetin siyasi sosyal birlikteliğiyle mümkün olacağı prensibini vaz’ etmektedirler. Bilim ve teknolojinin patentinin de İslam uygarlığına ait olduğu fikrini; ümmeti, içine düştüğü küçüklük kompleksinden kurtarmak, ona itimad-ı nefs aşılamak (pek güçlü şekilde olmasa da) adına işlemeyi şiar edinmişlerdir. İslamcıların usül itibariyle homojen bir yapısı olmamakla birlikte esaslarda birleşmişlerdir. İslamcı ideologlara bir tenkit daha getirecek olursak, “İslam açısından Batı medeniyetini yorumlamaktan ziyade, Batı açısından İslam’a bakmaktadırlar…” (Güngör; age.)

İlaveten, yirminci asrın başlarında Avrupa’daki içtimai buhranlar üzerine yine Batılı düşünürler tarafından kendi hayat felsefelerine getirilen güçlü tenkitler, İslamcıların başucu eserleri olmuştur.  Batılı tasdiki önemseyen; haklı çıkmanın aferinini onlardan almış olmanın gizli hazzını yaşayan henüz aşmamış bir psikolojiyi de mülahazat parantezine almalıyım…

Cumhuriyet aydınlanmacılığı

Cumhuriyet aydınlanması aslında kendinden önceki yüz yılın bir muhassılasıdır… Aydınlanmacılığın Cumhuriyet’te geldiği nokta, onun kuvveden fiile sıçraması; devlet rejimine dönüşmesi ve en kaba yönleriyle erken Cumhuriyet’in resmi ideolojisi olmasıdır.

Osmanlı’nın son yüz yılındaki aydınlanmacılık damarı, siyasal sosyal kavramlar üzerinde bir retorik yoğunlaşmasıyken erken Cumhuriyet iktidarlarının elinde, Türk’ün dna’sını değiştirme ve rejimin kendi seçkin, zengin sınıfını ihdas etme pratiği adına araçsallaşmıştır. Bu tatbikatın tabii sonucu olarak sıfırdan türetilen devlet kapitalistlerinin aydınlanmacı klişe bezirgânlığında rejimin memurîn sınıfını da aşan laikçi fundamentalizmi görülmeye değerdir.  Bir yönüyle de muhdes Cumhuriyet burjuvazisiyle bürokrasisi arasında simbiyotik bir ilişki biçimi gelişmiştir.

Her türlü emtianın temin ve arz tekelini elinde tutan bürokrasinin imtiyaz bahşetmelerle yine sıfırdan ihdas ettiği komprador sınıfın aydınlanmacılığı da; devlet kampının lütuf vadeden çekici atmosferine kapılmaktan ibarettir. Bu kamp, işini bilenler için adeta bir pragmatik mecburiyet alanıdır.

Bu devrin en belirgin vasfı nev’i şahsına münhasır kameralizmidir ve Cumhuriyet’in bir seksen yılı; bürokrasi, kompradorlar ve kalemli kalemsiz sosyetenin bir bütün halinde aydınlanmacı klişeler üzerinden halka karşı fethedilemez siyasi, iktisadi, sosyal cepheler kurmalarıyla gelip geçmiştir.  Bu cephenin anayasasının, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek nevinden hükmü; aydınlanma proseslerine yabancı yani evrimini henüz tamamlayamamış halka güvenilmeyeceğidir. Cephe yıkılırsa vatanın Orta Çağ karanlığına irticaı kesindir…

Neticede; köklü değerlerini muhafazada kararlı davranmaya devam sebebiyle taşrada tutulan halk, rejim karşısında; tarih felsefecisi Hodgson’un Sosyalizm ve Parlamenter Demokrasi kitabında formüle ettiği “zımnî rıza” kavramının ifade ettiği şekilde bir tutum belirlemiştir. Zımnî rıza; hala kaybedecek bir değer, maddi manevi bir müktesep varsa onları korumak adına kenarda sessiz kalarak mevcut düzene kerhen verilen ruhsat durumudur.

Fötr, frak, boyun bağı…

Kameralizm’in yani aydın despotizminin ne boyutlarda olduğu yakın tarih kitaplarında mündemiç olmakla beraber Cumhuriyet aydınlanmacılarının alâmet-i farikası olan şeklîlik, Batı’daki hemcinslerini bile şaşırtacak kıvama bâliğdir. Fötr, frak, boyun bağı, papyon; abiye, çanta vs. cümbüşü eşliğinde her mekânı ışıltılar saçarak aydınlatan bu neslin salon kültürü mutantandır. Balolar, valslar, tangolar, klasik müzik, kulüp ritüelleri vd. gündelik hayatın sıradan eğlenceleridir.

Bahsetmeden geçemeyeceğim. 1960’lı yıllarda Londra’da Avrupa’nın köklü üniversitelerinin rektörleri bir toplantıda buluşuyor. Türkiye’yi temsilen İstanbul Üniversitesi’nin meşhur aydınlanmacı ve mason rektörü Sıddık Sami Onar, toplantı salonuna özenle diktirmiş olduğu frakla giriverince salonda bulunan bütün bakışlar hafif bir gülümsemeyle üzerine teksif ediliyor. Ev sahibi üniversitenin rektörü; hayli dekadan eşkaliyle salonu renklendiren Onar’a “hoş geldiniz” dedikten sonra; “Hocam bu ne hal! Biz üzerimizdeki cübbeyi ilim kisvesi olarak sizden aldık. Siz ise frakla geldiniz…” diyor. Tercümanlık için yanında bulunan asistanı Vakur Versan hoca, orada nasıl mahcup olduğunu, nasıl utandığını derslerinde biraz da gülerek anlatırmış (Hoca’nın talebesi Mustafa Güçlü’den naklen).

Salon ideolojisi

Salon ideolojisi de diyebileceğimiz erken Cumhuriyet aydınlanmacılığı haddizatında Fransız aydınlanmacılığının en hakiki varisidir dersek abartmış olmayız.

Aydınlanma Çağı’na kutsal değerler atfeden müstağriplerimiz için bizim “salon ideolojisi” tabirimiz bir bühtan olarak görülebilir; lakin durumun tarafımdan hafife alınmadığını esaslı bir kaynağa müracaatla delillendirebilirim:

“…Mevzu ile alakalananlar bilecektir. Avrupa entelektüel hayatı üzerinde Fransız madamlarının salonları ile mason localarının büyük tesiri oldu. Bu mahaller fikirlerin tartışılıp geliştirilip yayılmasında önemli mahfillerdi. Fransız zadegân sınıfına mensup hatunların salonları sadece entelektüel mevzularda değil, giyim kuşam gibi konularda da Avrupa modasını belirliyordu. Bu durum on yedinci asırdan beri neredeyse milli bir müessese haline gelmişti.” (Baykan; age.; P. Gay’den naklen)

Hatta; “The Encyclopedia of Philosoph’nin  ‘Enlightenment-Aydınlanma’ maddesi; ‘British Royal Society / Britanya Kraliyet Cemiyeti 1662’; ‘Academie de Sciences / Fransız İlimler Akademisi 1666’ ve salonlar, Masonlar, İlluminati, Rosicrucianlar… aydınlanmanın yayılmasında en müessir amillerdi…’ diyor.” (Baykan; age.; The Encyclopedia of Philosophi; “Enlightenment” maddesi; The Macmillian Co. The Free Press; New York’tan naklen)

Ayrıca “Eli kalem tutan, ağzı laf yapan Fransız entelektüelleri bu salonlarda şan şöhret arardı. O devirde başarıya giden yol buralardan geçmekte idi. Zadegân salonlarının suni şaşaalı ortamında başarı kazanabilmek için o havaya uygun üslup kullanmak gerekti. 17. özellikle 18. asırda Fransa, Avrupa’nın moda merkeziydi. Başta Prusya, Hollanda olmak üzere Avrupa saraylarında kâmilen Fransızca konuşulur, Paris’in tüm modası, fikir de dahil taklit edilirdi (...) İşte bu ortamda aydınlanma modası bir moda olarak yayıldı (...) Neticede 18.yy.da bir efsane oluşturuldu.” (Baykan; age.)

Mamafih; iktisadi liberalizm, kalkınma, bilimin toplumsal refah yolunda kullanımı gibi; sanayi devriminin çocuğu olan Avrupa aydınlanmacılığının kendi coğrafyasında ürettiği sonuçlar, bizim erken Cumhuriyet aydınlanmacılığımızın herhangi bir vetiresinde karşımıza çıkmamaktadır.  Bu bağlamda rejime göbekten bağlı komprador sınıfıyla birlikte materyalist değerlerin taşraya taşınmasında hem misyon hem sponsorluk vazifesi üstlenmiş az sayıdaki devlet iktisadi kurumu dışında bir ekonomiden söz etmek de zor görünmektedir.

Güçler koalisyonu

Cumhuriyet aydınlanmasının fikrî ve amelî merkezleri de Halkevleridir.  Halkı zulmetten nura (!) çıkaracak laik mabedler olarak ülkenin hemen her köşesine kadar yaygınlaştırılmıştır.  Halkevi aydını ise hariçten dahile yayın yapan bir dâidir ve sahibi olduğu bir ilk fikri yoktur. Sahibinin sesi olarak tedavüldeki fikirlerin megafonudur. Bu tarz zamanla onda karakterleşmiştir.

Aslî unsurun nazarında korkudan başka bir karşılığı olmadığı için hep gücün yanında olmayı tercih etmiştir. Yakın Türk siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. Her on yılda bir namlu ve dipçikle halka çekilen hiza istikamet ayarı onun alkışlarla tebcil ettiği olağan bir durumdur.

Biraz kaba bir tabirle; “yan sanayi ürünü” olmak hasebiyle içinden çıktığı toplumun değerlerine saygı yerine onunla savaşmayı daha konforlu bulmaktadır ve elbette yok ettikçe ancak var olunabilen düzende (alın size diyalektik materyalizm) böyle bir refleks geliştirmiştir. Bunun faturasını da her zaman merkeze ibraz etmiş ve ödemeyi almıştır.

Cumhuriyet aydını kutsala düşmandır ama rejimin umdelerini kutsarken bunda bir beis görmemektedir. Kutsal devrimler, kutsal söylevler, kutsal tarih, kutsal şef bu kabilden şeylerdir...  Aydınlanma papazları kutsalı yere indirmişlerdi; bizimkiler yerdekini göğe çıkarmakla meşgul oldular...

Hâtime…

Elhasıl; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “eşik nesli” dediği, bütün bir hayatı arayışla geçmiş, buldum zannettiği yerde kaybolmuş aydın tipolojimiz bulanıktır.

O, Osmanlı renkleriyle de Cumhuriyet renkleriyle de bir kimlik parçalanmasının hem faili hem mağduru olmuştur.

Tipik bir Cumhuriyet aydını olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Bozkurt Güvenç de Tanpınar’ın tespitini şerh edercesine; “Türk aydını ve düşünürü aslında Gülhane Hatt-ı Hümayun’u ve Tanzimat Fermanı’ndan bu yana en az yüz yıldır kimlik arayışı içinde idi. Sorunun sadece adını koyamamıştı. Aranan kimlik Meşrutiyet, Osmanlıcılık, Hürriyetçilik, Türkçülük, Bağımsızlık, Anadoluculuk, İnkılapçılık, Çağdaşlık, Cumhuriyetçilik, Turancılık, Demokratlık, Kalkınmacılık, Milli Birlikçilik, Batıcılık, İslamcılık, Laiklik vb. sloganlarla dile getirilmişti. Sayılan bütün bu hareket ve eylemlerin arkasında bilinçli ya da simgesel bir kimlik arama çabası ya da bulma umudu vardı. Yani kimliğimizi uzun yıllardır arıyorduk. 1980’ lerde de bulamadık, sadece çözümü aranan sorunun adını koyduk...” izahını yapmakta lakin aynı kalem ironik biçimde; “Ulu Önder Atatürk’ün kültür ve uygarlık anlayışı şu şekildedir: Tarihî gerçekçidir. Akılcı ve bilimcidir, kavram ve kapsamda bütüncüdür. Evrimci ve yenilikçidir. Çağdaş ve Batılıdır. Milliyetçi değil, yani laiktir.” (Bozkurt Güvenç; Türk Kimliği; Boyut y.) demekle de arayışa zımnen evrimciliği, çağdaşlığı, Batıcılığı, laisizmi liman gösterebilmektedir...

Halbuki;  “Avrupa dışında Avrupalı gibi olmak, Avrupa’da yabancı olmak kadar zor bir serüven. Çözümü de yok, sürekli bir gurbetçilik, yersiz yurtsuz olmak gibi. Ancak bu benim Türklüğümden ya da Avrupalılığımdan çok, kişiliğimden geliyor(…) Özelde Türkiye’de Avrupalıya benzeyen biri, Avrupalının kabul etmediği Türk olmak çok ağır bir duygu…” itirafı ve hayal kırıklığı da yine aynı aydınımıza aittir.

Velhasıl; Cumhuriyet aydınlanmacılığının misyonerleri Güvenç ‘in de sindiremediği ağır duyguyla burada da gurbette Batı’da da gurbette bir nesildir. Benzemeyi, benzeşmeyi şeklen bile olsa çok arzulasa da Avrupalı nezdinde hep parantez içi kalmıştır.

O, Batılılar için hem de en hasından ebedî şarklıdır. Bu damgayı ne yaparsa yapsın silemeyecek, derin komplekslerin içinde bocalayacaktır. Kur’an-ı Kerim’in “Mü’min” tarifinin hilafına kendinden olana mütekebbir, öteki karşısında ezik ve eğik duruşu hüzün vericidir.

Aynı soruların ayrı sıralamayla farklılık arzettiği bir imtihanda, önündekinin cevap anahtarını olduğu gibi kopyalayan bir talebenin tüm cevaplarının yanlış çıkacağı gibi; Avrupa aydınlanmacılığının şiarlarını “copypaste” eden aydınımız yüz yıllık imtihanı kaybetmiştir. Ne var ki kendisiyle birlikte ülkesine de kaybettirmiştir.

Batının da bizim de tarihlerimizin akış istikameti farklıdır. İmkânları da problemleri de nev’i şahsına münhasırdır. 

Aydınlanma Çağı’nın kavramları ve çözümlemeleri; Avrupa’da kilisenin ve onun yorumladığı Hristiyanlığın yenilgisiyle üstelik çetin ve kanlı mücadeleler sonucunda ortaya çıkan düşünce ve pratiklerin meyvesidir. Modern Avrupa'nın doğuşunu tetikleyen dinamikler, kilisenin mağlubiyetinin arka planında yer alan uzun tarihi sürecin kodlarıdır. Aydınlanmacılığın bizdeki esbab-ı hudûsu ise Batı karşısında bileğimizin bükülmesidir.

Bu itibarla Cumhuriyet aydınlanmacılığı bir “mağlubiyet ideolojisi”dir ve sentetiktir

Cumhuriyet aydını da Çehov’un en tehlikeli dediği “az bilen çok inanan” insan tipidir...


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


osman kibar osman kibar 09.12.2019 23:54

m.fatih beğ.i gönülden duygularla kutluyorum. erol beğ.i (güngör) okur gibi oldum. ama fatih beğ taklid değil telif bir eser yazmış. ewet bu makale genişletilerek akademik bir yapı halinde -benzeriyle birlikte- kitab.a dönüşmelidir. we elbette uslup.. bu tür yazılarda hasretimiz hicranımız olan şey ewet bu da fatih bey.de war

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık