• 19 Eylül 2019, Perşembe 17:28
M.FATİHCAN

M.FATİH CAN

Bir Molla Kasım gelir...

Bir Molla Kasım gelir…

 

 

Tarih; büyük kırılmalar yaşamış toplumlara hâkim olan rejimler için stratejik bir silah olmanın yanı sıra gerçeğin yani “aslında ne olmuştu?” sorusunun peşine düşen tarihçiler için de mayınlı bir alandır. Bu realitenin bizde ete kemiğe büründüğü en dikkat çekici vetire şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu’nun enteresan numaralarla tarihe karılması akabinde hayat bulan Cumhuriyet rejiminin erken safhasıdır diyebiliriz.

Herhalde tarihte Osmanlı inhitatı kadar çok taraflı çok hesaplı karmaşık süreçlerin birbirine geçtiği ve netayiciyle hem Türkiye’nin hem dünyanın siyasi sosyal ve iktisadi haritasını derinden etkileyen ve değiştiren bir hadise az kaydedilmiştir.

Tarihin bize bundan daha hayretâmiz olan sürprizi ise Osmanlı Devleti’nin dna’sında kıvam bulan kimyayı bitamamiha imha edecek bambaşka bir terkibin, ilginç bağlantı ve ilişkilerle cebren ve hileyle devreye alınması olmuştur. 

Her bakımdan muammalarla dolu bu vetireyi hakiki veçhesiyle merak edip  ülkemizin yakın tarihine projektör tutmak isteyen araştırmacılar, tarihçiler için en çetrefilli mesele “vukuatın kasten ve adeta girift bir bilmece haline getirilmiş” olmasıdır. İlaveten; “binlerce yıllık milli tarihimizin en karanlık ve karışık devresini, vesikanın son derecede az olduğu eski ve uzak başlangıç zamanları değil de son yüz yılık kısmının teşkil etmesidir.” Böyle olması bir tarafa gerçeğin çok az bir kısmını bile günyüzüne çıkarabilmek için tehdit ve türlü tehlikeye maruz kalma riskini göze alabilmiş olmak da icap etmektedir.

Kanunlarla korumaya alınmış bir paradigmayı yaşatabilmek için; örtülü tehditlerle gemlenmiş ağızlar, yasaklarla ket vurulmuş kalemler söz konusu ise yapabilecek pek fazla bir şey yoktur haliyle. Amma çok bilindiği üzere gerçeklerin bir gün mutlaka ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır fehvasınca ve Yunus Emre’nin de buyurduğu gibi;

“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme!

Seni sîğaya çeken bir Molla Kasım gelir..."

 

İlk Molla Kasım...

Bu bahiste ilk Molla Kasım İstiklal Harbi kumandanlarından Kazım Karabekir Paşa olmuştur. Lakin zülfiyâre dokunan bu yiğit ses kısa sürede susturulmuştur. Malum; Karabekir, M. Kemal henüz Samsun’a gönderilmeden önce Anadolu’nun doğusunda Milli Mücadele’yi başlatmış, bu mücadelenin en mühim adımı olan Erzurum Kongresi’ni hazırlamış; Kongre heyetinin itirazlarına rağmen inisiyatif alarak M. Kemal’i Kongre başkanlığına seçtirmiştir. Hatta M. Kemal’in İstanbul’ca tutuklanması emri üzerine ve Kemal Paşa’nın herşeye bitti gözüyle baktığı bir anda risk alarak onu sahnede tutan da yine Karabekir olmuştur (Tarih ve Medeniyet; Mayıs 1997).

 

Milli Mücadele’nin bitip devrimler safhasına geçildiği yıllarda Anadolu harekâtının baş aktörleri birer birer tasfiye edilirken sıra Kazım Karabekir Paşaya da gelince 1933’ün Mart ayında M. Kemal’in etrafındaki malum zevat tarafından Çankaya’dan alınan işaretle hakkında basın vasıtasıyla bir karalama kampanyası yürütülmüştür. Bu operasyonda görev alanlar Siirt mebusu Mahmut, Ruşen Eşref, Falih Rıfkı ve Antep mebusu Nuri Conker beylerdir.

 

Muzır kitap...

Karabekir, basında, hakkında yazılıp çizilenlere mektup marifetiyle cevap vermeye çalışmasının sonuç üretmediğini görünce İstiklal Harbi’nde M. Kemal’in rolü ve Milli Mücadele’nin çarpıtılan mahiyetine dair “İstiklal Harbimizin Esasları” serlevhalı, hatıralarından müteşekkil belgeli şahitli bir kitap kaleme almıştır. Çankaya’yı çok rahatsız eden ve paradigmayı tehdit eden kitabın basıldığı matbaa basılarak matbaa sahibi Sinan Bey “Mûtad Zevat” denilen Ali Çetinkaya, Recep Zühtü, Ali Kılıç, Cevdet Kerim ve Kazım Özalp ekibi tarafından tehdit edilmiştir. Dağıtımı yapılmak üzere olan kitabı bunlara teslim etmek zorunda kalan Sinan Bey,  üç bin adet bastığı ve paradigmanın münşilerince “muzır kitap (!) olarak yaftalanan kitabın Topkapı’daki bir tuğla fabrikasında yakılarak imha edilmesi karşısında tabiatıyla hiç bir şey yapamamıştır. Kitap, Allah’tan, basıldıkça forma forma Paşa’ya gönderildiği için tamamen yok olmaktan kurtulmuştur. Fakat bu bilgiyi istihbar eden zevât-ı mutad bu sefer Paşa’nın Erenköy’deki ikametgâhını bir tabur sivil polisle sabaha karşı basmış ama gerekli tedbiri alan Paşa hatıratını kurtarmaya muvaffak olmuştur. Damadı Faruk Bey kendisini bir ziyaretimde Paşa’nın formaları sakladığı taban tahtaları altındaki gizli bölmeyi göstermiş; köşkün etrafında 7/24 nöbet bekleyen sivillerin tarassutuna dair enteresan anekdotlar anlatmıştı. Elhasıl Kazım Karabekir Paşa kitabının dağıtımını göremeden 1948 yılında vefat etmiş; eseri ancak 1950 senesini müteakiben yani tek parti diktası nihayete erdikten sonra tekrar basılıp dağıtımı gerçekleştirilebilmiştir. Lakin sonraki baskıları bu sefer sansürlenerek neşredilmiştir.

 

Bir Molla Kasım daha...

Türkiye o yıllarda böyle bir Türkiye’dir. Nice zevat (ki bunların en cesurları) çoluk çocuğundan bile gizli hatırat kaleme almış fakat neşrettirmeye cesaret edememiş; etse bile yayınlayacak naşir bulamamıştır. Hatta hatırat yazdığı haber alınanlar takibata maruz kalmışlar; bir kısmı ise kalemi eline almaya bile korkmuş; bazı gerçekleri ancak eş dost arasında o da fısıltıyla anlatabilmişlerdir.

Demokrat Parti iktidarının millete biraz soluk aldırdığı 50’li yıllar itibariyle Necip Fazıllar, Osman Yükseller, Sinan Omurlar, Cevat Rıfatlar vd. millete göz açtıran neşriyat faaliyetleriyle ciddi bir altyapı oluşturan; gençliğin kalbine saçtıkları şuur tohumlarını filizlendiren kahramanlardır.

60’lı yıllara gelindiğinde yine Yunus Emre’nin Molla Kasım’ı misalinde olduğu gibi bu sefer devreye merhum Üstad Kadir Mısıroğlu’nun girdiğini görüyoruz. Hukuk tahsili için İstanbul’a gelen Üstad o tarihlerde çoğu hayatta olan canlı tarihlerle tanışma imkânı bulup itimatlarını da kazanınca bambaşka bilgilere; hakikatperest bir insanı hayretten hayrete düşürecek  malumata muhatap olunca dümeni tarihçiliğe kırarak “aslında ne olmuştu?” sorusunun peşine takılacak ve bu arayışı “dert” edinip bir dava haline inkılab ettirecek; son nefesine kadar da bu dava ile yatıp bu dava ile  kalkacaktır.

 

Bir meydan okuma...

Arayışının en değerli ürünü olarak birinci eseri, fevkalade bir mantık, muhakeme ve derin bir tetkik mahsulü “Lozan Zafer mi Hezimet mi?” başlıklı kitabı olacaktır.

Kitabın ilk cildi 1964 yılında basılmıştır ve “Sebil” markasıyla kurduğu yayınevinin de ilk meyvesidir. Kitap piyasaya arzının akabinde çok ciddi bir alakaya mazhar olmuş; rejimin kara kutusu mahiyetindeki bir muahedeye projektör tutarak o güne kadar bilinmeyen çarpıcı ve sarsıcı hakikatleri gün yüzüne çıkarmıştır.

Mündericatı, metodolojisi, üslubu ve müdellel muhtevasıyla Erken Cumhuriyet’çilerin saf dışı bıraktığı geniş kitlelere esaslı bir özgüven ve şuur ilkâ eden eserin ikinci cildi; Üstad’ın 1970 yılında Harf İnkılabı’yla alakalı bir konferansı üzerine açılan dava ve hapishane macerası sebebiyle biraz gecikmeli olarak 1974 yılında intişar etmiştir. Merhum Üstad’ın hatırat mahiyetindeki kitaplarında safahatı genişçe anlatılan ağır sıkıntılarla dolu bu süreç 1974 affıyla bir sonuca bağlanamadan sonlanmış ve merhum bu badireden bu sayede kurtulabilmiştir.

İlk ciltteki bilgilerin milletteki müspet, Kemalistler üzerindeki menfi tesirleri devam ediyorken gelen bu baskı, mahut 5816 sayılı “Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”a istinaden toplattırılmış ve Üstad’ın dava adına maruz kalacağı çileli günler bir başka safhaya evrilmiştir.

Merhum Mısıroğlu’nun Lozan araştırması; resmi tarih yazımında“büyük zafer”, “kurtuluşu taçlandıran muazzam diplomasi” “ şeklinde takdim edilen ve millete de böyle kabul ettirilen bir muahedenin perdelenen yüzünü fâş eden iddianamesiyle aslında bir meydan okumadır.

 

Ölümü gösterip sıtmaya razı etme...

Ölü doğmuş bulunan Sevr sulh projesi taslağıyla kıyaslanarak adeta kutsallaştırılan ve dokunulmaz kılınan Lozan’ın, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden bir antlaşma olduğunu dava eden Üstad; Lozan’ın asıl, Birinci Meclis’ ce de kabul edilen “Misak-ı Milli” ile mizan edilmesi icap ettiğini ortaya koymuştur.  Eserini bu kazıyye üzerine bina edince de devrin “Devrim Muhafızları”nı tıpkı selefleri gibi acilen harekete geçirecek bir bombanın pimini çekmiş mandalını bırakmış olmaktadır.

Kanaatimce, resmi tarih yazımını ilzam eden bu eseri, merhum Üstad’ın en muhalled çalışması ve inşallah “kapanmayan defter”i olmuştur.

Eser; Türkiye’yi Lozan’a götüren vetireyi derin bir tetkik ve kavrayışla ele aldığı giriş mahiyetindeki kısmından sonra Milli Mücadele safahatını o güne kadar bilinmeyen taraflarıyla incelemekte; vukuatı kronolojik surette ve olanca çıplaklığıyla sergilemekte; ilerleyen bölümlerinde bol kepçeden bahşedilen tavizleri maddi ve manevi kayıplar olarak tespit etmekte; antlaşmanın dahili ve harici akislerini derli toplu naklettikten sonra nihayet okurunu, meselenin asıl ne olduğu fikrine götürmektedir.

 

Asıl mesele...

Lozan araştırmasının ortaya koyduğu mesele şudur: Milli Mücadele’den galip çıkmış bir memleketin temsilcilerinin Lozan’da oturtuldukları mahkum sandalyesine razı olmaları; dayatılan hayati tavizlere boyun eğmeleri ve selef Osmanlı’dan mütevazı da olsa torunlara kalan helal mirasın tasfiyesine direnmek şöyle dursun tehalükle imza koymalarının arka planında hangi sâikler yatmaktadır? 

Soruda anlamını bulan hususların söz konusu olduğu antlaşmanın altına direnmeden imza atılması meselesinin aslı esası da şu şekilde tespit edilmiştir: Mesele; Ankara rejiminin, ne bahasına olursa olsun tanınıp memlekete ve millete planlanan şekilde format atılacak safhaya bir an önce geçilmesi meselesidir...

Millet meselen bu veçhesini ilk defa bu araştırmadan öğrenmiş ve mesajı almıştır.

Öğrenilen başka gerçekler de vardır: Musul (daha sonra), Batı Trakya, Halep, Batum, Adalar ve Kıbrıs gibi Türkiye’nin hayat alanlarının masada bırakılmasıyla ülkenin oksijen alanı daraltılmıştır.

Boğazlar, Harp tazminatı, Azınlıklar ve Patrikhane gibi kucağa bırakılan meselelerle mahdut sınırlar dahilinde bile ciddi tahdit ve iktisadi siyasi ablukaya maruz kalınmıştır.

En can alıcısı ise İslam dünyasının meşru liderliğinin tescilli makamı olan Hilafet gibi alemşümûl bir dinî siyasi kuvvet İngiliz amalinin hatırına tasfiye edilmiştir.

Üstadın, bütün bu inanılmaz taviz ve kayıplardan bihaber bir milleti uyandırdığı eserinin ikinci cildinde ise maddi kayıplar tek tek ele alınarak şu feci serencam derinlemesine bir tahlile tabi tutulmuştur.

Unutturmaya hatta zafer olarak yutturmaya çalışanlara rağmen Türk Milleti’nin meşru haklarının kaybını dava eden eserin 1977 yılında tamamlanan ve neşredilen üçüncü cildi de başta Hilafet müessesesi olmak üzere diğer manevi kayıpları teferruatıyla incelemektedir ki bu ciltte ortaya konan hakikatler maddi kayıpları gölgede bırakacak derecede fecaat arz etmektedir.

Bilhassa Hilafet meselesine dair Üstad’ın tespit ettiği karanlık noktalar Lozan meselesinin bam telinin,Türklerin elinde bulunan İslam âlemi liderliği olduğunu ispat etmektedir. Masa liderinin (İngiltere) en ciddi derdinin bu liderliği berhava etmek olduğunu fâş eden bu eser; “paradigma”yı yerle bir eden ilk araştırma-inceleme olmuştur. Merhum’un daha sonra kaleme alacağı “Geçmişi ve Geleceği İle: Hilafet” kitabı da bu kaybın nasılını niçinini aktörlerini temaslarını diplomasisini daha geniş bir yelpazede ve bütün veçheleriyle ve belgeleriyle meydana koymuştur ki ortalığa yaydığı “ yanık kokusu!” bu mevzularda hassasiyet sahibi geniş bir kesimin aldatılmışlık duygusunu derinleştirmiş ama tarih şuurunu da had  safhaya çıkarmıştır.

O güne kadar “acaba ne olmuş?” sorusu bile akıllarına gelmeyen bir nesli uyandırmak, silkelemek adına cidden fevkalade bir etkiye sahip olan“Lozan Zafer mi Hezimet mi?” kitabının devamı mahiyetindeki araştırmalar da bu ilk tesiri genişleten, derinleştiren ve bir tarih şuuruna dönüştüren çalışmalar olacaktır.

 

Derenin taşıyla derenin kuşunu...

Üstad’ın Lozan araştırmasının ilk cildinden sonra 1966’da neşrettiği “Yunan Mezalimi” adlı eseri hem Türk milletinin maruz kaldığı “klefteci” zulmünü bütün cepheleriyle teşrih etmesi yönüyle hem Yunan harbinin arka planına dair tespit ettiği tarihi hakikatlerle yine muazzam bir tesir icra etmiştir. Üstad bu eserinde 1919’dan 1922’ye kadar temadi eden harbin mezalim boyutunun nasıl ve neden bu kadar uzun sürdüğüyle alakalı çarpıcı bilgi ve belgelerle “paradigma”ya dair yine büyük soru işaretleri oluşturmuştur.

Hemen bir yıl sonra neşrettiği “Kurtuluş Savaşı’nda Sarıklı Mücahidler” kitabıyla bu savaşın bir dini-milli mücadele olduğunu, sarıklı kahramanların bu cephedeki dasitani mücahedelerini ortaya koyarak tespit etmiştir. Türk Milleti’nin dini salabetini harekete geçirmek adına ön safa davet edilen sarıklıların matlup netice hasıl edildikten sonra “başlarına geleni” Millet bu eserle öğrenmiştir. Eserin ana fikri olan; “derenin taşıyla derenin kuşunun vurulması” fevkalade göz açıcı olmuştur.

1972’de yayımlanan “Musul Meselesi ve Irak Türkleri”serlevhalı çalışma Lozan’da sinyali verilen bir tavizin sonrasındaki ibretlik serencamını teşhir etmesi yönüyle “paradigma” ya yine esaslı bir reddiye teşkil etmiştir. Sonuçları hem iktisadi bağımsızlığımız hem iç güvenliğimiz namına hala bir problem olan bu kaybın Türkiye’nin hanesine yazdırılması ne uğruna mümkün olmuştur sorusu da cevabını bu kitapta bulmaktadır.

 

Ve “Hayat ve Hatıratım”...

Merhum Üstad’ın1976 senesi iptidasında çıkarmaya başladığı Sebil Dergisi ise hem araştırma dosyalarıyla hem tesis ettiği özgüven ve cesaret atmosferiyle bu vadilerde söyleyecek sözü olanlara da meydan bahşetmiş; hele “Kemalist İnkılabın Anatomisi” başlıklı seri dosyalarıyla “devrimbaz kodamanlar” ın tezlerini bir kez daha boşa çıkarmıştır. Düzeni son derece rahatsız eden dergi; Karabekir’in kitabının akıbetine benzer şekilde Sebil Yayınevi’nin deposu yakılmak suretiyle Üstadın diğer kitaplarıyla birlikte imha edilmiştir.

1978 senesinde neşrettiği “Ali Şükrü Bey” biyografisi de statüko muhaliflerinin ne tür usullerle susturulduğunu bütün vahametiyle ortaya çıkaran bir başeser mahiyetindedir. Entrikalarla, dehşet sahneleriyle dolu bu trajedi bir devrin tahakkümünün ne boyutlarda olduğunu ortaya koymakla Kemalistlerin “Cumhurun idaresi” iddialarını hükümsüz kılmaktadır.

Ve nihayet “paradigma”nın inşasında başat role sahip Dr. Rıza Nur’un “Hayat ve Hatıratım” başlıklı müthiş itiraflarla dolu dört ciltlik devasa hatıratını Türkiye’nin gündemine sokarak “aslında ne olmuştu?” sorusunun en can alıcı cevabını Millet’e mâl etmiştir...

 

Çağdaş Cahiliye ritüelleri...

Başta da belirtmeye çalıştığım davasına altmışın üzerinde araştırma, inceleme, hatırat, tefekkür, biyografi, deneme ve hikaye tarzında çalışma adayan Üstad’ın tarihçiliği; tarih yazımının mahiyeti ve keyfiyeti ayrı bir makalenin mevzuu olmakla beraber şu kadarını söylemeliyim ki onun tarih yazımı; metodolojik özelliğiyle, teknik tarafıyla, hassaten vesikaları ve kaynakları konuşturmadaki yetkinliğiyle bu vadide ortalıkta doktora tezi namıyla dolaşan şişkin varakparelerin (değerli ve emekli olanlarını tenzih ederek) yanına bile yaklaşamayacağı ilmî dirayete sahiptir.

Bu notu düşmemdeki sebep Kemalist cephenin bir koruma kanununa sırt dayayarak parmak sallamaktan gayrı; tezlerini tekzip edebilecek doğru dürüst bir makale bile üretemediği merhum Üstad’a karşı geliştirdikleri bilindik “cahiliye ritüelleri” ne dikkat çekmek ve bu hafifliklerin ciddiye alınamayacak kadar absürd zavallılıklar olduğuna dair bir dipnot düşmek içindi.

Malum; afalladıkları hakikatlerle karşılaştıklarında hakkı tebliğ eden öncülere sihirbaz, tecennün etmiş, delirmiş diyen; hak sözü bastırmak için velvele gulgule çıkaran, yetmedi “söyletmen urun!” avazeleriyle baskın çıkmaya çalışan ve bu özellikleriyle tarih kitaplarına geçmiş tantanacı cahilîlerin ritüellerinden bahsediyorum...

 

derin tarih/haziran 2019 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


m öztürk m öztürk 20.09.2019 20:52

sağolasın abi, kalemine saglık

osman kibar osman kibar 25.09.2019 22:26

çok güzel bir yazı idi pek müstefid olduk allah razı olsun. daha sık yazmanızı bekleriz. tşkr.

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık