• 27 Şubat 2018, Salı 10:05
KAZIM K.YÜCEL

KAZIM K. YÜCEL

İklîm-i âsûde-hâl

Cihân harbinin bitdiği seneler. Anadoluda müdhiş bir kıtlık var. İnsânlar ta’bîr câizse bir kilo altınla bir kilo buğdayı takas edebilecek derecede aç. Refâhiyeliler de bundan müstesnâ değil. Açlığa çâre ararlarken müjde geliyor: “Âsım ağa anbarlarını ardına kadar açmış.” Para adına neleri varsa keselere doldurup yollara düşüyorlar. Parasızlar da geri durmuyor. Maksadları üç beş günlük de olsa yiyecek bir şeyler alabilmek. Tuzla Konağının önü ana baba günü, işiten gelmiş. Âsım ağa çıkıp sesleniyor: “Parası olanlar bir tarafa, olmayanlar diğer tarafa.” Bu sözler akçasızları mecâlsiz bırakıyor. Ne var ki ba’zı açıkgözler “hele bu safhayı geçelim de sonrasına bakarız” diyerek tek kuruşları olmamasına rağmen paralılar safına karışıyor. Ardından ağa sözlerine devâm ediyor: “Biliyorum sıkıntınız büyük, yalnız hepinize yetecek kadar zahîrem yok. Bu yüzden elimdekileri parasızlara vereceğim; zîrâ diğerleri zor da olsa yiyecek satın alabilecek bir yer bulabilir.”

Bizler ağayı Yeşilçamdan tanıdığımız için yukarıdaki hâdiseyi ma’nâlandırmakda zorlanıyoruz. Hâtırlarsanız filmlerdeki ağa köylüyü eşekden farklı görmeyen bir kişiydi. İnsânları döver, onlara söver ve hepsini karın tokluğuna çalışdırırdı. Kimsenin buna i’tirâz hakkı da yokdu. İ’tirâz sâhibi dövülür, biraz daha ileriye giderse köyden kovulurdu. Öldürüldüğü bile olurdu. Türlü zâlimlikler içindeki ağa bütün vaktini hîle düşünmekle geçirirdi. Köylüyü daha fazla ezebilmesi acebâ nasıl mümkin olabilirdi? Paraya son derece düşkündü. Ahlâksızdı da. Merhamet onun en uzak olduğu mefhûmdu; gaddârlık varken şefkati kim ne yapacakdı? Hâfızalarınızı şöyle bir yoklarsanız aynı filmlerdeki bakkâl, sütcü ve kapıcının da bundan farklı bir karakterde olmadığını hâtırlarsınız. Bakkâl terâziyi bozmak, sütcü sütü sulandırmak, kapıcıysa paranın üstünü vermemek gibi gayr-i ahlâkî tavırlar içerisindedir. Evet, ağanın tutar tarafı yokdur, yokdur da, ona fazlaca kızmanın da bir ma’nâsı bulunmamakdadır. Nihâyet o en tepedeki ağanın küçük bir modelidir. Saydığımız menfîlikleri ve daha nicelerini umûmiyyetle yukarıdakilerden öğrenmişdir. Ekonominin bozulmasını hindistandaki muson yağmurlarına bağlayan “başağa” onun için müsbet bir misâl olmasa gerek!

Osmanlı asâleti fedâkârlığı gerekdiriyordu; dolayısiyle onu egoistlik üzerine kurulmuş batı soyluluğundan ayırmamız gerekiyor. Asâletin en belirgin nişânı islâmiyyetin yaşanmasıydı. Basamakları çıkmanın başka bir yolu yokdu. Bu bir istismâr konusu da değildi, çünki dönen çark buna müsâade etmeyecek kadar sağlamdı. Türlü sebeblerle sûret-i hakdan görünenlerin bunu devâm etdirebilmeleri imkânsızdı. Asâlet iyi giyinmek, havyar yemek, süt banyosu yapmak ma’nâsına gelmiyordu; asîl kişi bir çile adamıydı. Yüklendiği da’vânın altında ezilmeme mücâdelesi veren bir kahramândı o. Cem’iyyetini kendinden ayrı düşünmüyordu. Bir köle müslimân olmak kaydıyla kızını dahi alabilirdi. Bir iffet timsâli olan kızını… Busbecq konuşsun: “Karılarının iffeti türkler için o kadar mühimdir ki başka hiçbir milletde ona bu derece ehemmiyyet verildiğini göremezsiniz. Türk kadınları insânlara keten veyâ ipek peçeler arasından bakarlar, fakat kendi cildlerinin en ufak bir kısmı dahi bir erkek tarafından görülemez. Türk kadınları kocalarının kardeşlerine bile görünmezler.”

Osmanlı nizâmı insânların yükselmesini kolaylaşdıran bir yapıdaydı. İmkânlar her kesime hitâb ediyordu. Vaktiyle esîr pazarında satılırken gördüğünüz kişiler bir müddet sonra çok farklı bir statüyle karşınıza çıkabilirdi. Asâletin zirvesindeki halîfe sultân aynı zamanda en fedâkâr kişiydi. Cömerdliği malıyla sınırlı kalmıyor, çocuklarını fedâ edebilmeyi de gerekdiriyordu. Kendisi zâten kefenle dolaşıyordu.

“İklîm-i âsûde-hâl”, “memâlik-i mahrûse”yi çok güzel ta’rîf ediyor. Devletin sâhibi müslimânlardı, fakat gayr-i müslimler de zulüm görmüyordu. Kânûnlara uyan herkesin râhat bir hayât sürme hakkı vardı. Cemâatlerin belli mahallelerde ikâmet etmeleri ictimâî âhengi artıran elzem bir husûsdu. Kasımpaşada müslimânlar, Balatda yahudiler, Aya Dimitride rumlar oturuyordu. İyi de bu insânlar hiç mi karşılaşmıyorlardı? Mahallelerine kapanarak bütün hayâtlarını orada mı geçiriyorlardı? Elbette değil. Ancak her biri giydikleri kıyâfetden teşhîs edilebiliyor, böylece insânlar kiminle muhâtab olduklarını anlıyorlardı. Bu durum müslimânlar cihetinden mühimdi; gayri müslimlerin belli bir nizâma sokulması istikrâr demekdi. Maamâfîh müslimânların da kânûnlara harfiyyen uymaları gerekdiğini unutmamalıyız. Şu hâlde her unsur çizilen hudûdlar dâhilinde hareket ediyor veyâ Osmanlının bir hukûk devleti olması sebebiyle etmek zorunda kalıyor, böylece ictimâî âhenk sağlanıyordu. Adâletin topuzu bu nizâmı bozmak isteyenlerin beyninde patlıyordu. Osmanlılar kânûn hâkimiyyetine öylesine ehemmiyyet veriyorlardı ki, ona uymayanlar kim olursa olsun cezâsını buluyordu. Bunun halk üzerindeki te’sîri ifâde edilemeyecek kadar büyükdü; şehzâdenin i’dâmını görenler kime güvenip de suç işleyecek? Öyle anlaşılıyor ki Osmanlılar huzûru ancak bir hukûk devletinin te’sîs edebileceğine inanmış bulunuyorlardı. Herkesin hareket edebileceği alan belliydi. Kimse haddini aşamazdı; vezîriazam dâhil, şeyhülislâm dâhil, pâdişâh dâhil... Şüphesiz bu sınırları islâmiyyet çizmişdi. Meselâ pâdişâh için Mantran’a göz atalım: “Hükümdâr, tuğrasını taşıyan fermânlarıyla otoritesini her yerde icrâ etmekdedir; ordunun başıdır, andlaşmalar yapar, her vazîfeye atamada bulunur. Ama şerî’at alanında en küçük bir salâhiyyeti bile yokdur, bu yasayı ne değişdirebilir ne de yorumlayabilir; buna karşılık dünyevî alanda kânûn çıkartma hakkı vardır.” Tabîî bu son salâhiyyeti de islâmiyyetden almışdır.

Osmanlı cem’iyyeti şahsiyyet sâhibi kibâr insânlardan kuruluydu. Devletin derin bir samîmiyyet ve fevkalâde bir azimle müsbetin te’sîsine çalışması iyi insân tipini ön plâna çıkarmışdı. Çocukların kafasındaki devlet adamı modeli Kânûnî Sultân Süleymândı. İlim adamı nâmzedlerinin karşısında Ebüssü’ûd efendi duruyordu. Barbarosun dilden dile dolaşan hikâyeleri denizlere açılmak isteyenleri yetişdirmişdi bile. Bugün yukarıdaki makâmları kimlerin doldurduğunu düşünüyoruz da memleketimizin istikbâline dâir derin bir üzüntüye kapılıyoruz. Osmanlı nezâketini bugünki budalalıkla karışdırmamak lâzım. Onların sol elle yemek gibi kompleksleri yokdu. Yer sofrasına oturuyorlar ve islâmiyyetin izin verdiği kadar yiyorlardı. Öğünlerinin sayısı da bizimkinin yarısıydı. Kelimeleri i’tinâyla seçmeleri samîmiyyetlerine mâni’ olmuyordu. "Gözüm cânım efendim sevdiğim devletli sultânım"dan daha sıcak bir ifâde düşünülebilir mi? Kibârlık budalaları Tanzîmâtla ortaya çıkdı. Yolları az yemek, az uyumak ve az konuşmakdan da geçmiyordu. Türk örfü onlar için ma’nâsızdı; fransız âile modeli bir güneş gibi dururken kim ne yapacakdı sarıklı türkün örfünü? Ne var ki cem’iyyetimizin büyük kısmı böyle münevver (!) değildi; ekseriyyet Osmanlı kabalığını (!) temsîl ediyordu. Ülkede hâlâ akşam olunca evine giden, zanparalık nedir bilmeyen, nemâz vakitlerini dikkatle ta’kîb eden insânlar çoğunlukdaydı. Dolayısiyle omuzlarına binen yük büyükdü; batının değerlerini memleketimize taşımakla mükellefdiler. Bu yolda başarılı olmalıydılar; yirminci yüzyılın taşeronları onları ayıplamamalıydı.

Osmanlının önemli bir vasfı da cömerdlikdi. Para hayra sebeb olduğu için kıymetliydi. Servetin fazlalığı câmilerin, çeşmelerin, hânların, hamâmların ve akla gelebilecek bu kabîl diğer bütün müesseselerin çokluğu ma’nâsına geliyordu. En alt kademeden pâdişâha varıncaya kadar herkes bu fa’âliyyetin içindeydi. Cömerdlikleri imkânlarının genişliğinden kaynaklanmıyordu; hemen hiçbir dünyâlığı bulunmayanlar da en zenginler kadar eli açık insânlardı. Dolayısiyle onlar varken de cömerddiler, yokken de! Anlayışlarında isrâfa da cimriliğe de yer yokdu. Nefislerine hâkim olma yolunda mühim başarılar elde eden insânların ifrât ve tefrît karanlığına dalması düşünülemez. Bugün sıradan bir zenginin serây-i cedîd-i âmirede ikâmet edemeyeceğini söyleyebiliriz, çünki burasını bir dervişin çilehânesinden ayıran yegâne fark geniş bir alana yayılmış olmasıdır. Serây, âdetâ bir tevâzu’ âbidesidir.

Maddî imkânların gösterişe âlet edilmemesi kıskançlığa ciddî şekilde mâni’ oluyordu. Zengin râhat bir hayât sürüyor ancak fakîr de sürünmüyordu. Elbette birtakım hasta rûhlar vardı, lâkin cem’iyyet genel ma’nâda öylesine sağlıklıydı ki bunlar sağlam bir vücûddaki verem mikrobuna benziyordu. Harekete geçmeleri ictimâî muvâzenenin bozulma temâyülü göstermesiyle başladı. Bilhassa Tanzîmâtdan sonra türk milleti iki hattâ üç parçaya bölündü: Muhâfazakârlar, modernistler ve ikisi arasında kalanlar. Klasik Osmanlı tipini muhâfazakârlar temsîl ediyordu; modernistler bu tarzı hem hor görüyor, hem de ondan utanıyordu. Bu bakımdan onları yirminci yüzyıldaki erâzil takımına benzetmek mümkindir. Tabîî bu sonuncuların çok daha uç bir noktada bulunduklarını satırlarımıza eklemeliyiz.

Osmanlı türkü, medeniyyetine olan sarsılmaz i’timâdını bir an bile kaybetmedi. Bir avuç kahramânın farklı bir rûh hâliyle dünyânın fethine koyulması zâten mevzû-i bahs olamazdı. Bir yiğidin bütün eşkıyâya kafa tutması ve üstelik bu mücâdeleden zaferle ayrılması matematik formülleriyle îzâh edilebilecek bir konu değil...

Osmanlı vatandaşı medenî cesâret sâhibiydi. Bir köylünün dîvânı basması koca istanbul fâtihini kafes arkasına itiyordu. Bir başkası Kânûnîye, sizi kânûna şikâyet ederim diyebiliyordu. Evi soyulan bir kadın yine aynı pâdişâha seni uyanık bilirdik demekden çekinmiyordu. İşin daha ehemmiyyetli ve güzel tarafı ise cihân pâdişâhının bütün bunlardan fevkalâde memnûn olmasıydı… Aslında bütün Osmanlı sultânları hiç ummadıklarımız da dâhil olmak üzere baş döndürücü ma’nevî mevki’lerde bulunuyordu. Ekmek alırken çekdiği sıkıntıya tahammül edemeyen bir kadının maksadını aşarak hezeyânda bulunmasından sonra başına gelenler buradaki kanâatimizi doğruluyor. İkinci Mahmûd Hân devri. Tebdîl gezen pâdişâh bir fırına yaklaşıyor. Kadının biri hayli sinirli; sayıp döküyor… Bu esnâda şu tâlihsiz cümleyi de ağzından kaçırıyor: “Pâdişâhın gözü kör olsun.” Mahmûd-ı sânî bunu duyuyor. Diğer hezeyânları da işitiyor. Hâliyle çok üzülüyor. İçi kan ağlayarak serâya dönüyor. Gece hırka-i şerîf odasında kırık bir kalble müslimânların refâhı için Allahü teâlâya düâ ediyor. Sabâhleyin o kadına yüz kuruş gönderiyor. Sâhi kadın ne oldu? Kadın hâdiseden sonra evine dönüyor. Dönüyor da… Gözleri ağrımaya başlıyor. Sonrası mı? “Pâdişâhın gözü kör olsun” diyen o zevâllı sabâh a’mâ olarak uyanıyor… Kaynağa, ya’nî Câbî târihine kulak verelim: “Avret ol gün bu hezeyânı edüb hânesine vardıkda, bir göz ağrısı avrete müstevlî olup, sabâha kadar iki gözleri a’mâ olub, Pâdişâh-ı kerâmet-şi’âr hazretlerinin derûn-ı velâyetine melûliyet getirmek hasebiyle küfrân-ı ni’amlığı kendüye isâbet ile, Pâdişâh-ı âlem hazretlerinin velâyet ü kerâmâtı cümle indinde meşhûd ve mütevâtir olduğu kayd olundu.”

Yüksek bir karakter grafiği çizen eski türkler sağlam bir muhâkeme gücüne de sâhibdi. Gördüğü tahsîl zekâsını dumûra uğratmıyor, gelişdiriyordu. Ta’lîm-terbiye çarkı her türlü yapmacıklıkdan uzakdı. İçerisinde hiçbir komik sahne yokdu. Talebeler her sabâh “büyüklerimi saymak, küçüklerimi sevmek” diye yırtınıp durmuyorlardı ama saygısızlık da sevgisizlik de semtlerinden geçmiyordu. Çarka orta zekâlı olarak dâhil olan bir çocuk en kötü ihtimâlle bu hâlini muhâfaza ediyordu. Sistemin zekîleri eblehleşdirmesi hayâl edilemeyecek bir işdi. Yine hangi ilim için hangi lisân gerekiyorsa o dil hakkıyla öğretiliyordu. Pek tabîî ki bütün bunlarda yerlilik esâsdı!..

Osmanlı vatandaşı nefsini tanıma imkânına sâhibdi; bilginin doğru şekilde akışı bunu te’mîn ediyordu. Arada inkıtâ yokdu ve dikenler ana güzergâhı tehdîd edebilecek evsâfda değildi. Parazitler sınırı aşdıkları anda topuzu yiyordu. Bunun sağlanmasında ba’zan büyük zorluklarla karşılaşılması molozun çokluğuna işâret ediyordu, yoksa işin rutinlik vasfını ortadan kaldırmıyordu. Devlet her kademesiyle ehl-i sünnetin hizmetindeydi. Mutasavvıflarla olan irtibâtları kalb gözlerini açmış bulunuyordu. Tasavvuf ehlini tanıyanlar muhabbet bağı, tanımayanlar ise yanlışın doğru karşısındaki silikliği sebebiyle yollarını kaybetmiyorlardı. Yûnüs Emre hazretlerinin pınarından içmiş bir cem’iyyet denî dünyânın peşinden koşabilir mi? Bizim neslimiz el yordamıyla bir yerlere gelme gayreti içerisinde olduğu için sıkça yanlışa düşüyor. Hemen herkes nefsini yalnızca zâhiren tanıyor. Tabîatiyle onun sinsi oyunlarını bilemiyor. Birkaç kelimeyi peşi sıra söylemekle tevâzu’ denizine daldığını sananların kibrin en koyusuna düşmeleri an mes’elesidir. Hâlbuki Azîz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin bulunduğu bir coğrafya onu gerçek ma’nâda tanıdığı müddetçe ana yoldan ayrılmaz. Bugün gûyâ islâm da’vâsında olan, hakîkatde ise nefsinin mücâdelesini veren onca insân ne dehşetli bir tâlihsizlik içerisinde bulunuyor. Uyanabilmeleri kibirden kurtulmalarına bağlı ki bu çok zor görünüyor; zîrâ kibir uykuya, uyku da kibre sebeb oluyor. Büyük mütefekkir edâsındaki bu zevâllıların ehl-i sünnet âlimlerine kayıdsız şartsız teslîm olmakdan başka bir kurtuluş yolları yokdur. İslâmiyyeti nefsine teslîm olmak diye anlayan bu gürûh acebâ ne zaman hakîkî teslîmiyyetden haberdâr olacak?

Osmanlı cem’iyyeti gönlü geniş insânlardan kuruluydu. Bu gönül öylesine bir yapıdaydı ki küçük hesâbların orada yer bulması muhâldi. Geceleri mübârek rü’yâlar gören o insânlar güneşden evvel hayırlı bir istikbâle uyanıyordu. İslâm güneşini boğmaya yeltenen mihrâklara karşı başlatılan hücûm asırlarca sürdü. Bu koşuda gâh Şar dağına varılıyor, gâh Tebrize iniliyordu. Yedi iklîme gönderilen yedi ordu yedi zaferle dönüyordu. Hâle bakıp da derin düşüncelere dalmamak mümkin mi? O gönlü geniş insânların yerinde bugün kimler var? Başarı için geniş gönüllü olmaya gerek yok; işte Amerika, işte Almanya, işte Japonya diyebilirsiniz. Bunlar doğru, fakat kısmen; çünki yukarıdakilerin hiçbiri Osmanlı değil… Vasat bir zekâ, hassâs bir vicdân ve birazcık târih bilgisi bu muhâsebeyi yapabilmek için kâfî…

 


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


osman kibar osman kibar 15.03.2018 00:58

harika bi makale çok yararlandık. kaleminize sağlık

m.müftüoğlu m.müftüoğlu 18.03.2018 20:28

tahlil ve tespitlerdeki isabeti üslubdaki belagat meselenin zirvesine oturtmuş imla biraz farklı ve yorucu lakin kayda değmez artık byle kalemlerimiz var a.şükür

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık