• 28 Ağustos 2018, Salı 18:33
Dr.AHMETGELİŞGEN

Dr.AHMET GELİŞGEN

Görmez'in konuşmaya hakkı var mı?

Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez, M. İslamoğlu’na yakın olduğu söylenen “Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu” tarafından Afyon Sandıklı’daki bir otelde düzenlenen “İslam Dünyası Birliktelik Modelleri ve Gelecek Perspektifi” seminerine davetli olarak katılmış. Görmez’in seminerde temas ettiği konular, bazı mahalli ve ulusal medya organlarına haber konusu oldu.[1]

 

Medya aracılığıyla Görmez’in konuşmasından aktarılan ifadeler, her zaman olduğu gibi balık sırtı bir üslupta, her kalıba uyan cinsten. Görmez’in söz ve eylemlerinin birbiriyle örtüşmediği konusunda daha önce müstakil bir makale de ele almıştık. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=359 ). Sandıklı konuşmasının da aynı mahiyette olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu konuda aşağıda vereceğimiz ve bizzat yaşadığımız örnekler bunun en açık delillerindendir.

 

Bahsi geçen seminerde Görmez, Kelime-i Tevhid’in anlam içeriğine hiç temas etmeksizin, “bizi birleştiren ‘La ilahe illallah, Muhammedün Rasülüllah’ gerisi teferruat” demiş. Görünürde ifade doğru ama bunun anlam ve açılımı anlatılmadan böyle söylenip bırakılırsa, kitleler yanlış yönlendirilmiş olur. Zira, Kelime-i Tevhid’i okuyup kabul etmek demek, Kur’an ve Sünnet’te/hadislerde gelen bütün haber, esas, emir ve yasaklara imanı gerektirir. Bundan dolayı, Kelime-i Tevhid’in kapsamını kabul etmeden sadece onu ifade etmek, iman için asla yeterli olmaz. Bu nedenle ulemamız, ayet ve hadislerden hareketle akaid kitaplarımızda, Allah katında imanın kabul edilebilmesi için gerekli görülen şartları basit bir kategoride toplamışlardır. Bu şartlar, hadis-i şeriflere bile ihtiyaç duymayacak ölçüde Kur’an-ı Kerimde açıktır. O şartları taşımayan bir kimse mümin olamaz. Allah katında imanın sahih ve kabule şayan olması için bulunması gerekli şartlar hakkında bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=35 .

 

MÜSTEŞRİKLERİN TANIMLAMALARIYLA AYNI!

 

Mehmet Görmez’in “hadis” ve “sünnet” konusundaki görüşü, Kelime-i Tevhid’in “Muhammedün Rasülüllah” kısmını, iman kapsamı dışına alacak bir mahiyet arz etmektedir. Bu bağlamda Görmez, hadis ve sünnet’i, İslam alimlerinin asla kabul edemeyeceği bir tarzda tanımlamaktadır.

 

Görmez’e göre “sünnet”, toplumda (din adına) uygulana gelen, sosyalite kazanan, iz bırakan ve toplum tarafından kabul edilip uygulamaya konan hareketlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse,

 

Görmez’e göre “hadis” ise, Hz. Peygamber (s.a.v.) den bize gelen ve hadis kaynaklarında yazılı olan metinlerdir. Görmez’e göre hadisin doğruluğunu belirleyen kıstas, (kendi tanımladığı) “sünnet“tir. Ona göre, bu anlamdaki -sözde- “sünnet”e uymayan herhangi bir “hadis”in, Hz. Peygamber’e aidiyeti kesin dahi olsa, dini bir değeri yoktur (!).[3]

 

Görmez’in bu tanımlamasından anlaşılan şu ki, mütevatir hadisler dahil olmak üzere bizim hadis mecmularında gelen sahih hadisler, şayet toplumun kabul ettiği ve toplumda uygulanabilen mahiyette değilse, bir kıymet ifade etmemektedir.

 

Yukarıdaki “sünnet” tanımlamasını Görmez, doğrudan kendi görüşü olarak vermektedir. Bu tanımın temelinin, başta J. Schaht olmak üzere diğer müsteşriklere ait olduğu anlaşılmaktadır.[4]

 

Görmez, “Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu” adlı kitabında sayfa 85’de, müsteşrik Sprenger’in, tüm hadislerin uydurma olduğu görüşünü getirmekte ve buna hiçbir tenkit getirmemektedir. Akademik usulde, bir düşünürün görüşünden söz edip olduğu gibi bırakıyorsanız, bu sizin görüşünüz demektir. Sayfa 86’da ise, müsteşrik Sir William Muir ve R.P.A. Dozy’nin, Buhari’nin hadislerinin yarısının sahih olabileceği görüşünü aktarmakta ve yine tenkitsiz bir şekilde bırakmaktadır.

 

Adı geçen kitapta aynı sayfada (s. 86) Görmez, İngiliz müsteşrik D. S. Margoliouth’den tenkitsiz olarak özetle şu görüşleri aktarmaktadır:[5]

1-Hz. Peygamber’den geriye hiçbir hüküm veya dini karar kalmamıştır

 

2-Hz. Peygamber’den sonra sahabenin uyguladığı sünnet, Hz. Peygamber’in kendisine ait değildir. Kur’an aracılığıyla değişikliğe uğrayan İslam öncesi Arap örf ve adetleridir.

 

3-İkinci hicri yüzyıldan sonra gelen nesiller, Arap örf-adetlerine normatiflik (kurallılık) kazandırmak amacıyla “Hz. Peygamber’in Sünneti” kavramını geliştirmek için hadis mekanizmasını uydurdular. (Yani, güya temelde hadisler, Arap örfünü meşrulaştırmak için uydurulmuş, hâşâ!).

 

Devamla Görmez, Fransız müsteşrik P.H. Lammens ve Hollandalı müsteşrik C. Snouck Hurgronce’nin de Margoliouth’e ait bu görüşleri desteklediğini haber veriyor.[6]

 

Görmez; müsteşrik J. Schacht’ın ise, Margoliouth ve Lammens’e ait yukarıdaki görüşlere delil aradığını ifade etmektedir.

 

Ayrıca Görmez, J. Schacht’ın; hadislerde isnadın sonradan uydurulduğu, İmam Şafii’den itibaren de güya “toplumun genel uygulamaları” anlamına gelen “sünnet”in, ‘Peygamber’in sünneti’ şekline dönüştürüldüğü görüşünü de bize aktarmaktadır. Yani Schacht’a göre, güya İmam Şafii sünnet’in tanımını bozmuş ve İslami kaynaklarımıza (bildiğimiz) bu sünnet/hadis tanımı girmiş; bize kadar da bu tanım gelmiş(!).

 

Bu aktarmaları yapan Görmez’in, konunun anlatıldığı yerde, bu tanım ve değerlendirmelerle ilgili bir tenkidini bulamadık.

 

Görmez, Macar asıllı Yahudi müsteşrik Ignaz Goldziher’in ise, Dozy kadar bile Buhari hadislerine itimat beslemediğini, Hz. Peygamber’e veya Sahabe’ye ait en küçük bir sözün bile bulunmasının mümkün olmadığı görüşünde olduğunu söylemektedir. Yani, güya Goldziher’e göre, Hz. Peygamber veya sahabeden aktarılan ne kadar söz, fiil ve takrir varsa, hepsi uydurma, hâşâ! Görmez’in ifadesine göre, 1911’de Kahire Üniversitesinin kuruluş planları, Goldziher’e yaptırılmış. Zeki Velidi Toğan’dan aktardığına göre de 1953’de İslam İlimleri Medeniyet Kürsüsü kurulması teklif edildiğinde de bu kürsünün “İslam Akide ve Teolojisi” dersinde, Goldziher’in eserlerinin okutulması kararlaştırılmış.[7]

 

Konunun devamında Görmez’in sıraladığı müsteşriklere ait bu vahim yaklaşımlar hakkında herhangi bir tenkidine rastlamıyoruz. Sadece, Goldziher’in metodunun, Hegel’in tarih felsefesinin hadislere uyarlanmasından ibaret olduğunu (s. 87) ve Goldziher’in başvurduğu bu yöntemi dürüst olarak kullanmadığını (s. 88) ifade etmektedir.[8]

 

Kitabının sonuna doğru ise Görmez’in, yukarıda belirttiğimiz gibi Sünnet’i, “toplumun uyguladığı ve toplumun kabul ettiği şeyler” olarak tanımlaması ve bu keyfi tanıma uymayan kaynaklarımızdaki hadislerin, Hz. Peygamber’e aidiyeti kesin de olsa kabul edilmeyeceğini anlatan ifadelerde bulunması, müsteşriklere ait hadis ve sünnet tanımlamalarını kabul ettiğini göstermektedir.[9]

 

Böyle bir anlayış, dinin ikinci ve ana kaynağı olan Sünnet’i kökünden yok eder. Sünnet yok olunca biz Kur’an’ı da doğru düzgün anlayıp uygulayamayız. Dolayısıyla sonuçta Allah muhafaza din gider. (Allah’ın dini kaybolmaz ama, Müslümanlar imanını kaybeder).

 

Sizce böyle bir düşünce veya düşünce sahibi, “kelime-i tevhid”deki “Muhammedün Rasûlüllah”ı ifade eden Sünnet’i/Hadis’i kabul etmiş sayılır mı? Lütfen bu konuyu bir ehline, Müftülüklere veya şu linkten Din İşleri Yüksek Kurulu’na sorunuz: https://kurul.diyanet.gov.tr/Diyanet-Dini-Soru-Arama-Listesi . “Görmez Müslüman mıdır” diye soran çevrelere verdiğimiz cevabı da şu linkten okuyabilirsiniz: http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=176 ).

 

“EHL–İ SÜNNET”İ, SAHABEYE KÜFREDEN VE KUR’AN’IN TAHRİF EDİLDİĞİNE İNANAN BİR FIRKA İLE AYNI KEFEDE TARTMAK?

 

Görmez’in Sandıklı konuşmasından nakledilen “Peki biz hangi konu üzerinde bölündük. Önce imamet, siyaset meselesi üzerinden Şii ve Sünni olarak ayrıldık ve o derinleşerek devam etti…” ifadeleri, hangi görüşe sahip olursa olsun Şia’daki aşırı görüşleri de hidayet yönünden Ehl-i Sünnet’le eşit gösterebilecek mahiyettedir.[10] Ehl-i Sünnet, elbette küfre düşürecek görüşe sahip olamayan bidat ehlini tekfir etmemiştir ama, Allah ve Rasülü’nün tekfir ettiğini de kimse iman dairesinde kabul edemez. Gerek küfre düşen kimseyi iman ehli göstermek, gerekse mümin bir kimseyi küfürle itham etmek, Allah’ın hükmünün aksini söylemek anlamına kişiyi küfre götürür.[11] Nitekim hadis-i şerifte, bir müminin kardeşini tekfir etmesi halinde bu ithamın, ikisinden birine döneceği haber verilmiştir.[12] Yani, tekfir ettiği kişi mümin ise, Allah korusun, kendisi kafir olacaktır! Nitekim mümin,

Allah ve Rasülü’nün “ak” dediğine “ak”, “kara” dediğine de “kara” derse ancak mümin olabilir. Bu hüküm ayet-i kerimelerde olsun, hadis-i şeriflerde olsun, apaçık belirtilmiştir.[13]

 

“Şia” genellemesine haliyle “Gulât-ı Şia” da girer. Gulat-ı Şia, Ehl-i Sünnet tarafından direkt olarak küfür ehli kabul edilmiştir.[14] Sahabeyi tekfir edip onlara açıkça düşmanlık edenler, Mehdi-i Muntazar gelince Ebubekir ve Ömerler de dünyaya geri dönecekler, o zaman hepsinden intikam alacağız, Hz. Aişe (r. anhâ), Talha (r.a.) ve Zübeyr (r.a.) vd. bazı sahabe, domuz ve köpekten (hâşâ) daha pistir, Kur’an eksiktir (!), Ebubekir ve Ömer, riyaset hırsıyla Kur’an’ı tahrif etmişlerdir (!), Hz. Peygamber’in vefatından sonra, Ebubekir ve Ömer başta olmak üzere çoğu irtidat etmiştir (!), sahabe Hz. Ali’ye biat etmediği için kâfir olmuştur (!) vs. diyenlerin iman ehli olduğu asla söylenemez.[15] Çünkü bu söylemler, Kur’an ve Sünnet’te açıkça bildirilen iman esaslarına terstir. Örneğin, ayet-i kerimede Kur’ân’ın mutlaka korunacağı vurgulanırken,[16] Kur’an eksiktir ve tahrif edilmiştir demek, bu ayeti açıkça inkâr etmek anlamına gelir. Kur’an-ı Kerim sahabeyi açıkça tezkiye ederken[17] bunları akıl almaz şekilde, hatta küfürle veya Kur’ân’ı tahrif etmekle suçlamak, Allah’ın onlar hakkındaki tezkiyesini inkâr etmek anlamına gelir.[18]

 

İşbu durumda bu ve benzeri söylemlere sahip fırkalarla Müslümanın bir ve beraber olabilmesi muhal olur. Zira yukarıda Kelime-i Tevhid’i ikrar etmenin anlamından ve iman etmenin şartlarından kısaca söz etmiştik.

 

Şia ve Ehl-i Sünnet’i aynı kefede tartma arzusunun temelinde de kanaatimizce “ılımlı İslam” anlayışı yatmaktadır. Zira Batı, son zamanlarda misyonerlik faaliyetleri kapsamında, açıktan Hristiyanlığa davet yerine “diyalog” gibi gizli yöntemlerle Müslümanları inancından uzaklaştırmayı hedeflemekte, gerçek İslam’ın sulandırılıp Müslümanlara takdim edilmesi için her yolu denemektedir. Bu yollardan biri de İslam itikadından uzaklaşmış ama adı “Müslüman” olan fırkaların batıl anlayışlarını gerçek İslam itikadıyla harmanlayıp “sahte bir İslam anlayışını” Müslüman dünyaya yutturmaktır. Bu suretle adeta, temiz suyumuza kirli su dökerek safi suyumuz kirletilmek istenmektedir. “Ilımlaştırılmak” istenen sözde İslam modeli de budur. Zira Batı, adı Müslüman olan bu fırkaların anlayışını İslam dünyasına empoze etmenin, açıktan küfrü empoze etmekten çok daha kolay ve mantıklı olduğunu düşünmektedir. Gerçekten de öyledir. Dolayısıyla Müslüman dünya, çok tehlikeli bir oyunla karşı karşıyadır.

 

Bu uğurdaki maksatlı çalışmalar cümlesinden olmak üzere, son zamanlarda birilerinin, Ehl-i Sünnet’in çerçevesini genişletmek söylem ve arzularının temelinde yatan hakikat da budur. Bu günlerde birilerinin, eline cetvel kalem alıp harita çizer gibi Ehl-i Sünnet sınırı çizme gayretine yöneldiklerini görüyoruz. Bu uğurda köşe yazıları yazılıyor, seminerler, paneller ve sempozyumlar düzenleniyor…

 

Kanaatimizce Görmez, Sandıklı’daki konuşmasında oportünist bir yaklaşımla dini inançları kötüye kullanan ve kendini Müslüman gösteren herkesi ve her yapıyı iman dairesinde gösterilmesini arzu ediyor. Bu hususta gayesi nedir bilemiyoruz?.. Belki de Şia’daki aşırılıkları veya aşırı kolları bilmediğinden mi acaba diye iyimser düşünmek istiyoruz…

 

 

AHLAK VE ADALET’TEN SÖZ ETMEK!

 

Yine medyada kaynaklarında yer alan habere göre Görmez, Sandıklı konuşmasında “ahlak” ve “adaletten” de söz etmiş; “Bizi birleştirecek olan ahlak ve adalettir” demiş… Bu konuda müsaadenizle Görmez’e soralım:

 

“15 Temmuz’un hemen akabindeki puslu havadan istifade ederek, ömrü ‘dinler arası diyalog’, ‘ılımlı İslam’ anlayışı ve Fetö ile mücadeleyle geçen eski veya yeni personeli hakkında ‘kripto Fetöcüdür’ diye rapor tutmak veya tutturmak, bir de bu iftiraya emrindeki personeli yalan şahitliğe zorlamak” ne kadar ahlakidir, adaletin hangi noktasıdır?.. Bu mücadele içerisindeki bir zat hakkında böylesine “hâin” bir raporu Devletin en önemli birimlerine gizlice göndermekten maksat, Fetö ile mücadelenin dini ayağını kırmak mıdır acaba? Harcamayı kafaya koyduğu personelinin hakkında kapalı kapılar arkasında, mağdurun asla duyamayacağı şartlarda, namus iftirası atmak, üstelik bu iftira ile zamanın en büyük devlet yetkilisini kandırmak (!) nasıl bir ahlaklılıktır?.. Bu yetmez deyip güvenilir şahitler huzurunda başka iftiralar da atıp, bir de bu iftirasına emrindeki müftü sıfatlı personelini bile yalan şahit göstermesi, sonra da bunlardan bazısını ödül olarak terfi ettirmek, hangi anlayışın ahlakıdır acaba? Diyanet İşleri Başkanı veya Başkan Yardımcısı sıfatıyla bu şenaatleri işleyen bir şahsın, ahlak ve adaletten söz etmeye hakkı olabilir mi?..”

 

Görmez, böyle bir şey yoktur, yalan bunlar derse, bunları tüm belge ve şahitleriyle ortaya koyma imkanına sahibiz… Hem de bunların bir kısmı resmi belge olmak kaydıyla…

 

DİN ÜZERİNDEKİ TARTIŞMALARIN ZARARINDAN SÖZ ETMEK!

Kocatepe/Afyon Gazetesinde ve risalehaber.com’da yayınlanan habere göre Görmez, “Büyük medeniyetlerin çöküş ve çözülüş dönemi, ‘din tartışması’ dediğimiz lüzumsuz din tartışmaları üzerinden ümmetin parçalanması ve bölünmesi…” şeklindeki ifadelerini de serdetmiş. Halbuki biz biliyoruz ki kendisi ve müntesibi bulunduğu “Ankara Okulu” ekolü dinde en büyük tartışmayı başlatan ve sürdürenlerdir. Diyanet’teki 14 yıllık üst düzey idareciliği de bu tartışmalarla dolup taşmış, Diyanet’in tarihinde “İslam Dini”, ilk kez tartışılır hale gelmiştir. Rasülüllah (s.a.v.) ve Sahabe (r. anhüm)’den süzülüp gelen ve müminlerin yolunu temsil eden 14 asırlık İslami ilimler yok edilmek istenmiş, yerine “sahih din üretmek” adına resmi projeler hazırlanmış, bu konuda özel proje kitapları dahi basılmıştır. ( http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=150#2018080862 ; http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=89#2018032787 ).

 

Görmez yayınladığı bir makalesinde, başörtüsünün taabbudi (değişmez) dini bir emir olmadığını, aksine adapla ilgili ahlaki bir konu olduğunu dahi ifade etmiştir. (http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=88 ). Hayatı dini tartışmaya açmakla geçen Görmez’in, Sahabe’nin hadis uydurduğunu kabul edecek kadar da ileri gittiğini görüyoruz. (http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=147 ).

 

Görmez, çeşitli sempozyumlarda, hanımların özel hallerinde namaz kılabileceklerini, oruç tutabileceklerini ve Kabe’yi tavaf edebileceklerini ifade ederek icma’nın aleyhine beyanlarda da bulunmuştur. Aynı şekilde, Müslüman hanımların gayr-i müslim erkelerle evlenebileceğini de ifade ederek, konu ile ilgili vârid olan icma’nın yanlış olduğunu da ileri sürmüştür. Diyanet tarihinde ilk kez Kur’an dahi tartışılır hale gelmiştir. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=341 ; http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=145#201803277909 ).

 

Diyanet tarafından yönetilen Türkiye Diyanet Vakfı/19 Mayıs Üniversitesi birimi olan ve başında Bardakoğlu’nun müdürlüğünü yaptığı “Kur’an Araştırmaları Merkezi” (KURAMER); “Kur’an’ın, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in büyük bir deha eseri olduğunu, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceğini, Kur’an’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği, Dolaşımdaki bilgilerin Muhammed’e aktarılmış olabileceğini, Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduğunu ve bunun İslamiyet’e aykırı olmadığını, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, davasında başarı için putlara tapma eğiliminde olduğunu ve müşriklerden elde ettiği dünyevi menfaatler karşılığında onların ilahlarını bir bakıma tanıdığını…, Kelime i tevhid’i ifade eden Zâriyat Suresi’nin 51/51 ayetinin Kur’an’a sonradan eklendiğini, vs. ”[19] ifade eden, M. Watt’a ait kitabı en ufak bir tenkide yer vermeden, bu fikirleri benimsetmek istercesine yayınlamıştır. (http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=86#20180327117 ).

 

Görmez, Dinimizin iman ve İslam esaslarını ortaya koyan ve mütevatir derecesinde güçlü olan “Cibril Hadisi”nin bile problemli olduğunu dile getirmiş, Sahih-i Buhari’nin özeti ve şerhi olan ve Atatürk devrinden beri Diyanet tarafından basıla gelen “Tecrid-i Sarih”in de hurafelerle dolu olduğu (!) gerekçesiyle artık Diyanet tarafından basılmayacağı kararını aldıklarını söylemiştir. (http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=104#201803278002 ; http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=93#20180327124 ).

 

Görmez, düşünce ve yazılarında genelde, çoğu yerde isim belirtmese de batılı oryantalist fikirlerden beslenen Fazlurrahman ve Musa Carullah’ın görüşlerini esas almıştır. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=149#2018080853 ; http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=160#2018080886 ). Halbuki, müsteşriklerden esinlenerek Müslüman görüntü ile Müslüman dünyada İslam Dini hakkında ilk ve etkin tartışmayı başlatanlar, Fazlurrahman ve Musa Carullah gibi isimlerdir. Müslüman görüntüde ortaya çıkışları ve iyi niyet ızhar etmeleri, faaliyetlerindeki tehlikeyi hepten artırmıştır. Bugün İlahiyat Fakültelerinde pek çok akademisyen, özellikle orta ve yeni kuşak, dini bakış açısını Fazlurrahman ve Carullah’ın düşüncelerine göre belirlemektedirler. Bardakoğlu ve Görmez’in Diyanet’e atanmalarından itibaren, maalesef Diyanet de bu yörüngeye girmiştir. [20] Yeni dönemde Diyanetteki bu yangını söndürecek ve bu afetin izlerini yok edecek ilim ve şahsiyet sahibi, liyakatli, ihlaslı ve cesur kadrolara ihtiyaç olduğunda kuşku yoktur.

 

ANADOLU PLATFORMU SONUÇ BİLDİRİSİNDEN TERANELER

İslamoğlu’na yakın olduğu söylenen Anadolu Platformu’nun 6-11 Ağustos 2018 tarihleri arasında Afyon-Sandıklı’da düzenlediği seminerde bir sonuç bildirisi de yayınlanmış. Sosyal medyaya yansıyan “anadolu platformu” logolu bildiri, adeta baştan sona bir ütopya. Bildiriye damgasını vuran ifadeler ise genelde Görmez’in konuşmasındaki söylemlerden alınmış.

 

Bildiride yer alan ve oldukça önemli olduğunu düşündüğümüz birkaç konudan söz etmek istiyoruz:

1-Bütün Dünya İslam Dünyasıymış!

 

Bildirinin ilk cümlesinde, “İslam dünyası”, yaratılışın vücut bulduğu yer, olarak tanımlanmaktadır. Bu ifade, Mehmet Görmez’in seminerdeki konuşmasından serlevha olarak verilen bir alıntı. Yaratılışın vücut bulduğu yer, dünyanın tamamıdır. Müslüman ülkeler ise dünyada bellidir. Bu tanımdan, bundan sonra gelen ve İslam dünyasının birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiği konusunda ileri sürülen her teklif ve arzuların, artık bilinen “İslam dünyası”yla ilgili değil, Müslüman olmayan ülkeleri de kapsar bir şekilde tüm dünya ile ilgili olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır. Halbuki İslam alimlerinin ülke/dâr anlayışı içerisinde böyle bir anlayış asla yoktur.[21] Bu durum bize, ülkemizin başına ciddi bir bela olduğu konusunda artık şüphe bulunmayan “dinler arası diyalog” ihanetini akla getirmektedir.

“Yaratılışın vücut bulduğu yer -ki dünyanın her yeridir- “İslam Dünyası”dır”, sözüyle kastedilen, dünyanın her yeri sulh selamet ve asayiş içerisindedir, oh ne güzel mi denmek isteniyor acaba? Yoksa, oryantalist söylemde belirtildiği üzere, “Bu günkü İbrahimi dinlerin hepsi İslam’dır,[22] İslam da hidayet dinidir, o halde bugünkü semavi dinlerin tamamı doğru yoldadır, cennet’e götürür” düşüncesi mi kastediliyor? Bu konuyla ilgili olarak Görmez’in “diyalog”la ilgili düşünceleri ve Diyanet’in bu alandaki faaliyetleri için şu linklerde yer alan yazılarımıza bakabilirsiniz:[23] http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=359#20180827094255

 

2-Savunma Giderlerine Son Vermeliymişiz, Silahlanma Yerine Eğitimi Tercih Etmeliymişiz!

 

Bildirinin birinci sayfasının sonlarında yer alan satırlarda, savunma harcamalarının birbirimize karşı aldığımız bir tedbir olduğu ve bu harcamaların kaynaklarımızı sömürdüğü belirtilerek, silahlanma yerine eğitimin tercih edilmesi ve ahlaki erdemlerle bezenmiş nesil yetiştirilmesi gerektiğinden söz edilmektedir.

 

Bu teklif, akıllara ziyan bir teklif olsa gerek. Bir ülke savunma giderlerini sıfırlarsa, kaliteli eğitim de olsa yer yüzünde varlığını sürdürebilir mi? Yeryüzünde hiç yamyam eksik olur mu? Biz savunma giderlerini ve askeri güvenlik tedbirlerini yok edelim de barbarın biri gelip bizi işgal mi etsin?.. “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları (aletleri) hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz”[24] ayet-i kerimesini ne yapacağız? Atalarımız da “istersen sulh u salah, hazır ol cenge!” dememişler mi? Buna göre, bildiride yer alan silahsızlanma ve savunma giderlerine son verme kimin işine yarar acaba? Üstelik, 15 Temmuz hain kalkışması tecrübesi yaşamışken, iç ve dış düşmanlarımızın açık tehdidi varken, 4 bir yanımız da ateş çemberi iken…

 

 

Öte yandan, bu silahsızlanma teklifini, yukarıda ilk maddede tenkit ettiğimiz tüm dünya sathına göre değerlendirdiğimizde, bu takdirde tüm dünyada inanç birliği olsun, hiç kavga olmasın anlamı ortaya çıkmaktadır. Hiç kavga olmasın, dünya sevgiyle, barışla, kardeşlikle dolup taşsın ama; böyle bir ütopya bir ailenin fertleri arasında bile mümkün olmuyor. İslam dünyası şöyle dursun, koca dünyada bu arzu nasıl gerçekleşebilir acaba? Bu bakış açısı da bize, yine “dinler arası diyalog” safsata ve ihanetini hatırlatmaktadır. Keza bu teklif, 2010 yılında (Arap Baharı aladatmacası öncesinde) İngiltere’nin Türkiye’mize gelip Mardin’de “cihadın/savaşın kaldırıldığını, artık cihada gerek kalmadığını” ilan ettikleri sinsi sempozyumu da çağrıştırmaktadır. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=108 ). Özellikle ülkemizin üzerinde bulunduğu stratejik coğrafya ile siyasi ve kültürel yapımız göz önüne alındığında, savunma giderlerini sıfırlayıp silahsızlanmak kimlerin işine yarar acaba?..

 

Bunun yanında eğitime de gereken önemin verilmesi, elbette olmazsa olmazımızdır. Zira eğitimsiz bütün yatırımlar faydasızdır.

 

3- “Sünni Asabiyet”ten Uzak Durmamız Lazımmış! Bütün Müslümanların Aynı Çizgide Bulunmalarını İsteme Hakkımız Yokmuş!

 

Bildirinin ikinci sayfasının ortalarında söz edildiğine göre, Türkiye olarak bizim birlik yolunda “sünni asabiyet” yürütülmesinin, bütünleştirici özelliğimizi kaybedeceğinden söz edilmektedir.

 

“Ehl-i Sünnet”, adını Sünnet kavramından alır ve Rasülüllah (s.a.v.) ile onun Ashabının yolunu temsil eder. Bu da Kur’an ve Sünnet’tin gösterdiği yol demektir. Bu bakımdan Ehl-i Sünnet, dinin aslı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği risaletin özüdür. Bazı kaynaklarda bu tanıma “salihlerin yolu”[25] ve “orta yol”[26] ilavesi de yapılmıştır.[27]

 

Rasülüllah (s.a.v.) Efendimiz, ümmetinin de Yahudi ve Hristiyanlar gibi pek çok fırkaya ayrılacağını, bunlardan sadece “kendisinin ve Ashabının yolunda olanların” kurtuluşa ereceğini haber vermiştir. Hadis-i Şerif şöyledir:

 

“افترقت اليهود على إحدى وسبعين فرقة، وافترقت النصارى على اثنتين وسبعين فرقة، وستفترق هذه الأمة على ثلاث وسبعين فرقة كلها في النار إلا واحدة، قيل: من هي يا رسول الله؟ قال: من كان على مثل ما أنا عليه وأصحابي”.

 

= “Yahudiler 71 fırkaya ayrıldı. Hristiyanlar da 72 fırkaya ayrıldı. Ümmetim de 73 fırkaya ayrılacak, onlardan biri hariç hepsi cehennemde olacaktır. “O fırka nedir” diye sorulunca, Rasülülah (s.a.v.), “Benim ve Ashabımın yolunda olanlardır” diye buyurdu.”[28]

 

 

 

Ehl-i Sünnet’in ismi de özü gibi Rasülüllah (s.a.v.)’den vârid olan hadislere dayanmaktadır.[29] Bu husustaki hadis-i şeriflerden birisi şöyledir:

…”فإنه من يعش منكم فسيرى اختلافا كثيرا ، فعليكم بسنتي وسنة الخلفاء الراشدين المهديين ، عضّوا عليها بالنواجذ” …

= “… Sizden kim yaşarsa çokça ihtilaflar görecektir. (Dinde) sonradan çıkan bidat işlerden sakının, zira o sapıklıktır. Sizden kim böyle bir devre yetişirse, (o günde) benim sünnetime ve kendilerine hakk yol gösterilmiş olan Hulafâ-i Râşidîn’in sünnetine azı dişlerle tutar gibi sımsıkı sarılsın…”[30]

Ehl-i Sünnet, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat” olarak da anılır. Bu terkipte yer alan ve İslam topluluğu anlamına gelen “Cemaat” kavramı da yine hadis-i şeriflere dayanır. Bu konudaki hadis-i şeriflerden biri de şöyledir:

” عَلَيْكُمْ بِالْجَمَاعَةِ ، وَإِيَّاكُمْ وَالْفُرْقَةَ ، فَإِنَّ الشَّيْطَانَ مَعَ الْوَاحِدِ ، وَهُوَ مِنَ الاثْنَيْنِ أَبْعَدُ ، وَمَنْ أَرَادَ بُحْبُحَةَ الْجَنَّةِ فَعَلَيْهِ بِالْجَمَاعَةِ ”

= “Cemaat’e sarılın, ayrılıktan sakının. Zira, Şeytan tek kişiyle beraberdir. Şeytan iki kişiden (tek kişiye nisbetle) daha uzaktır. Ancak her kim cennetin eşsiz güzelliğini isterse cemaate sarılsın.”[31]

Konu ile ilgili diğer hadis-i şerif de şöyledir:

” إِنَّ اللَّهَ لَا يَجْمَعُ أُمَّتِي – أَوْ قَالَ: أُمَّةَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ – عَلَى ضَلَالَةٍ، وَيَدُ اللَّهِ مَعَ الجَمَاعَةِ، وَمَنْ شَذَّ شَذَّ إِلَى النَّارِ “‎

= “Allah ümmetimi (ümmeti Muhammed’i) hiçbir sapıklıkta birleştirmez. Allah’ın eli (koruması) Cemaat’in (İslâm topluluğunun) üzerindedir. Kim kendisini (İslâm topluluğundan) soyutlarsa cehenneme sapmış olur.”[32]

Tirmizî, bu hadislerde geçen “cemaat” kavramını; ilim ehli, fıkıh ve hadis ehli olarak tanımlamıştır. Abdullah b. Mübarek ise, sahabe ve selef olarak tanımlamıştır.[33] O halde “cemaat” deyince sadece Fetö terör örgütü anlaşılmamalı. Ne yazık ki birileri İslam’ın en güzel kavramlarını kirletmişler.

Bazen “Sevad-ı A’zam” kavramı da “Ehl-i Sünnet” anlamına kullanılmaktadır.[34] “…Ümmetimin ihtilaf ettiğini görürseniz sevâd-ı a’zam’a tutununuz”[35] hadis-i şerifindeki “Sevad-ı A’zam”; Hz. Peygamber (s.a.v.) ve onun Ashabının yolunu takip eden Müslüman çoğunluk,[36] kalabalık cemaat ve cumhur[37] olarak tanımlanmıştır. “Sevâd-ı A’zam”, “fırka-i nâciye / kurtuluşa erecek topluluk”,[38] ilim ehli topluluğu,[39] dini hükümlerle amel eden âlimler ve ümmetin müctehitleri[40] olarak da tanımlanmıştır.

Buna göre “Ehl-i Sünnet”, herhangi bir fırka ya da ayrılıkçı bir mezheb olduğu için değil, Allah Rasülü (s.a.v.)’in getirdiği risaletin özü olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Bu yol, ilk iki nesli (Sahabe ve Tabiûn) temsil eden “Selefiyye”nin de devamıdır. Nitekim Sahabe ve Tâbiûn’u temsil eden “Selefiyye”, Ehl-i Sünnet bir topluluktur. Selefiyye’nin tamamı, Rasülü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in medhine mazhar olmuş, itikadlarının saflığı ve paklığı ile ümmetin yıldızı payesine erişmiş olan “Ehl-i Sünnet-i Hâssa” bir topluluktur.[41]

Öyleyse, “Ehl-i Sünnet” denen İslam inancını “sünni asabiyet” olarak görmek, İslam akidesine/inancına tutunmayı çok görmek demektir. Kur’an ve Sünnet merkezli bir akidenin dışında bir dini inanışın, İslam’la alakası olamaz. Kur’an’ın tahrif edildiği düşüncesini itikat edinen bir kişi, Kur’an ve Sünnet’i bize aktarmada ilk basamak olan sahabeyi hainlikle, irtidatla (dinden dönmek) ve Kur’an’ı tahrif etmekle suçlamış olmaktadır.[42] Böyle bir anlayışın imanla bir alakası olabilir mi dersiniz?[43] Kanaatimizce Ehl-i Sünnet dışı fırkalar kendine bir değer kazandırmak için Ehl-i Sünnet’i kendileri gibi fırka olarak görmek ve göstermek istemişlerdir. Bugünkü “diyalog” safsatasında, Kilise’nin tertibiyle İslam dini ile diğer dinleri eşit gösterme çabası gibi.

“Sünni asabiyet” deyimi ayrıca, sanki birileri dinin özü dışında dini bir anlayış geliştirmişler ve bu anlayış, Müslümanlar arasında bölücülüğe sebep oluyormuş gibi bir anlam da çağrıştırmaktadır. Buu anlamın aksine, Allah yolunda sağlam bir bünye oluşturmanın yolu, tek saf ve tek vücut olmaktır. Tek vücut olmanın yolu da sağlam itikatla dinin özüne bağlı olmaktır. Aksi halde toplum, inanç boşluğu içerisine düşer. Bu durum ise toplumu kaos ve kargaşaya sürükler.

 

Öte yandan, İslam’ın itikat esasları çok açık ve nettir. Bu itikadı kabul eden mümin/müslüman olur, kabul etmeyen ise gayr-i müslim’dir. İslam’da iman etmenin ve bu imanın sahih olmasının şartları oldukça açıktır. (Bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=35 ). Öyleyse, Müslüman olmak, belli bir çizgide bulunmayı zorunlu kılar. İslamiyet, gayr-i müslim olmaya müsaade eder ama, dini sahtekarlığa müsaade etmez. Stratejik siyaset gereği olarak dünya milletleriyle iyi geçinmek ayrı bir konudur, inanç birliği dolayısıyla bir topluma kucak açmak ayrı bir konudur. Bir kimsenin veya bir topluluğun, kendisinin Müslüman olduğunu söylediği halde, İslam’ın esaslarına aykırı inanışa saplanması, hatta İslam’ın temellerini yıkıcı inanış ve davranışlarda bulunması, Müslümanlık değil “hainlik” olur. Siz, dost diye bir “hâin”le yola çıkarsanız, o takdirde en küçük bir zaaf anınızda arkadan hançerlenirsiniz… Özellikle son yıllarda Batının, gerçek Müslümanlığın içerisine İslam’la alakası olamayan düşüncelere sahip bazı kitleleri katıp karıştırma veya onları birleştirme hevesi, sadece ve sadece, âk u pâk olan İslam itikadını bozmak ve bu surette kültürel bağlarımızı eritme amacına yöneliktir. O halde, bu hususta âgâh olmamız gerektiği aşikardır.

 

Şunu da belirtelim ki, ilk iki nesil (Sahabe ve Tâbiûn), vahye ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yakın olduklarından ve o günün toplumunda müteşabih ayetler henüz yanlış bir şekilde yorumlanmazken bu ayetleri te’vile ihtiyaç duymamışlardır. Bu dönemden sonra müteşabih ayetler, birileri tarafında itikadı zedeleyecek şekilde yorumlanmaya başlayınca, o günün gerçek alimleri, toplumu bu sapkınlıktan kurtarmak için müteşabih ayetlere itikada uygun yorumlar getirmek zorunda kalmışlardır. Örneğin, “yedullahi fevka eydiyhim /Allah’ın eli, bütün ellerin üzerindedir”[44] ayetinden ve benzer diğer ayetlerinden hareketle, Allah Teâlâ’yı insana veya başka şeylere benzeten “Mücessime” fırkası çıkmıştır. Halbuki, “Allah Telâlâ hiçbir şeye benzemez…”[45] ayet-i kerimesi vardır. Allah’ın sıfatlarından “muhalefetün lilhavâdis/sonradan olanlara benzememek” sıfatı bunu ifade eder. Bu nedenle Ehl-i Sünnet çıkıp demiştir ki, “Allah’ın elinden maksat, Allah’ın gücüdür.”[46]

 

Asırlar sonra ortaya çıkan ve İbn Teymiye (ö.728/1327) ile başlayan “Selefilik” akımının ise ilk iki nesli temsil eden “Selefiyye”le bir ilgisi yoktur. İbn Teymiye’nin başını çektiği “Selefilik” bazı noktalarda da tenkit edilmiştir. Günümüzde ise bir de “Kur’an İslâmı” sapkınlığına paralel olarak “Neoselefilik” diye bir akım hortlamıştır. Bunlar, ayet ve hadisleri kafasınca ve menfaatlerine göre anlamaya çalışıp, ortalıkta terör estirmektedirler. Ortadoğu’da gelişen bu akımın da hem İslam’ı ve Müslümanlığı kötü göstermek hem de İslam dünyasını kaosa sürüklemek amacıyla Batı tarafından desteklendiğini, hatta tesis edildiğini düşünüyoruz. Durumdan vazife çıkaranlar ise, işin perde arkasını atlayıp, İslam’ı ve Müslümanları suçlamayı maharet kabul etmektedirler. “Kur’an İslâmı” sapkınlığı için bkz. http://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=161#20180829003341 .

 

Bu bağlamda, “Maturidilik”in yanı sıra, “Eşârilik”in de Ehl-i Sünnet’i temsil ettiklerini ve her ikisinin de itikadi hak mezhepler olduğunu hatırdan çıkarmayalım.[47] Amelde mezhep olarak tarihte başkaca hak mezhep zuhur etmişse de bunların çoğunun müntesibi kalmamıştır.[48] Bugün itibariyle kaynaklarına ulaşılabilecek ve temsilcisi bulunan ameli hak mezhepler bilinen 4 mezheptir. Bunlar, Hanefi, Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhepleridir. Bir mümin bunlardan hangisine tutunursa, hakka tutunmuş olur. Dört mezhep imamlarının hepsi de Ehl-i Sünnet’in kökü olan “Selefiyye”dendir.[49]

 

Hak bir mezhebe tutunmak bir taassup değil, sosyal ve dini bir ihtiyaçtır. İlk iki nesil (Sahabe ve Tâbiûn), bir bakıma suyu kaynağından içtiklerinden mezhebi oluşuma ihtiyaç duymamışlardır. Buna rağmen taklid, sahabe arasında da vuku bulmuş bir hakikattir.[50] Sahabenin fakih olmayanları, meselelerini, fakih olanlara sorarak, aldığı cevaba göre amel etmişlerdir.[51] Bugünün şartlarında ise biz, suyu içmek için sağlam bir kanala tutunmak zorundayız. Bu yüzden itikatta ve amelde hak bir mezhebe tutunmak (taklid etmek), müçtehid olmayan kimse için zorunludur.[52] Yoksa zehirli bir kanala sapma veya kanalların karıştırılma tehlikesi vardır.

 

4-İslam Hukuku İle Modern Hukuk Birleştirilmeliymiş!

 

Anadolu Platformu’nun Sandıklı’da düzenlediği seminerin Sonuç Bildirisinin birinci sayfasında, hukuki bütünleşme için hukukçularla fıkıhçıların ortak çalışmalar yaparak içtihat etmeleri gerektiğinden ve çok hukukluluğun, göz önünde bulundurulması gereken bir imkân ve tecrübe oluşundan söz edilmektedir.

 

Bu öneri de yukarıda genel olarak değindiğimiz gibi tam bir ütopya çizmektedir. Bir kere iki hukukun birleştirilmesinden söz edilen yerde çok hukukluluktan söz etmek de tezatlık ifade eder. Bunun yanında hukuk sitemleri kendi prensip ve usulleri dahilinde çalışırlar. Bu bağlamda İslam hukukunun temeli ilahi kurallara dayanırken, modern hukukun kaynağı beşeridir ve laiklik esasına bağlıdır. Laiklik temeline oturan beşerî hukuk, her zaman değişime ve hataya açıktır. Parlamento hangi yasayı öngörüp onaylarsa o yasaya konu olan şey kanunlaşmış ve Resmî Gazete’de yayınlanmakla da yürürlüğe girmiş olur. Bazen, doğru da olsa yanlış da olsa, bir şahsın veya bir siyasi liderin görüş ve isteği hukuk kuralı haline getirilebilir.

 

İslam hukukunun ise, zamanın şartlarına göre verilmiş içtihadi hükümleri yanında kıyamete kadar değiştirilemeyecek esasları ve hükümleri vardır. Bu hükümlere aykırı davranmayı Kur’an-ı Kerim, Allah’a isyan olarak niteler. Bazen de bu tutum Allah ve Rasülü’ne harp açmak olarak nitelenir. Örneğin, İslam hukukunda hadd cezaları temelde asla değiştirilemez. Genel olarak İslam hukukundaki cezalar, özellikle Kur’an-ı Kerim’de belirtilen cezalar taabbudidir, yani zamana göre değişebilecek cinsten değildir. İslam hukukundaki hadd cezalarında, kim ve hangi makam tarafından olursa olsun af işlemez.[53] İslam hukukunda kısas cezası da değişmez bir cezadır ama, kısasta, mağdur ya da velilerinin rızası doğrultusunda af ve “diyet” geçerli olur.[54] Genel olarak Kur’an-ı Kerim’deki ceza, aile ve mirasla ilgili hükümler, yoruma, değişime ve tahsise kapalı hükümlerdir. Bu hükümler, başka türlü anlaşılmayacak derecede Kur’an-ı Kerim’de açık ifadeyle gelmiştir. Bu yüzden bu hükümler, teknik olarak “müfesser” hükümler olarak adlandırılmıştır.[55]

 

 

 

İslam hukukundaki kuralların inanç ve ibadet yönü de vardır. Dinen sabit olup, ifadesi açık ve net olan bir hukuki kuralın inkârı, hatta hoşa gitmemesi kişiyi dinden çıkarır.[56] Halbuki birleşmede karşılıklı fedakarlıklar gerekir. İki hukukun, özellikle borçlar hukukunda, İslam hukukundaki tazir cezaları ve cezada genel hükümler bağlamında mutlaka ortak noktaları olacaktır. Fakat, özel hükümler bağlamında her konuda birleşip anlaşmaları asla mümkün değildir.

 

Özel hükümlerden örnek verecek olursak: İslam hukukunda, meşru nikah akdi yapılmaksızın vuku bulan cinsel ilişki zina kabul edilir. Zina suçunu ise İslam Hukuku en önemli kamu hukuku kabul eder ve suçun maddi ve manevi unsurları oluşup ispatı sağlandığında en ağır cezayı verir. Başından meşru evlilik geçmiş zinâkârı, suçun unsurları oluşmuş ve çok ağır şartlardaki ıspat sağlanmışsa recm ederek (taşlayarak) öldürülmesini öngörür.[57] Başından meşru evlilik geçmemiş zinâkâra ise belirtilen aynı şartlar dahilinde 100 değnek vurulur.[58] Modern hukukta ise, sadece evli kişilerin cinsel birlikteliği zina kabul edilir ve bunun hiçbir hukuki yaptırımı da yoktur. Bu şenaat, ispatlandığı takdirde sadece mağdur eşe boşanma hakkı verir. Evli olmayan kimselerin birbiriyle cinsel ilişkide bulunması, modern hukukta “zina” olarak bile kabul edilmez. Aksine, reşit yaştaki kişilerin karşılıklı rıza ile cinsel ilişkide bulunması, doğal bir hak olarak görülür.

 

Namusa iftira (kazif) suçu da İslam hukukunda, şahsın hukuku ağırlıklı olan en ağır kamu suçlarından kabul edilmiştir. Suçun unsurları oluştuğunda faile 80 değnek sopa cezası verilir, ayrıca iftiracının şahitliği de tövbe etse bile hâkim görüşe göre ömür boyu kabul edilmez.[59] Namusa iftira suçu, kamu suçu kategorisinde olmakla birlikte, şahıs hukuku ağırlıklı olduğundan,[60] diğer hadd cezası gerektiren suçlardan farklı olarak takibi şikâyete bağlıdır. Bu nedenle suçun mahkemeye intikaline kadar mağdurun affetme yetkisi vardır. Baskın görüşe göre kazif suçu, resmiyete intikalinden itibaren kamu suçuna dönüşmektedir.[61] Modern hukukta ise, namusa iftara suçu, normal iftira olarak bile kabul edilmez. Sadece takibi şikâyete bağlı hakaret suçu kabul edilir. Suçtan zarar gören şahsın 6 ay içerisinde şikâyet hakkı vardır. Aksi halde şikâyet hakkı düşer. Modern hukukta ise, namusa iftara suçu, normal iftira olarak bile kabul edilmez. Sadece takibi şikâyete bağlı hakaret suçu kabul edilir. Suçtan zarar gören şahsın 6 ay içerisinde şikâyet hakkı vardır. Aksi halde şikâyet hakkı düşer. Modern hukukta bu suça verilecek ceza ise, asliye ceza düzeyinde hapis cezasıdır.[62] Bunun da duruma göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya verilen cezanın ertelenmesi, belki de verilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi seçenekleri mevcuttur.[63] Kovuşturmaya yapmaksızın savcı, 5 yıl süreyle kamu davası açılmasını da erteleyebilir.[64]

 

Hırsızlık suçundan örnek verirsek: Hırsızlık suçu hakkında da İslam hukukunda, cezalandırma için gerekli şartlar oluştuğunda ve suç ispat edildiğinde, kamu suçu olarak ağır bir yaptırım vaz’ edilmiştir ki o, ilk hırsızlıkta sağ elin bilekten kesilmesidir.[65] Failin ikinci kez hırsızlık yapması durumunda ise sol ayağı bilekten kesilir. Hanefi doktrine göre failin üçüncü kez hırsızlık yapmasından sonra artık kesme cezası uygulanmaz, tövbe edip ıslah olana kadar hapsedilir.[66] Modern hukukta ise hırsızlık suçu, kamu hukuku olarak kabul edilmesine karşın, bir nitelikli hal dışında asliye ceza düzeyinde bir hapisle cezalandırılır.[67] Bu cezanın 2 yıl veya daha az olması durumunda hükmünün açıklanmasının geri bırakılması, verilen cezanın ertelenmesi veya hapis cezasının para cezasına çevrilmesi seçenekleri burada da mevcuttur.[68] Keza burada da kovuşturmaya yapmaksızın savcı, 5 yıl süreyle kamu davası açılmasını da erteleyebilir. [69]

 

Bir başka örnek de içki içmek fiilinden verelim: İslam hukukunda sarhoş olacak derecede içki içmek, kamu suçu olarak kabul edilmiş ve aranan şartlar oluşup suç ispatlandığında fail hakkında, baskın görüşe göre 80 sopa vurulması hükme bağlanmıştır.[70] Sarhoş olmayacak derecede içki içen kimse hakkında ise tazir cezası söz konusu olur.[71] Suçun tekrarında cezanın ağırlaştırılması da söz konusudur. Modern hukukta ise, başkasına zarar vermeden içki içmenin hukuki bir yaptırımı yoktur. Belli bir promil alkolün üzerindeki sarhoşlukta trafikte araç kullanmak ise, idari ve adli yönden cezalandırılır.[72]

 

İslam hukukundaki hadd cezaları bağlamında verdiğimiz bu 4 örnekte belirtilen cezaların ne şekilde olursa olsun hukuken tespit edildikten sonra düşürülmesi, affedilmesi veya başka bir yaptırıma dönüştürülmesi mümkün olmadığı gibi, bunlar hakkında zamanaşımı da söz konusu olmaz.[73] Hukuken sabit olması durumunda bu suçlar, tövbe ile de düşmezler. İslam hukukundaki cezaların oldukça zecri ve ibretâmiz olması da son derece dikkat çekicidir.[74]

 

Buna göre, özellikleri ve kaynağı oldukça farklı olan iki hukukun (İslam hukuku ve modern hukuk) birleştirilmesinden söz etmek mümkün değildir. Bu iş daha çok zorlandığında, kıyamete kadar hükmü baki olan İslam Dini kaynaklı hukukun/fıkhın, dejenerasyonu söz konusu olacaktır ki, bu müsteşriklerin de hedeflediği sonuçtur. “Dinler arası diyalog” ve “ılımlı İslam” ihanetleri için de bu hedef, Batı ve Vatikan tarafından kaçınılmaz görülmektedir.

 

İSLAM İTİKADINA AYKIRI VE MİLLİ VARLIĞIMIZA ZARARLI SÖYLEM VE EYLEMLERİN DEŞİFRESİ VACİPTİR!

 

Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam teması işleyen kitap, yayın, makale ve bu yayınların müelliflerini deşifre etmemizin amacı, asla kişisel sâik değildir. Zira ortada, kulluğumuza ışık tutan ve Allah’ın en büyük emaneti olan koskoca bir “Din”, ümmet-i Muhammed’in itikadı ve müminlerin yolu olan “Ehl-i Sünnet” vardır. Allah korusun, bu değerler zedelendiğinde vatan, millet ve devlet de yara alır. Oryantalist düşünce ve eylemlerin bu değerlerimizi bilinçli bir şekilde hedef aldığı kesindir. Bizdeki bazı yerli teologların da bilerek ya da bilmeyerek bu değirmene su taşıdıkları düşüncesinde olduğumuzu söylemek abartı olmaz. Dolayısıyla derdimiz ve gayemiz sadece ve sadece, dini ve milli değerlerimizi hedef alan özellikle iyi yüz görüntüsü veren faaliyet ve düşünceleri deşifre edip, bunlara karşı kamuoyunu uyarmaktır.

 

“Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog” ihanetiyle temellenen Fetöcülüğün, 15 Temmuz hain kalkışmasıyla en sonunda vatanı, devleti ve milleti hedef alması bunun en bariz örneğidir. Unutmayalım ki, oryantalizmin düşüncesinin ana ekseni, apaçık küfür bir anlayış olan “tarihsellik”[75] ve bu bağlamda geçmiş dini kültürü kaynaklarıyla birlikte yok etmektir. Her ne suretle olursa olsun bu kültürün itibarını sarsmak ve peygamber varisi olan hakiki İslam alimlerine saygıyı-bağlılığı ortadan kaldırmak, misyonerlerin en önemli hedefleri arasındadır. Yakınçağda ve günümüzde “tarihselliği” temsil eden “Fazlurrahmancılık”, “Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog”un en önemli aracı olarak görülmektedir. Bu nedenle, tarihsel anlayış ve Fazlurrahmancılık, “oryantalizmin yavrusu” olarak Batı ve Vatikan tarafından özel olarak desteklenmektedir. “Gizli Oryantalizm” denebilecek Fazlurrahmancılığın, Müslüman görünümlü ve iyi niyet söylemli oluşu, bu anlayışı sinsi bir kılıfa bürümektedir. Bu durum, dini ve kültürel değerleri yok edilip sindirilmek istenen Müslüman dünya için ve Osmanlı yadigarı Devletimiz için son derece tehlikelidir.

 

Bu bağlamda, yukarıda sözünü ettiğimiz ve Bardakoğlu’nun başında bulunduğu “KURAMER” tarafından yayınlanan ve hem Kur’an’a hem de Hz. Peygamber (s.a.v.)’e apaçık iftiralar içeren “kitab”a tekraren dikkatlerinizi çekmek istiyoruz. Söz konusu kitap 15 Temmuz faciasından birkaç ay önce yayınlanmış ve hala yayındadır. Aynı mahiyette Kuramer’in başka yayınladığı kitaplar da vardır.[76]

 

KURAMER, Türkiye Diyanet Vakfı’na ait 19 Mayıs Üniversitesi’nin bir birimidir. TDV ise Diyanet tarafından yönetilmektedir. Bardakoğlu hala bu birimin müdürlüğünü yürütmektedir. Geçmişte Diyanet tarafından düzenlenen bir şurada, “Kur’an hakkında şüpheleri dile getiren ve Kur’an’ın Allah kelamı olamayabileceğini” ifade eden Mısır’lı teolog (!) Ebu Zeyd’in bu sözlerini destekleyip memnuniyetini dile getiren de yine Bardakoğlu’dur.[77]

 

Aynı Bardakoğlu, uzun bir süreden beri güya Ehl-i Sünnet’i anlatmak üzere Anadolumuz’un her köşesinde sürekli seminer, panel ve sempozyumlar düzenlemektedir. Sizce böyle bir kitabı yayınlayan anlayış, ayrıca Ebu Zeyd’in yukarıda temas edilen küfür sözlerine destek verip bu sözlerden dolayı memnuniyet duyan bir şahsiyet, hangi tür bir Ehl-i Sünnet’i anlatır acaba?.

 

O yüzden birileri gerek Ehl-i Sünnet’i dejenere etmek için gerekse kendilerini de Ehl-i Sünnet dairesinde gösterebilmek için son zamanlarda, bir yöntem olarak Ehl-i Sünnet’in sınırlarını genişletme çabalarına giriştiler. Halbuki Ehli Sünnet apaçık bir yoldur. Kur’an, Sünnet ve Sahabe’nin İslam anlayış ve yaşantısından bize kadar süzüle gelmiş İslami ilimlere ait birikim, müminlerin yolu, Ehl-i Sünnet yoludur. Oryantalistlerin yolu Ehl-i Sünnet’in yolu asla değildir. Her türlü saldırıya rağmen “Ehl-i Sünnet” yolu bir türlü al aşağı edilemedi… Bu nedenle bu kez de filmi değiştirerek o yolu “flulaştırmaya”, -güya- Ehl-i Sünnet kavramının içeriğiyle oynamaya karar verdiler… Neymiş? “Ehl-i Sünnet kimsenin tekelinde değilmiş, onun sahası daraltılamazmış!…”

 

Elbette Ehl-i Sünnet, kimsenin tekelinde değil, sadece ve sadece, Kur’an kendisine inzal edilen Rasülüllah (s.a.v.) ve onun Ashabı’nın tekelinde! Onu da İslam alimlerimiz bize bozmadan getirmişler, kitaplarda kayıt altına almışlardır. O yüzden birileri de onu keyfince genişletemez, içeriğini bozamaz![78]

 

SONUÇ

 

İslamoğlu yanlısı olduğu söylenen Anadolu Platformu’nun Sandıklı’da düzenlediği seminerde Görmez’in dile getirdiği bazı fikirlerin, kendi söylem ve yazılarıyla neredeyse taban tabana zıt olması yanında, seminerin sonuç bildirisinde belirtilen bazı tekliflerin, “dinler arası diyalog” ve “ılımlı İslam” söylemlerini çağrıştırması, kamu yararı adına bizi böyle bir yazıyı hazırlamaya yönlendirdi. Amacımız, şahsiyeti hedef almak değil, hüsniyet sahibi kamuoyunu uyarmaktır.

 

Önemine binaen yukarıda verdiğimiz şu satırları burada tekrar etmek istiyoruz:

 

“Dinler Arası Diyalog ve Ilımlı İslam teması işleyen kitap, yayın, makale ve bu yayınların müelliflerini deşifre etmemizin amacı, asla kişisel sâik değildir. Zira ortada, kulluğumuza ışık tutan ve Allah’ın en büyük emaneti olan koskoca bir “Din”, ümmet-i Muhammed’in itikadı ve müminlerin yolu olan “Ehl-i Sünnet” vardır. Allah korusun, bu değerler zedelendiğinde vatan, millet ve devlet de yara alır. Oryantalist düşünce ve eylemlerin bu değerlerimizi bilinçli bir şekilde hedef aldığı kesindir. Bizdeki bazı yerli teologların da bilerek ya da bilmeyerek bu değirmene su taşıdıkları düşüncesinde olduğumuzu söylemek abartı olmaz. Dolayısıyla derdimiz ve gayemiz sadece ve sadece, dini ve milli değerlerimizi hedef alan özellikle ‘iyi yüz’ görüntüsü veren faaliyet ve düşünceleri deşifre edip, bunlara karşı kamuoyunu uyarmaktır.”

 

Yukarıda, Görmez’in kendisine ve geçmişte yönettiği Diyanet’e ait bazı eylem ve düşüncelerden söz ettikten sonra şu ağır suali tevcih etmek kaçınılmaz olmaktadır:

 

“Görmez bizzat kendisi, Dini tartışmaya açanların babası denebilecek bir konumda olduğu halde ‘dini tartışmaya açmanın zararından’ söz etmeye hakkı var mıdır?..

 

“Yine Görmez, iftira atmak ve emrindeki personeli yalan şahitliğe zorlamak veya yalan şahit olarak kullanmak gibi en ağır şenaatleri işliyebililir maharette (!) olduğu halde, kendisinin, ‘ahlaklı ve adaletli olmanın önemini’ konuşmasına serlevha yaparak erdemli görünmeye hakkı var mıdır?..

 

Bu iddialarımız yalan yanlışsa, söylemlerimiz dünyaya yayınlanmış durumdadır; hakkımızda her türlü işlem yapılabilir… Esasen mümin için, ahiret hesabı dünya hesabından daha önemlidir. İnancımıza göre ahiret hesabı, dünya davaları yanında çok daha önemlidir. Birisine iftira atmak, kul hakkı olarak ahirette hesabı verilemeyecek bir hüsran sebebidir. Böyle bir günah, yaptığı haksızlık nispetinde müminin hasenatını götürür. Zulmeden kimsenin hasenatı yoksa, bu kez mağdurun kötülükleri kul hakkı nispetinde haksızlık edene yüklenir.[79] Bu yüzden dünya uğruna veya kişisel kaprisler uğruna, herhangi bir kimseye iftira atmak, akıl kârı bir müminin işi asla olamaz!

 

 

Cenâb-ı Hakk bizleri ahlâk-ı hamidiyye ile tezyin etsin! Zalimleri bize musallat etmesin! Dinimizi, devletimizi ve vatanımızı da her türlü desise ve felaketlerden korusun!

 

Dr. Ahmet GELİŞGEN

 

www.ahmetgelisgen.com

 

[1] Örnek olarak bkz. 7 Ağustos 2018 tarihli Afyon Kocatepe Gazetesi; https://www.risalehaber.com/diyanet-isleri-eski-baskani-gormez-o-cemaatin-elini-opmek-lazim-333772h.htm .

 

[2] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, TDV Yayını, 1997, s. 231, 233, 234, 240.

 

[3] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 231, 233, 234, 240.

 

[4] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 85-87.

 

[5] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 86.

 

[6] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 86.

 

[7] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 87.

 

[8] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 87, 88.

 

[9] Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji Sorunu, s. 231, 233, 234, 240.

 

[10] Konu, siyasi yönden değil, mezhepler tarihi bağlamında ele alınmaktadır.

 

[11] Serahsi, Bulûğu’s-Sûl fi’l-Usûl, I/73; Bağdâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 323, 345, 347, 351; Sâbûnî, el-Bidaye fî Usûli’d-Dîn, s. 183; Molla Hüsrev, Mirâtü’l-Usûl, s. 321; Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid, s. 153; Ebu’l-Izz Ali b. Ali, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, I/403, II/529, 552; İbn Hacer el-Mekki, Zevâcir, I/243. Ayrıca bkz. Bakara, 2/85, 145, 146, 285; Al-i İmran, 3/19, 20; A’raf, 7/157-158; Fetih, 48/13; Nisa, 4/65, 136, 150; Ahzab, 33/36.

 

[12] Müslim, Îman, 111.

 

[13] Nisâ: 4/59, 65; Ahzab:33/36; Ayrıca bkz. Buhari, Îman, 1, 8; Müslim, Îman, 71; vd.

 

[14] Pezdevi, Usulü’d-Dîn, s. 254; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, I/14


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık