MEMLEKET MUHABBETİ

Yola çıktıktan sonra sosyal medyada birkaç fotoğrafla beraber “Terk-i diyar eyledik” demiştim ama ne yola çıktığım diyar beni terk etti, ne gittiğim yerler bana yabancıydı… Üç- beş gün diyorduk epey uzadı…

MEMLEKET MUHABBETİ
  • 06 Mayıs 2019, Pazartesi 18:50

MURAT BAŞARAN

Yola çıktıktan sonra sosyal medyada birkaç fotoğrafla beraber “Terk-i diyar eyledik” demiştim ama ne yola çıktığım diyar beni terk etti, ne gittiğim yerler bana yabancıydı…

Üç- beş gün diyorduk epey uzadı…

Bolu’ya varmadan Hayreddin Tokadi Hazretlerine uğradık.

Çoğul konuşuyorum; yol arkadaşlarımı da burada zikredeyim.  

Zafer Dergisi’yle tanışmamın ve yazarlığımın müsebbibi sevgili ağabeyim Enver Yorulmaz, Metropol Stüdyosunun sahibi Ses Mühendisi Hasan Bitmez ağabey ve Gölcük eşrafından otomobil doktoru Mehmet Yavuz…

Kiraladığımız araç haşatı çıkmış ve nazlana nazlana, öksüre öksüre gittiği için direksiyonu hemen Mehmet Yavuz’a teslim ettik vaziyet etsin diye…

Ancak Molla Mehmet aşk ile ezan okumaya başladı ve ardından “Yola çıkarken ezan okumak iyidir. Kaza bela gelmez inşallah” dedi ve ekledi “Bu arabayı bu şekilde kiralayanın da hiç insafı yokmuş yahu” diye…

Neticede kurumsal zannederek itibar ettiğimiz firma “Getirin arabaya baktıralım” dediği için “La havle” çekip devam ettik yolumuza ve bahsettiğim gibi ilk durağımız Tokadi Hazretleri oldu. Hani Şaban’ı Veli Hazretleri’nin uğramak niyetiyle yanına gidip tam on iki yıl dizinin dibinden ayrılmadığı mübarek zat…

Fakat 1533’de vefat eden Hayreddin Tokadi Hazretlerinin kabri ve çevresi bu yüzyılda yaşamış/ yaşayan “Palazoğlu” ailesinin gölgesinde kalmış vaziyette. Bir büyük velinin yanı başına defnedilmek iyi güzel de, sülalece bu kabri çerçeveleyip/ işgal edip, manevi rant devşirmek her gidişimde ve her Fatiha okuyuşumda asabımı bozuyor.

Git beş on metre öteye de, Tokadi Hazretlerinin etrafında sadece onun feyzine dalalım huşu içinde.

Bir gazete haberini buraya ekleyeyim; mevzu daha iyi anlaşılsın:

“95 dönümden oluşan Tokad-i Hayrettin Türbesi'nin bulunduğu mesire alanı, Palazoğlu Nakliyat Gıda Turizm İnş. Oto. San. ve Tic. Ltd. Şti tarafından 29 yıllığına kiralandı. Kiralama Resmi gazetede yayınlandı ve tescil edildi. Tokad-i Hayreddin'i, Palazoglu Ailesi'nin dini bir merkez haline getireceği belirtildi.”

Palazlanmışlar velhasıl… Cüppeli Hocanın dünürleri, zirvedeki siyasetçilerin ahbabı vs.vs.

Ankara’da kalmayı düşünüyorduk ancak Hacı Bayram Veli Hazretleri’ni ziyaret ettikten sonra Konya tarafından çağrıldığımızı hissettik. Ankara’nın karasında kalacağımıza gidip Mevlâna Hazretlerinin yanı başında geceleyelim diye fikir birliğine vardık.

Hacı Bayram Veli Hazretlerinin Camii, türbesi ve çevresi gerçekten çok güzel yenilenmiş ve manevi bir vaha haline gelmiş.

Gündüzün geceye sardığı akşam vaktinde renk ve ışık cümbüşü içimizi coşturdu.

Fakat türbelerin resmi daire gibi saat beşte kapatılmasının ne manası var? Bir iki kişi daha istihdam ederek en azından yatsı namazı sonrasına kadar ziyarete açık tutsak, çok mu zor?

Haa diyeceksiniz ki: “Yahu sen seyahatini ve ziyaretlerini rahatlamak için mi yaptın sinir olmak için mi?”

Haklısınız. Ama memlekete “arızaları gören arızalı adamlar” da lazım…

Zaten Enver Yorulmaz abinin hayata pespembe ve pozitif bakışı beni haddinden fazla dengeliyordu. Her hörelenişimde lazım gelen azarı işittim. Sevgili dostumuz Muhammed Özdemir’in mihmandarlığı ve ikramları Ankara ziyaretimizi “hatır ve hatıra” koleksiyonumuzun en nadide parçalarından biri haline getirdi.

Hayreddin Tokadi ve Hacı Bayram Veli Hazretlerinin ziyaretiyle üzerimizdeki seçim zulmetinin ağırlığını bir nebze olsun attık Elhamdülillah ve sırada muhabbetleriyle iki dünya için ümit beslediğimiz başka dostlar ve veliler vardı.

Konya’da uyandığında insan Selçuklu’nun asaleti ve Hazreti Mevlana’nın inceliğine bürünüveriyor.

Mevlâna Hazretlerinin hemen yanı başında bir sabah çayıyla soluklanmak için dışarı konmuş masa- sandalyeleriyle bizi davet eden Pişkin Lokantası’na çöküverdik. İşletmenin sahibi güler yüzlü ve hoşsohbet Recep Bey bu civardaki dükkanların vakıf malı olduğunu, bazılarının bir şekilde satıldığını, kendisine de teklif edildiğini fakat vicdanının elvermediğini anlatıp, “Mal sahibi oldum zannedenlerin işleri pek de iyi gitmedi. Biz vakfın kiracısıyız ve şükür işlerimiz iyi” derken Anadolu insanının sağduyusunu konuşturuyordu.  

O sırada yanımıza yaklaşan bir şahıs “Sigara alabileceğim yer var mı?” diye sorunca Recep Bey’in verdiği orta sertlikteki cevap hepimizin gönlüne kazındı: “Git kendin bul. Sağlığına kastediyorsun. Buna ortak olmam.” Öyle samimiydi ki, “Abi be, bari dua et de arkasından şu garibin, sigarayı bırakmak da nasip olsun.” dedim. Etti sağ olsun.  Malum gıyaben edilen duaların kabulü kuvvetle muhtemeldir.

Etrafı lalelerle bezenmiş ve tevazuuyla dallarını eğmelerinden Hazrete muhabbetleri belli olan ağaçların gölgelerinden usulca dergâha süzüldük. Kara demirin kor ateşte önce ısınması ve sonra kızarması ve arkasından ancak 1.538 santigrat dereceye geldiğinde sararıp beyazlaşarak erimesi her ne kadar zorlu bir süreç ise de Mevlâna Hazretlerinin ocağından yayılan ve havaya sinen “aşk” ateşi hepimizi bir anda eritti; ben dahi sinirleri alınmış haldeydim, öksüz kedi yavrusu gibiydim.

Ziyareti tamamlayıp buluştuğumuzda hepimiz manen mefluç haldeydik.

Üçler Mezarlığındaki muhteremleri de selamlayıp, Hasan Bitmez ağabeyin kadim dostu Hikmet Çetiner’in, eşiğinden adım attığınız anda adeta geçmiş zamanlara sıçradığınız Kandil’ine dahil olduk. Azıcık yorgunduk. Biraz da yanmıştık. Bir ayran geldi ki… Akıllara seza… Etli ekmek gelen kadar iki sürahi ayranı halletmiştik bile…

İstikametimiz Kayseri olacaktı. Hikmet Bey, “Yeni bir işe giriştim. Takılın peşime. Zaten sizin de yolunuz üzeri” deyip bizi Sadettin Köpek’in yaptırdığı Zazadın Han’a götürdü.

Kervanların bir günde katedebildiği mesafeler boyunca sıralanmış Selçuklu Hanlarından biriydi Zazadın Han. Yeni restore gedilmiş. O bilindik haşmetli kapı… Kocaman taş avlu… Serin develik… Sevimli ve huzurlu odalarıyla burayı turizme kazandırmanın telaşını anlattı bize Hikmet Bey…

Enver Abi otantik halıların üzerine uzanıverdi hemen. Hikmet Bey üstüne bir kilim örttü ve biz de hanın teraslarından birine çıkmaya giriştik. Daracık fakat yüksek basamaklardan tırmandığımızda restorasyonla uğraşan arkadaşların molasına denk düştük ki bu da semaverde çay ikramı demekti.

Terastan koyun sürülerini, o delikten bu deliğe koşuşturan gelinciği ve gelinciğe mevzilenmiş kargaları seyrettik epey…

Orada bir daha emin oldum ki, modern zamanların insana karşılıksız verdiği hiçbir şey yok. Buna seyahat de dahil. Neymiş uçakla dünyayı dolaşıyormuşsun. Peki ne anlıyorsun bu dolaşmaktan? İki saat uçak yolculuğuyla bilmem ne ülkesine, oradan üç saat uçarak filanca yere, ekle üstüne beş saat daha Çin’e bile git…

Bu şimdi seyahat mi?

Asla…

Bir çuval kartpostal karıştırmak gibi bir şey…

Halbuki İbni Batuta’nın, Marko Polo’nun, Evliya Çelebi’nin seyahatlerinde coğrafyayla ve orada yaşayanlarla temasların zenginliğini görürsünüz.

Bozkırı tanırsınız mesela. Bozkırın insanın tabiatına nasıl işlediğini… Veya sarp dağların insanlarının yaşadığı zorluğu ve mizaçlarına yansıyan sertliği… Hikayelerini, masallarını, türkülerini paylaşır, kültürlerine nüfuz edersiniz.

O yolculukların bizatihi kendisi maceradır.

Süleymaniye yapıldığı zaman sesini bütün camiye duyurabilen hoca efendilerle, şimdi kuş kafesi kadar mescitlerde bile birkaç mikrofon takmadan sahneye çıkmayan din görevlileri arasında nasıl bir fark varsa…

İşte o farktan ve o farkın insanı nasıl sığlaştırdığından bahsediyorum.

Eski ve yeni güya…

Yeniler yani biz ışığı yakarız veya söndürürüz. Eskiler yani onlar kandili uyandırır veya dinlendirir. Olumsuzluk dillerine/ lisanlarına bile uğramaz…

Kim daha medeni? Kim daha incelikli ve deruni?

Yemişim teknolojiyi…

Ve teknolojiyi medeniyet zanneden ahmaklığı…

İstikamet Malatya Kitap Fuarı…

Ve fakat Darende’den geçerken elbette Somuncu Baba Hazretlerine uğramamak olmaz…

Geniş ve güzel tesis edilmiş saha ilk başta göze hoş görünse de, turistik işletme mantığı maneviyatı alıp götürüyor.

Somuncu Baba’nın huzurunda huşu ile bir Fatiha okumak mümkün değil. Erkekler tarafına yalın kılıç dalan bir bayan güvenlik görevlisi “fotoğraf çekmek yasak” diye çınlatıyor ortalığı…

Ulan burası askeri/ stratejik bir üs müdür? Hayırdır? Topkapı Sarayında, Ayasofya’da serbest olan burada niye yasak? Milletin gayreti, cep telefonu marifetiyle yanında bir hatıra götürmek…

Sen niye ortalığı sesinle kirletip milleti rahatsız ediyorsun ve hangi akl-ı evvel böyle bir yasak koydu? Ve erkeklerin arasına dalacaksan, ziyaretgahı niye hanımlar ve beyler diye ikiye ayırdınız…

Üstelik hanımlar tarafına kalabalık bir grup girdiğini görüyoruz ve başlarındaki erkek rehber Roma’da Kolezyum’u anlatır havalarda bağıra çağıra Somuncu Baba’yı anlatıyor. Yuhh…

Bahçede anlat ne anlatacaksan. Onu da bağırarak yapma…

Sinirleri alınmış halden ve öksüz kedi yavruluğundan bir anda at kestanesine dönüşüverdim.

Gider miyim bir daha? Hayır. Somuncu Baba’yı sahiplenip üzerinden nefsini cilalayanlara mübarek olsun… Bizim Fatihalarımız her uzaklıktan adrese teslim edilir Allah’ın izniyle…

Önce Hayreddin Tokadi Hazretleri ve şimdi Somuncu Baba Hazretleri… Ve benzeri birçok yer… Ama devletin işi işletmeye ve turizme çevirmesi ama şahısların o mübareklerin sanki devamıymış havasıyla manevi mirasına çöküp rant devşirmesi…

Düşün yakalarından diye haykırmak geliyor içimden…

Ve Malatya’ya doğru devam ediyoruz.

Malatya’da Profesör Ahmet Baysar ve Edebiyat Öğretmeni İsmail Gazioğullarının gölgesinde kitap ve sohbet dolu üç gün geçiriyoruz.

Eski Malatya’daki Ulu Camii ve Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayları kayısı diyarında bizi tarihi bir yolculuğa çıkarıyor. Ulu Camii Alaattin Keykubat’ın eseri. 1224’te yapılmış. Buram buram Selçuklu kokuyor. Kervansaray ise 1637 tarihinde IV. Murat’ın silahtarı Bosnalı Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Arada dört yüz sene var fakat ihtişam ve asalette fark yok…

Ulu Cami’de namazlarımızı kılıp çıkarken Çınarlı Park tabelası dikkatimizi çekiyor ve akşam yemeği için o tarafa yöneliyoruz. Hava henüz aydınlık. Set set sular içinde cennetten bir köşe sanki…

Çınarlı Parka adını veren tarihi çınar bin yaşını devirmiş…

Enver Abiyle Ahmet Hoca bir köşeye çekilip yürüttükleri hizmet projelerini konuşurlarken, biz Hasan Bitmez’le tarihi çınarı hayran hayran seyre ve incelemeye dalıyoruz.

Bin küsur yıl…

Dili olsa konuşsa…

Veya bizde gören ve duyan bir kalp olsa da çınarı dinlese…

Kitap Fuarındaki tatlı yorgunluklarımızı Eski Malatya/ Battal Gazi turumuzla atıyoruz.

Keyfimiz gıcır. Sohbet güzel. Memleket şahane…

İstikamet Elaziz…

Aman Yarabbi, yollar insanın göğsünü kabartıyor. İktidarın ve ulaştırma bakanlığının hakkını teslim etmek lazım. Yapımı 16 yıl süren ve 17 bakan eskiten Bolu Dağı tüneline karşılık son dönemde yapılan tünellerin bu millete anlatılamadığı kanaatindeyim. Anlatılsaydı İstanbul’da Binali Yıldırım siler süpürür, ne kadar oy çalınırsa çalınsın iş bu kadar uzamazdı.

Türkiye’de siyaseti ikiye ayırmak lazım.

Yüz senedir 10. Yıl marşını söyleyip her şeye karşı çıkanlar ve…

Anladınız siz…

İstanbul’un telaşesinden memleketinin huzuruna kaçan sevgili Hasan Bilge karşıladı bizi Elaziz’de…

Yanında şehit polisimiz rahmetli Fethi Sekin’in babası da vardı.

Ol vesileyle şehidimizin kabrine gidip ziyaret ettik.

Baba Zeki Sekin’in adamlığı, huzuru bu memleketin neden kolay lokma olmadığının ispatıydı adeta.

Vatanı, milleti ve imanı uğruna can veren evladıyla duyduğu gurur en helal, en haklı gururdu.

Elaziz demek, Harput demek…

Harput ki “evliya tarlası” …

Arap Baba Hazretlerinden başlayıp adım adım bütün bildiğimiz mübarekleri ziyaret ettik. Fatihalar okuduk. Geride bıraktıklarımız da unutmadık.

Rabbim inşallah cennetini nasip edecek ve orada bütün bu sevdiklerimizle, merak ettiklerimizle, elini öpmek istediklerimizle beraber olacağız…

Pratik, iş bitirici, organizatör ve kâşif Hasan Bilge’yle vedalaşıp Bingöl yollarına düştük.

Çünkü Enver Yorulmaz abi artık muvakkaten Bingöllü oldu. Kerimesi hanımefendi Matematik öğretmeni olarak Bingöl’ün bir köyünde… Ama aynı zamanda Türkiye’nin en büyük köyünde vatan evlatlarına hizmet verecek. Bingöl sadece bir öğretmen değil, Enver Abi gibi dost, kardeş, abi bir hizmet aşıkını da kazanmış oldu.

Tabii tapusuyla vermiyoruz.

Bizimdir, geri alacağız…

Geç vakit vardığımız Bingöl’le selamlaşmayı sabaha bıraktık.

Ve sabah olduğunda Bingöl’ün Genç ilçesine doğru bir başka şehidi ve şehit babasını ziyarete çıktık.

Yolumuzu kesen koyun sürüleri, annelerini bulunca hoplayıp zıplayan kuzucuklar metropol kâbusundan ne kadar uzak ve ne kadar güzeldi.

1992’de Diyarbakır’dan nişanlısını ziyaretten dönerken soysuz eşkıya tarafından şehit edilen Nazım Artar’ın muhterem babası Hacı Faik Artar’ın elini öptük. Çayını içtik. Yemeğini yedik.

Esasen Bingöl de dahil, Türkiye’nin hiçbir ilinin başka hiçbir ilinden geri kalmadığını, her türlü imkânın en ücra köşeye kadar ulaştığını görmekle hem sevindik hem şaşırdık.

İstikametimiz artık Şanlıurfa’ydı fakat elbette Diyarbakır’da ciğer yemeden ve Sur’daki Ulu Cami’de namaz kılmadan geçip gitmek olmazdı. Yol boyunca huzur ve emniyetimiz için görev yapan emniyet güçlerimizin kontrolleri ve neredeyse her tepeye yerleştirilmiş “Kalekol”lar, birlik ve beraberliğimizin asla bozulamayacağının işaret gibiydi.

Ah o ciğer… Şimdi bile ağzım sulanıyor. Mübarek Ramazan üstelik. Masayı dolduran yeşillikler, soğuk çeşitler… Aman Yarabbim. Rabbimizin bu dünyadaki nimetleri böyleyse… Gerisini siz hesaplayın…

Tarihi taaa Hazreti Ömer radıyallahü anh zamanına kadar giden Ulu Camii Diyarbekir’in yüzük taşı gibi. Gerçi Sur’daki restorasyon ve yatırımların devlet tarafından değil de Unesco marifetiyle yapıldığını söyleyen bazı esnaf canımızı sıksa da fazla umursamadık. Karnımızı doyurmuş, akşamı eda etmiştik.

Yola çıkmamız lazımdı artık.

Çünkü seyyah derviş akademisyen Salih Hartavioğlu “Nerde kaldınız?” diye haklı olarak sıkıştırıp duruyor.

Ver elini Urfa…

Salih Hocayla kucaklaştıktan sonra “Hoop, dedik, bize bir dondurma yedirmeden uyutamazsın…”

Biliyoruz ki, Salih Hoca’da dondurmayla korkacak göz yok…

Dondurmaydı, çaydı derken ayakta uyuklamaya başlayınca iş değişti tabii.

Halil-ür Rahman’ı sabah zindeliğine bırakıp geceye teslim olduk.

Ve fakat şansa bakın ki, sabah olup da heyecanla gittiğimiz Balıklı Göl sahasına girdiğimiz anda şaşkına döndük. 1 Mayıs sebebiyle civar illerden de gelen binlerce vatandaş akın etmiş buraya ve ayakta duracak yer yok.

İtiş kakış sağa sola bakındık önce ve dedik ki, bu böyle olmayacak.

Vurduk Harran yoluna. Nasılsa Balıklı Göl kaçmıyor…

Harran’a yaklaştıkça Hayat el-Harrani Hazretlerinin feyzleri yağmaya başladı gönüllerimize. 1185’de vefat eden bu büyük İslam aliminin kerametleri anlatmakla bitecek gibi değil. Bir tanesini tadımlık olarak hatırlayalım:

“Harran’da bir cami yapılıp, sıra mihraba gelince, kıble hususunda Hayât bin Kays hazretleri ile camiyi yapan zât arasında ihtilâf çıktı. Sonunda Hayât bin Kays ustaya; “Önüne bak, kıbleyi göreceksin!” buyurdu. O zât baktığında, Kabe’nin önünde durduğunu gördü ve düşüp bayıldı.”

Ne Urfa’nın güzelliği ve zenginliği, ne de Salih Hartavioğlu’nun enerjisi anlatılacak gibi değil.

Harran Üniversitesi’nin bahar şenliğine katıldık ve kampüsün güzelliğine hayran kaldık.

Gençlere Arapça ve Türkçe dua kitapları ile bu fakirin “Ben Osmanlıyım” kitabını ücretsiz dağıttık.

Gelelim çok önemli bir meseleye…

Eğer Urfa’da yediğimiz Urfa Kebap, Urfa Kebap ise bizim İstanbul’da yediğimiz ne ola ki?

Ve Ali Çadırcı Beyefendi’nin ikramı olan Keme Kebabı nasıl anlatılabilir?

Ali Çadırcı demişken, kardeşi Ayşegül Işık Hanımefendi’yle kurdukları İlimkent Okulları’ndan söz etmemek olmaz. Arızalı eğitim sistemimize yol gösterecek güzel bir alternatifi hayata geçirmişler. Çocukların yaşayarak öğrendikleri ve gitmek için can attıkları bu eğitim yuvasının farkını fotoğraflara bırakıyorum.

Urfa’nın kapanışını sakin bir akşamda Balıklı Göl kenarında menengiç kahvesi eşliğindeki sohbetle taçlandırdık.

Zaman durmuştu adeta…

Fakat artık İstanbul vaktiydi…

Enver Abi’yi Bingöl’e uğurladık. Sanatkâr oğlu Ömer’i alıp yola koyulduk. Ömer’in söylediği türkülerle yollar kısalırken, Niğde’den haber geldi; “Gelin yemek hazır. Birkaç saat dinlenin de, yola öyle devam edin” diye…

Biz zaten yer üstünde yemekle ilgilenen kurtuluşu da yeraltı aleminin şefaatinden uman bir ekip olarak çevirdik rotamızı Bingöl’e ve Cihangir Kuştemir kardeşimizin hazırladığı saç tavayı soğutmadık. Arkasından tatlı, arkasından çay… Cihangir Bey’in her biri ayrı alem arkadaşlarıyla sohbet ederken birkaç saat dinlenme meselesini unutacaktık neredeyse…

İşte böyle…

Haldır huldur bir araçla…

Ve dahi gribal ve tribal enfeksiyonlar içindeyken…

Ama çok kıymetli yol arkadaşlarıyla seyahatimiz sona erdi.

Dört bin küsur kilometre yol kat ettik.

Bütün bu maceranın püf noktası, gittiğimiz her noktada bizi bekleyen dostlar idi…

Bunun sebebi ben değilim.

“Evim arabam yok ama Türkiye’nin neresine gidersek gidelim, kapısını ve gönlünü bize açacak arkadaşlarımız kardeşlerimiz var” diyen Enver Yorulmaz’ın zenginliğidir.

Paran çok olsa, beş yıldızlı otelde kalsan ve fakat bir bardak demli çayın yanına katık edecek dostun yoksa neye yarar?

 

Beğendim 1 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık