Niagara kelimesi aslında Türkçeymiş!

"Türklerin ilerlemesine İslamiyet mani oldu." şeklindeki absürt düşünce, dinimizle her türlü bağın kesilmek istenmesine kadar vardırıldı. Öyle ki, bir dönem dilimizdeki bütün Arapça ve Farsça kelimeler ayıklanmaya çalışıldı. Bunun mümkün olmadığı görülünce de, bütün dillerin temelinin aslında Türkçe olduğu yolunda yalanlar uyduruldu. Böylece bizler de Amerika'daki Niagara şelalesinin adının "ne yaygara" kökünden, Amazon nehrinin adının da "amma uzun" kökünden geldiğini öğrenmiş olduk.

Niagara kelimesi aslında Türkçeymiş!

Cumhuriyetin ilk yıllarında devrimler peş peşe geldi. Harf devrimi yapıldı, kılık kıyafetler değişti, ölçü ve ağırlık birimleri değişti. Hafta tatili bile değiştirildi. Çünkü yüzyıllarca dünyaya hükmeden Osmanlı'nın İslamiyet yüzünden geri kaldığı gibi ilginç bir fikre kapılmıştı devrin yöneticileri. Sakın bu fikre sadece cumhuriyetin ilk yıllarında rastlandığı düşünülmesin. Osmanlı'nın son döneminde de böyle düşünenler vardı. Zaten böyle düşünenler, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin etrafında kümelendiler, sonra da cumhuriyet kadrolarının etrafında...

Yapılan devrimlerden en fazla payını alanlardan biri de dilimizdi. Atatürk, 1928 yılında yaptığı harf devriminden sonra, bu devrimin güçlenmesi ve kök salması için Arap ve Fars kelimeleriyle ilgimizin kesilmesini istedi. Bu tasfiyecilikle Arapça ve Farsça asıllı bütün kelimeler aforoz edilerek, yerlerine öz Türkçe olduğu iddia edilen yeni karşılıklar bulunmaya çalışıldı. Öyle ki Türkçe olmadığı gerekçesiyle "şey" kelimesinin bile kullanılmak istenmediği bir aşırılıkla hareket edildi.

Falih Rıfkı Atay, “Çankaya” isimli kitabında M. Kemal’in kendisine şunları söyleyerek bu konudaki hatasını şöyle itiraf ettiğini yazıyor:

“Dili bir çıkmaza saplamışızdır. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.”

 

Söz konusu dönemde devlet katından yapılan açıklamalar, verilen emirler hatta yabancı konuk kabul törenlerinde irad edilen konuşmalar hayli ilginçtir.

Şimdi bunlardan birkaç örnek verelim... Bakalım ne kadarını anlayabileceksiniz.

Atatürk'ün 1934 yılında verdiği bir emrin önündeki mesajdan: “Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu Kutlularım”

Yine aynı yıl İsveç Kralı'nın oğlunun kendisini ziyaretinde yaptığı konuşma:

“Altes Ruayâl,
Bu gece, yüce konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duyduğum, tükel özgü bir kıvançtır. Burada kaldığınız uzca, sizi sarmaktan hiç durmayacak ılık sevgi içinde, bu yurtta, yurdunuz için beslenmiş duyguların bir yankısını bulacaksınız.

Isveç-Türk uluslarının kazanmış oldukları utkuların silinmez damgalarını tarih taşımaktadır. Süerdemliği, önü, bu iki ulus, ünlü sanlı sözlerinin derinliğinde sonsuz tutmaktadır.

Ancak, daha başka bir alanda da onlar erdemlerini, o denli yaltırıklı yöntemle göstermişlerdir. Bu yolda kazandıkları utkular, gerçekten daha az özence değer değildir.

Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.

Altes Ruayâl,
Yetmiş beşinci doğum yılında oğuz babanız, bütün acunda saygılı bir sevginin söyüncü ile çevrelendi. Genlik, baysal içinde erk sürmenin gücü işte bundadır.

Ünlü babanız, yüksek kralınız beşinci Güstav’ın gönenci için en ıssı dileklerimi sunarken, Altes Ruvayâl, sizin Altes Ruvayâl, prenses Louise, sevimli kızınız Altes Prenses Ingrid’in esenliğine, tüzün Isveç ulusunun gönencine, genliğine içiyorum.”

Bu da Isveçli Veliahtın söylediği nutuk.

Reis Hazretleri!.. Haşmetlû Isveç Kralı Hazretleriyle ailem ve şahsım hakkındaki çok dostane sözlerinizden pek ziyade mütehassis olduğum halde Prenseslerle birlikte Türkiye’yi ilk defa olarak ziyaretimizden fevkalade memnun ve mahzuz olduğumuzu Zat-ı Devletlerine temin etmek isterim. Bize karşı gösterilmiş olan güzel kabul, bizde çok kıymetli bir hatıra bırakacaktır. Hatırası Isveç’te hala canlı olan tarihi hadiseler vaktiyle milletlerimizi birleştirmiştir.

Şu halde terakkisi Zat-ı Devletlerinin münevver ve şeciane idareleri altında bahir bir surette göze çarpan genç Türkiye cumhuriyetinin doğmasının, kuvvet bulmasının memleketimizde çok hususi bir alâka ve teveccühle takip edilmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Birbirlerinden uzak mıntıkada ve yekdiğerinden tamamıyla farklı şartlara tabi bulunan memleketlerimiz, aynı gayeyi, fikri ve iktisadi memba ve servetlerimizin inkişafını mümkün kılacak yegane çare olan sulhun istikrarı gayesini takip ediyorlar. Bu gaye edildiği ve dünyada itimat hüküm sürmeğe başladığı takdirde milletlerimiz arasında daha normal münasebata rücu ümidi hasıl olabilecektir.

Türkiye ve Isveç, her ikisinin de muhtaç olduğu mütekabiliyet esasına müstenit ticari münasebetleri de bundan müstefit olacaklardır.

Kadehimi, yeni Türkiye’nin Büyük Gazisi Zat-ı Devletlerinin sıhhatine ve asil, kahraman Türk milletinin saadet ve refahına kaldırır ve içerim.”

Yapılan işler öyle boyutlara ulaştı ki 1934 yılında Saffet Arıkan’ın teklifiyle “Osmanlıcadan Türkçeye-Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları” formülü bile denendi.

Güneş Dil Teorisi

Dilin arıtılarak zenginleştirilmesi için ortaya çıkan dil reformunun bu yaklaşımı dilin kısırlaşmasıyla sonuçlandı. Atatürk de bunca tahrifattan sonra “dilsiz” kalmamak için son bir kurtuluş çaresi olarak gördüğü “Güneş Dil Teorisi”ni 24 Ağustos 1936’da ortaya attı.

Teori özetle şöyle;

“Mademki Türk dili dünyanın temel dillerinden birisidir. Dünya dillerindeki birçok kelime bu teoriye göre Türkçeden çıkmıştır. O halde bizim dilimizin içerisinde kullanılan ve yabancı asıllı olduğu iddia edilen kelimeleri sözlükten atmamıza gerek yok. Onlar da dilde kullanılsın, fakat bu kelimelerin aslının Türkçe olduğunu ispatlamak lazım.”

Durum o hale geldi ki, Atatürk “tcyb” (sinüs) ve “teceyb”in (kosinüs) Türkçe karşılıklarının bulunması için 29 Mart 1937 tarihli Ulus gazetesine ilan verdirerek bir yarışma dahi açtırdı. Bunun üzerine alakalı alakasız herkes yabancı kelimelere Türkçe hikaye uydurmaya başladı. Bilinen birçok yabancı kelimenin aslında Türkçe olduğunu kanıtlamak için çok büyük bir yalan yarışı yaşandı.

 

Bakalım hangi yabancı kelimelerin Türkçe asılları (!) nasılmış...

 

Ünlü filozof Aristoteles (Aristo) hakkında; “Ali ustadan” geliyormuş.

Niagara Şelalesi: Bering boğazı yoluyla Amerika kıtasına geçen Türkler (sonradan Kızılderili olarak adlandırılacaklardır) kıtayı keşfe başlarlar. Bir müddet ilerledikten sonra önlerine korkunç gürültüler çıkaran bir şelale çıkar. Bu durumdan çok etkilenen Türkler “ne yaygara! ne yaygara!” derler. Zamanla “ne yaygara” yerini Niagara’ya bırakır.

 

Kültür: Keltirmek mastarının kökünden kurulmuş olduğundan ana kaynağı Türkçe görünür.

Amazon Nehri: Kıta keşfine devam eden Türk boyları Güney Amerika’ya kadar gitmişlerdir. Burada ucu bucağı olmayan bir nehir görürler ve tüm çabalara rağmen sonunu bir türlü bulamazlar. Hayretler içinde kalıp “amma uzun!” demişler. Zamanla bu “amma uzun”, “Amazon”a dönüşmüştür

 

Hüküm kelimesinin nasıl uydurulduğunu Falih Rıfkı anlatıyor:  Dolmabahçe Sarayı’nda toplanmıştık. Sağımda Naim Hazim Hoca, solumda Yusuf Ziya. Sıra “hüküm” kelimesinde. “Bir karşılığı yoksa alıkoyalım.” dedim. Naim Hoca’da, Yusuf Ziya da “Olamaz.” dediler… Hayli tartıştık. Toplantıdan sonra Asya Türk lehçelerini pek iyi bilen Prof. Abdülkadir İnan bana gelerek: “Hiç üzülmeyin, 'hüküm' kelimesini yarın Türkçe yaparız Falih Bey.” dedi. Ve ertesi gün usulca elime bir pusula verdi. Radloff’a göre bazı Türkçe lehçelerinde “ök” akıl demekmiş, “ük” şekline girdiğini gösteren örnekler de kağıtta yazılı idi. Bir uzak lehçede “um”, “üm”le isim yapıldığı üzerine de bilgi edinmiştim. Alt tarafı kolaydı: ük, üküm kullanıla kullanıla “hüküm” olmuştu. Toplantıda “Hüküm Türkçedir.” dedim ve sabahleyin öğrendiklerimi sayıp döktüm. İki hoca da susa kalmışlardı. “Uydurma” demeyeyim de “yakıştırmacılık” ilminin temelini atmıştık.

 

***

Sonuç olarak gelinen aşamayı ifade etmesi açısından Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin ifadeleri dönemin genel özelliğini özet biçiminde açıklar mahiyettedir: “Gazi gayet tılsımlı bir anahtar buldu. Öyle bir anahtar ki en yabancı sandığımız kelimeler bile Türkçe oluveriyor.”

***

O dönemde yapılan dil tahribatı hakkına Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya şunları söylüyor: "Türkçeyi yüzde 80 Türkçeleştirdik diye övünen kişiler aslında dili yüzde 80 fakirleştirmişlerdir. Kullanılan kelimeleri bu Arapça, bu Farsça, bu Fransızca, bu İngilizce, bu Grekçe diyerek dilde kullanılan kelimeleri atmışlar. Bin yıldan beri kullandığın kelimeler gitmiş, yerine halkın bilmediği anlamadığı uydurmaları gelmiş. Sözlükler bir dilin hazinesidir. Siz hazineyi boşaltıyorsunuz."

***

Türk dili üzerinde çalışma yapan Türk araştırmacıların verilerine göre neredeyse dilimizin yarısı yabancı sözcüklerden oluşmaktadır. 1996 verilerine göre İngiliz sözlüğünde en az 400 bin kelime varken, Türk Dil Kurumunun yayınladığı “Türkçe Sözlük”, 40 bin kelime ihtiva etmektedir. Yani, İngilizcenin onda biri kadar bir Türkçe… Oysa Şemseddin Sami Efendi’nin “Kamus-u Türki”sinde (Türkçe Sözlüğünde), tam 1.000.000 (evet, tam bir milyon) kelime mevcuttur.

 

***

Sosyologların tespitlerine göre, zengin bir dil, cemiyetlerin büyük kültür ve medeniyetlere ulaşmasını sağlamakla kalmamakta, güçlü bir tefekküre ve edebiyata da zemin olmaktadır.

Kelime hazinesi daraltılmış bir nesil, bırakın yepyeni bir tefekküre ve estetik dehaya ulaşmayı, kendinden önce hazırlanmış eserleri bile anlayamaz. Böyle nesiller, yabancı “ideolojiler”den kaynaklanmış ve ezberletilmiş “sloganların” esaretine kolayca giriverirler. Nitekim girilmiştir de.

***

Prof. Dr. Mehmet Kaplan'ın konuyla alakalı ifadeleri ise sonsöz hükmünde...

[Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir. Bundan dolayı ona büyük ehemmiyet vermek gerekir.

Aynı dili konuşan insanlar millet denilen sosyal varlığın temelini teşkil ederler. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan kurtararak, aralarında “duygu ve düşünce birliği” olan bir cemiyet, yani “millet” haline getirir.

Dilini bilmediğimiz bir ülkede, etrafımızda milyonlarca insan kaynaşsa da kendimizi “yalnız” hissederiz. Fert, konuştuğu dili hazır bulur. Dil, ferde cemiyetin bağışladığı en büyük miras ve donatımdır. Ana, baba, çevre, okul, çocuğa dil vasıtasıyla cemiyetin asırlar boyunca biriktirdiği hayat tecrübesini ve kültürü de aktarır.

Biz dili, kelime kelime değil, cümle cümle öğreniriz. Kelimeleri alfabe sırasına dizen sözlükler, onları canlı muhitlerinden çıkarır. Dil, konuşulan ve yazılan “cümleler” den ibarettir. Cümleler ise bir duygu ve düşünceyi ifade eder. Gerçek dil hakkında bir fikir edinmek için sözlüklere değil, konuşmaya veya yazılı metinlere bakmak lazımdır. Türkçeye binlerce yıldan beri giren yabancı kelimeleri çıkarmaya kalkanlar bu vakıayı göz önünde bulundurmadıkları için, kelimeye cümleyi yani duygu ve düşünceyi feda etmişlerdir. Aşağıdaki deyim ve atasözlerine bakınız:

Akıl almak, akıl almamak, akıl dağıtmak, akıl defteri, akıl dışı, akıl erdirememek, akıl hocası, akıl işletmek, akıl karı, akıl kesmek, akıl kumkuması, akıl öğretmek, akıl satmak, akıl sır ermez, akıl vermek, akılda bulundurmak, akıldan çıkmamak, akılla ölçmek, akıllara durgunluk vermek, akıllı düşman...

Akıl kelimesi Türkçeye Arapçadan geçmiştir ama bu yirmi kadar deyimi Türkler vücuda getirmişlerdir. Türkiye’de onları bilmeyen bir Türk tasavvur edilemez.

Şimdi “akıl” kelimesi Arapçadır diye onu dilden çıkarmak, “Türkçedir” diye ölü “us” kelimesini diriltmeğe çalışarak, yirmiden fazla canlı deyimi yok etmek “akıl kârı” mıdır? Ve böyle bir davranış ilme ve milli kültür anlayışına uyar mı? Türkçede, konuşma ve yazı dilinde “akıl” kelimesinin kullanıldığı kim bilir kaç bin, kaç yüz bin cümle vardır? “Us” kelimesini kabul edersek onların hepsini “us”a çevirmemiz gerekecek. Türk milleti bundan zarar mı edecek, kâr mı edecek? (…)

Yunus Emre, Aşık Paşa, Baki, Nedim, Nefi, Şeyh Galib, Türk kültürü içinde doğmuş, yaşamış, eser vermiş şahsiyetlerdir. Onlar eserlerini “Osmanlıca” denilen dil ile vücuda getirmişlerdir. Daha doğrusu eserleriyle Osmanlıca denilen zengin ve ince “kültür dili” ni cümle cümle, beyit beyit onlar meydana getirmişlerdir.

Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, bu eserleri anlamak ve onlardan zevk almak için, bu dili bilmek zorundadır. Yabancı kültürlerden istifade etmek için yabancı dili okullarımızda öğretmek maksadıyla bunca emek ve para harcarken, kendi milli kültür kaynaklarımıza sırt çevirmeği mazur göstermek bir hayli güçtür. Bunun adına gaflet, cehalet ve dalâlet derler.] (Belgelerle gerçek tarih sitesine katkıları için teşekkür ederiz.)

 

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık