Türk sosyoloji geleneğinde Bedri Gencer -2-

"İnsanların hayattayken değerleri bilinemez mi? Bunun için illa ölmelerini mi beklemek gerekir?" diyen Doç. Dr. Turan Açık, Prof. Dr. Bedri Gencer'i anlatan bir analiz kaleme aldı.

Türk sosyoloji geleneğinde Bedri Gencer -2-
  • 29 Ağustos 2021, Pazar 2:17

(1. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ)

Saflık ile kararlılık arasında

İspanyol donanmasının geldiği söylentisi üzerine annesinin erken doğuma girmesi sonucunda yedi aylıkken dünyaya gelen modernliğin babası Hobbes’ın felsefesinin altında korku yatar. Bu, aydınların fikir dünyasını anlamada mizaç ve şahsiyet tahlilinin taşıdığı önemi gösterir. Bedri Gencer de ilim ve fikir tarihimize şimdiden damgasını vurmuş cins bir kafa olarak nev’i şahsına münhasır biri.

İslâm tarihi profesörü Gülgün Uyar, istisnasız bütün peygamberlerin koç burcundan olduğunu öğrendiğinde şaşırdığını söylemişti. Bütün peygamberlerin koç, neredeyse bütün liderler ve diktatörlerin akrep burcundan olmasının tesadüf olamayacağını düşünenler, İslâm dâhil bütün kadim geleneklerde ilm-i nücûm adlı derin bir ilmin konusu sayılan burçlar hakkında “Burçlara inanıyor musun?” gibi saçma sorular sormazlardı. Çağdaş cahiliye çağında “Ben kova burcunu tutuyorum” (!) diye, burcu futbol takımı gibi tutulacak bir şey sanan akademisyenler bile vardı.

İstisnasız bütün peygamberlerin koç burcundan olmasının makul bir sebebi, bunun, 12 burcun bedendeki başı temsil eden birincisi olmasıydı. 7 Nisan 1968 doğumlu Gencer de tipik bir koç burcu insanıydı. Koç, ilmi alma ve hakkı beyanda görülen çocuk saflığını temsil eden burçtu. Çocuk, saf bir hayret ve iştiyakla Allah’ın yarattığı âlemi tanır, öğrenir ve “Çocuktan al haberi” sözünün belirttiği gibi, olduğu gibi doğruları söyler. Dolayısıyla bir aydın, insanı daima ilme ve hakka açık kılan içindeki çocuksu saflığı korudukça ancak ilmî derinlik ve amelî (kavlî) dürüstlüğe erişebilir. Derinden bakan, parlak aydınların hepsinde çocuksu ruhu fark edebilirdi. Entelektüel olarak dünyayı değiştiren büyük fikirler üretenlerin yakından bakıldığında bir çocuk gibi saf oldukları görülebilirdi.

Bedri Gencer de zâhiren çelişkili görünen duygusal-bilişsel zekâ ayırımıyla, hissen çok nazik ve hassas, fikren çok keskin ve kararlı, insan olarak bir çocuk gibi saf, aydın olarak bir cengâver gibi dirayetli olarak tanınmıştı. Bu konuda onun “İçimizdeki Çocuğu Koruma Sanatı Olarak Felsefe” başlıklı yazısında aktardığı bir anekdot ilginçtir: “Bir gün dostum profesör Ahmet Şükrü Özdemir ile Üsküdar Kara Davut Paşa Câmisi’nin yanındaki parkta karşılaştık. Bir süre konuştuktan sonra yanımıza gelen, orada bir Yeminli Tercüme Bürosu işleten Mustafa Erdaş isimli bir arkadaşını benimle tanıştırdı. Beş-on dakika ayaküstü sohbet ettikten sonra Mustafa Bey, fakire “Siz, bir çocuk kadar safsınız” demez mi? Bir insan, nasıl beş dakika ayaküstü sohbet ettiği bir profesörün “bir çocuk kadar saf” olduğunu anlayabilirdi?”

Gencer, çocukluğundan itibaren öğrenme aşkıyla, zekâ ve hafıza kuvvetiyle akranı arasında temayüz etti. Mezun olduğu 1991 Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü yıllığına bakanlar, onun için kullanılan “süje” lakabından bunu anlayabilirlerdi. Sınıf arkadaşları, Ömer Naci Soykan’ın verdiği Felsefeye Giriş dersinde bilginin tanımı bahsinde “bilgi öznesi” olarak geçen “suje” kavramını ona lakap olarak takmışlardı. Bilgi öznesi “suje”den kasıtları, “her şeyi bilen adam”dı. Şimdi Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde profesör olan sınıf arkadaşı İnci Yakut, dönem yıllığında onu esprili bir dille şöyle tanıtıyordu:

“Bedrisiz ders saati düşünülemez. Engin Arapça, Osmanlıca, Farsça, İbranice, Berberice, Uygurca, Kaşgarca ve Hırvatçasıyla bunların arasına nadiren eklediği Türkçe kelimeleriyle, bulutların üzerinden yaptığı ulvi yorumlarıyla birçok kişiyi komplekse sokmakta ve bunalıma sürüklemektedir. Kendisine neden “Suje” dendiği, tanıyan herkesçe malumdur. Bedri'nin özellikle kendi kendine öğrenme metodlarıyla pek çok şeyi öğrenmiş olması ve bizi de bu yöne teşvik eden önerileriyle adeta bir sosyal bir danışmandır. Sahaflarda ve kitapçılarda geçirdiği sürelerin eminim ki farkında olmayan suje’ye az okumalı yıllar diliyorum.”

Bu nottan anlaşılabileceği gibi Gencer, sınıfta daima cevabı verilemeyen sorularda gözlerin çevirildiği isimdi. Bir mülakatında anlatır: “Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde okurken Sanat Kültürü dersine giren hanım hocamız, bir münasebetle Van Gogh’un Türkçeye çevirilen eserinin olup olmadığını sormuştu. Bir cevabın çıkmadığı sınıfta bütün gözler fakire çevrilince cevabı vermiştim! Theo’ya Mektuplar (Pınar Kür (trc.), İstanbul: Ada Yayınları, 1985). Bugünse sosyoloji yüksek lisans programına giriş mülakatında en basit diye sorduğumuz “Bildiğiniz Türk sosyologlarını sayar mısınız?” sorusuna “Ziya Gökalp, Niyazi Berkes, Şerif Mardin” yerine “Elif Şafak” cevabını veren, ülkenin cumhurbaşkanının adını bilmeyen bir gençlik!”

İlim, zekâ ve hafıza kuvvetine bağlıydı. Âlimler, İslâm’daki hadis-fıkıh, rivayet-dirayet ayırımına tekabül eden hafıza ile zekânın bir kişide ender birleşeceğini söylerlerdi. Kaderin cilvesi, Prof. Alparslan Açıkgenç’in belki de hayattaki en yakınları, üç Konyalı profesör olmuştu: Ahmet Davutoğlu, Bilal Kuşpınar, Bedri Gencer. Bir süre mahalle komşusu ve iş arkadaşı olarak üniversite servisinde birlikte gelip gittiği Gencer’i yakından tanıma fırsatı bulan Açıkgenç, şu tesbiti yapmıştı. “Hayatımda hafıza ile zekâ gücünün ender birleştiği, hem çok zeki hem hafızası güçlü iki kişi tanıdım: Ahmet Davutoğlu ile Bedri Gencer.” Bir sempozyum dönüşünde uçakta sohbet ettikleri Prof. Kenan Gürsoy da onun bilgi ve zekâsına, hem bilgi birikimine hem muhakeme gücüne takdirini dile getirmişti.

Hz. Ali’ye atfedilen, “Mizah, zekânın zekâtıdır” diye bir söz vardır. Latife meziyeti, espritüellik, zeki insanların karakteristiğidir. Gencer de zeki insanlar gibi çok espritüel biriydi. Onu uzaktan çok ciddî görenler, hep “dost meclisinde Bedri Hoca’nın müthiş esprileriyle etrafına neşe saçtığını, hâzırûnu tebessüme boğduğunu” rivayet ederlerdi.

Okul yıllığında Prof. İnci Yakut’un da dile getirdiği kitap tutkusunda merhum babası Niyazi Gencer’in tesiri büyüktü. Babasının küçük kütüphanesine gözünü açan Gencer’in kitap sevgisi, henüz ilkokula gitmeden okuma-yazmayı öğrenmesiyle başlamıştı. 1970'li ve 80'li yıllarda tedavülde olan 50 kuruşların üzerinde Gelin Başlıklı Kadın silueti vardı. Küçük Bedri, “Baba bana kızlı para ver” diye babasından 50 kuruş ister, o yaştaki akranı çocuklar harçlıklarıyla bisküvi, çikolata vs. alırken, o babasından aldığı bütün parayı hikâye kitaplarına verirdi. Henüz ilkokul 1’de 20-30 kadar hikâye kitabı vardı. Hatta bunlardan Çalgıcı Sıpacık adındaki birini halen hatıra olarak saklar.

Onun kitap tutkusu, öğrendiği Arapça ve İngilizce ile yıllar içinde büyüdü, büyüdü; Türkiye’nin sayılı kitap kurtlarından biri diye nam saldı. 5 Şubat 2016’da Yusuf Kaplan ile birlikte gittikleri 47. Uluslararası Kahire Kitap Fuarı'ndan sadece paha biçilmez 400 Arapça ve İngilizce kitapla dönmüştü! Sonuç, Türkiye’nin en zengin özel kütüphanelerinden biriydi.

1986’da henüz 18 yaşında iken İlim ve Sanat dergisinde çıkan “Tercüme Tekniği” başlıklı makalesiyle yazı hayatına adım atan Gencer, bilahare 1988’de Argos dergisinde ilk şiirini yayınladı. “Bu isimler size neyi ifade ediyor?” diye soran Metin Celâl’in tespit ettiği gibi, bilahare yayınladığı şiirleriyle 80’li yıllar İslâmcı şairler neslinin önde gelen isimlerinden biri oldu: “İlhami Çiçek, Turan Koç, Mehmet Ocaktan, Necat Çavuş, İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy, Hakan Albayrak, Sıtkı Caney, Osman Konuk, Bedri Gencer, Mevlana İdris, Cevdet Karal, Yüksel Peker, Süleyman Can Portakal, Ali Sali.” Hatta bir şiirinin “Hüzün ki çocukların bile sığınağı olur” mısraı, o zaman dillerde dolaşmıştı. Şiirleri iki antolojiye girdi. Ancak Gencer, şiir defterini kökten kapattığı gibi, yayınlanmış şiirlerini de halen kitaplaştırmadı. Bir mülakatında bunun sebebini şöyle açıkladı:

“Klasik şiir ilimle uyuşuyor, modern şiir uyuşmuyor. Bugünkü şartlarda klasik tarzda şiir yazmak, anakronizm, modern şiir ise kimliğin inkârı olacağından çareyi şiir defterini kapatmakta buldum. Küçük yaştan beri ilme hevesli olduğum, ilmi bugün Müslümanların en hayatî ihtiyacı olarak gördüğüm için şiir defterini kapatarak tamamen ilme yöneldim.”

Bugünkü nesle üniversite tahsilindeki hedefleri sorulduğunda hep sosyoloji, tıp, mühendislik gibi belli alanları söylerler; ilim, onlar için meslek demekti. Çocukluğundan itibaren Gencer’in hedefi ise, “İlim rütbesi rütbelerin en yücesidir” inancıyla, belli bir alan değil, sadece ilim oldu. Gayesi, elbette ilim biriktirmek değil, amel ederek, nefsini ve âlemi tanıyarak irfan ve hikmete erişmekti. Entelektüalizmin irfanın yerini aldığı modern çağda, genelde aydınlar için “eserlerini oku, kendini tanıma” uyarısı yapılır. Onun gibi ilimle irfanı, ilmî başarıyla ahlakî olgunluğu birleştirmiş kişiler için bu genelleme hükümsüzdü.

Gencer, 1998’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktorasını tamamladıktan sonra 1999-2000 döneminde Kocaeli Üniversitesi’ne girmişti. En eski tanıştığı, 1999 ders yılındaki ilk öğrencilerinden gazeteci Galip İlhaner ile askerî tarihçi Erhan Çifci, “Bedri Hoca gibi hiçbir ayırım yapmadan insanlara değer veren, herkese iyilik yapmaya çalışan, temiz kalpli, samimî, hasbî, mütevazı, nazik birini görmedik desek yeridir” diyorlardı. Onun bütün hayatının geçtiği İstanbul Fatih’te devamlı uğradığı lokanta, kitapçı gibi yerlerin sahipleri de (Haşim Usta, Kitapçı Cemal vs.) bu kanaati teyit edeceklerdi: “Hayatımda onun kadar düzgün, içten birini görmedim.”

Gencer’in henüz 1 yaşındayken 1969 yılında komşusu olduğu, 52 yıldır tanıştığı en yakınlarından eski milletvekili Hüseyin Kansu, onu daima mahallenin, Fatih’in ve ümmetin medar-ı iftiharı olarak tanıtacak, Fatih Belediye Başkanı M. Ergün Turan’dan Fatih Belediyesi’nin Kariye Refik Halid Karay Kütüphanesi’nde ona bir köşe ayırmasını isteyecekti. O, daima doğduğu ilin, yaşadığı semtin, çalıştığı üniversitenin medar-ı iftiharı olarak görülecekti. Mesela İlim ve Sanat dergisinden sonra yazdığı Girişim dergisinin editörü (bilahare siyasete giren) Mehmet Metiner, henüz 1986 yılında, tanıştıktan kısa bir süre sonra onu Konyalı hemşerilerine “Konya’nın medar-ı iftiharı” olarak tanıtacaktı. 1982 yılında İstanbul’da bir yaz Kur'ân kursunda iki ay birlikte okudukları Prof. İsmail Hira da onun hakkındaki bu takdirleri fazlasıyla teyit edecekti.

Sekülerleşmenin dinî veçhesi

Bedri Gencer’e göre ilmin iki boyutu ve buna göre ilim adamının iki gayesi vardır. İlim derin, hak yücedir. Hak olarak ilmi öğrenmek, ictihad; ilim olarak hakkı yaşamak-yaşatmak, cihaddır. O, ilim ile amel yolunda ictihad ile cihadı birleştirerek asrın salgını modernleşme ve sekülerleşmeyi ilmen en derinden teşhis eden, amelen en kararlı karşı çıkan aydın oldu. İlim mücadelesi cahile, hak mücadelesi (Hakkı örten) kafire karşı verilir. Kur'ân-ı Kerim’de ilim ile hak, cahil ile kafir kelimelerinin birbirinin yerine kullanılması bu yüzdendir. Bu zorlu ilim ve hak mücadelesi, ancak epistemik bir cemaat, kolektif bir hareketle hedefine ulaşabilirdi. Hanefî mezhebinin imamı İmam-ı A‘zam Ebu Hanife, 4000 talebe yetiştirmiş, bunlardan 40 tanesi müctehid mertebesine çıkmıştı.

Ancak bir fetret devrinde öze dönüş yolunu açacak bir âlim-mütefekkir neslinin yetişmesi çok zordu. Gencer, tabir caizse hudâyî nâbit gibi kendi kendine yetişmiş bir kişiydi. Dolayısıyla bir epistemik çevre, cemaat oluşturma imkânı bulamadı, yalnızlık kaderi oldu; adeta tek kişilik bir ordu gibi ilim ve hak mücadelesi vermek zorunda kaldı. Yazımızın aşağıdaki kısmında Gencer, kendi hikâyesi üzerinden 28 Şubat sonrasında İslâmcılıktan kopuş olarak sekülerleşmenin en derin ve özlü açıklamasını yaptı; bu açıklama, onun entelektüel derinliği kadar mücadelesinin zorluğunu anlatmaya yeterdi.

Onun yaşadığı yalnızlığın iki ana sebebi ayırt edilebilirdi:

1. Sosyal: Sözün tesirini büyütecek bir epistemik cemaat, kültürel çevre oluşturma aczi.

2. Kültürel: Muhafazakârlaşma adıyla sekülerleşmenin hızlandığı bir devirde

Bedri Gencer’in izlediği sahih İslâm çizgisi, hâkim zeitgeist’a (çağın ruhu) zıt düşüyordu. O, Müslümanların fıtrata uygun yaşamalarını sağlayacak sünnet (sünnet-i seniyye) yerine kapitalist topluma uygun yaşamalarına, kültürel Müslümanlığa elverecek medeniyet (İslâm medeniyeti) türküsünü söyleseydi muhafazakâr kültür piyasasının yıldızı olurdu. Ancak o, “demode hamiyetiyle” muhafazakârlık devrinin ideolojisi medeniyetçiliği reddederek bu “fırsatı tepmişti.”

Bedri Gencer’e göre 28 Şubat, İslâmcıların şuurunda bir kırılma noktası oldu. “İfrat, tefriti celb eder” kaidesince 28 Şubat şoku, İslâmcıları dinî ütopizm ucundan seküler realizm ucuna düşürdü. Aslında İslamcılıktan muhafazakârlığa kayış, bir ütopyadan diğer ütopyaya, “İslâm devleti” ütopyasından “İslâm medeniyeti” ütopyasına kayıştı. İslâm devleti, Siyonizm’in küresel hegemonya duvarına çarpabilecek sert, İslâm medeniyeti, suya sabuna dokunmadan izlenebilecek yumuşak ütopyaydı; gene de eski İslâmcı, yeni muhafazakârların artık hayatı ıskalayarak yeni bir ütopyanın hüsranını yaşamaya mecalleri yoktu.

O yüzden Kültür Müslümanlığı, ütopizmden realizme geçişin köprüsü oldu; Medeniyet Müslümanlığından Kültür Müslümanlığına geçişle ütopizmden realizme geçildi. Deist teologların dillerine doladıkları “Hz. Peygamberin medeniyet projesi” ile “Sünnet şekil değil, özdür” sözleri, bu geçişin sloganı idi. Ne hikmetse İslâm literatürünün kaydetmediği, çağımızdaki arkeolojik (!) kazılarda bulunan “Hz. Peygamberin medeniyet projesi” ile Sünnet Müslümanlığından Kültür Müslümanlığına geçilebilecekti. Sünnet Müslümanlığından Kültür Müslümanlığına geçiş, bilerek veya bilmeyerek, doğrudan veya dolaylı olarak deistik “peygambersiz İslâm” projesine hizmet eden teologların “Sünnet şekil değil, özdür” sloganıyla temellendirildi.

“Sünnet şekil değil, öz” ise misvak yerine diş fırçası kullanılacaktı. Deist teologlar, nebevî tıbba değil, seküler tıbba iman ettikleri halde, seküler tıbbın diş fırçasının faydaları sayılamayan misvakın yerini tutamayacağı keşfini, fıtratı isbatını kabullenemeyeceklerdi. Zira onlar için misvakın sembolize ettiği fıtrat olarak sünnet, imkânsız ütopya, diş fırçasının sembolize ettiği kültür, imkânlı hayat, medeniyet, imkânlı hayatı mümkün kılacak imkânlı ütopya idi. Kültür, reel modernlik, Medeniyet, hayalî modernlikti. “Medeniyet Müslümanlığı”, ütopizmin, makûs İslâm devleti projesinin yerini alan İslâm medeniyeti ütopyasının, “Kültür Müslümanlığı” ise realizmin, seküler realiteye teslimiyet, modern topluma uyma zihniyetinin ifadesiydi.

İslâmcılık, lafzen şeriatçılık, kültür ise sünnet’in seküler karşılığıydı. Dolayısıyla Medeniyet Müslümanlığı, şeriattan, Kültür Müslümanlığı, sünnetten, ikisi birden İslâm’dan kopuş demekti. İlginçtir ki Hilmi Yavuz ve Mete Tunçay gibi Marksizm’den dönenler ile İslamizm’den dönenler, deizm olarak Kültür Müslümanlığını fıkhen temellendirecek sözde müctehidlerle aynı yerde ve dinde, Abant Konsilinde, Kültür Müslümanlığında buluşmuşlardı. Abant Konsili müftüsü, “zaruret halinde” (!) faize ve zinaya yaklaşmaya cevaz vererek şeriattan, misvak yerine diş fırçası kullanmaya cevaz vererek sünnetten kopuşa temel sağlamıştı. Ortak akâid olarak sünnetten kopuşun cemaatten kopuşa yol açması kaçınılmazdı. Sünnet ve Cemaat, inanış ve aidiyet olarak kolektif kimliğin iki kaynağını oluşturur. Eski İslâmcılar, 28 Şubat şokuyla Sünnetten, FETÖ şokuyla Cemaatten koptular. Böylece FETÖ, İslamizmden deizme geçişin köprüsü oldu.

Sonuçta “Sonradan görme, gâvurdan dönme” atasözünün belirttiği gibi, sonradan görme İslâmcılar için İslâmcılıktan feragat, bizzat İslâm’dan feragat oldu. Bazı eski İslâmcıların başörtülü eşlerinin ve kızlarının “aydınlanarak” başlarını açmaları, İslâm’dan feragatin en bariz göstergesiydi. İslâmcılıktan dönenler, dillerine doladıkları “O, Habibullah, Rasûlullah değil, sadece elçidir; Uydurulmuş dinin kaynağı hadisler çöpe, indirilmiş dinin kaynağı Kur'ân, meal ele; Müslümanın hayat tarzı, aslında Arap âdeti olan sünnet yerine evrensel kültür ve medeniyettir” gibi oryantalistlerin üfürdüğü bayağı sözlerle deizm olarak mealizme (Kur'ân Müslümanlığı) kaydılar.

Sekülerleşmenin ideolojik veçhesi

Böylece ‘ılımlı’ denen deistik İslâm, peygambersiz şeriat olarak Kur'ân Müslümanlığı ile peygambersiz sünnet olarak Kültür Müslümanlığından oluştu. “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanırlar” kaidesince eski İslâmcı, yeni muhafazakârların çoğu, deizme (peygambersiz İslâm) varan yoz bir sekülerizmin kucağına düştüler. Deizme kayma olarak sekülerleşmenin iki dinî veçhesi, Kur'ân Müslümanlığı ile Kültür Müslümanlığı, iki ideolojik veçhesi, Muhafazakârlaşma ile Kemalistleşme oldu.

Bedri Gencer’e göre muhafazakârlık, aslında Batı’da Fransız İhtilali ile gelen radikal modernizme tepki olarak ortaya çıkmış izafî bir kavramdır. Mesela politeist (müşrik) seleflerine göre deist Sokrates gibi, günümüzde de ateistlere göre deistler muhafazakâr sayılırlardı. Batı’da sekülerleşme süreci, deizmin yükselişiydi; kadim Yunan’dan muhafazakârlığın babası sayılan Edmund Burke’ün çıktığı İngiltere’ye, deizm ile muhafazakârlık, dolayısıyla dinin terki değil, dinî inanışın dönüşmesi olarak sekülerleşme ile muhafazakârlaşma arasında sıkı irtibat vardı.

Türkiye’de de İslâmcılık sonrası sekülerleşme, muhafazakârlaşma adıyla, İslâm’dan (şeriat ve sünnet) feragatle deizme kayma olarak gerçekleşti. 28 Şubat sonrası sürecin getirdiği muhafazakârlık, İslâmcılık sonrası sekülerleşmenin özel adı, sünnîliğin seküler, deizmin dinî veçhesinin (Kur'ân ve Kültür Müslümanlığı) ideolojik karşılığıydı. Sekülerleşmeyle ‘sünnî’ gitmiş, İslâm’da ‘bid‘î’ (ehl-i bid‘at) denen ‘muhafazakâr’ gelmişti. Muhafazakâr, itikadî bakımdan Allah’ın emirlerini, Rasûlünün sünnetlerini “aşmış”, dinini modern hayata uydurmuş Kur'ân ve Kültür Müslümanı demekti.

İslâmcılık sonrası sekülerleşmenin ikinci ideolojik veçhesi, Kemalistleşme idi. Lafzen şeriatçılık olarak İslâmcılıkta ideoloji ve şeriat vurgusu vardı. Bu devirde ideolojik mücadele, Kemalizm ile İslamizm arasında dikey kutuplaşma olarak yürütüldü. İslamizmle birlikte ‘ideoloji ve şeriat’ vurgusu ortadan kalkınca geriye yatay kutuplaşmanın kaynakları olarak ‘din ve sünnet’ kaldı. Dinin dört boyutundan (şeriat-tarikat-marifet-hakikat) şeriat, ne-ilim, tarikat (sünnet), nasıl-ameldi; ilim amelde, şeriat tarikatta içkin olduğundan din, sünnet demekti. Dolayısıyla ideoloji ve şeriat vurgusunun ortadan kalktığı İslâmcılık sonrasında Kemalistler ile eski İslâmcı, yeni muhafazakârlar giderek ortak bir safta buluşmuş, dikey İslamizm/Kemalizm kutuplaşması, yatay sünnîlik/bid‘îlik (ortodoksi-heterodoksi), sekülerleşmemiş/sekülerleşmiş kutuplaşmasına dönüşmüştü.

Bunun çarpıcı alameti, Müslüman kimliğinin şiarı olan sakala Kemalistler ile muhafazakârlar tarafından verilen ortak tepkiydi. Eskiden Kemalistlerin “çember sakal” diye tahkir ettiği bir kabza sünnet sakalını şimdi sekülerleşmiş muhafazakâr Müslümanlar, “hacı sakalı” diye tahkir ediyor ve onlar gibi sünnet sakallı akademisyenlere ambargo uyguluyorlardı. Faraza bugün Rasûlullah Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm gelse, bunlar, “Ya Rasûlullah, seni severiz ama şu sakalını kestikten, sarığını ve cübbeni çıkardıktan sonra ancak programlarımıza çıkarabiliriz (!)” diyeceklerdi. Sekülerleşmiş Müslümanlar için Rasûlullah Efendimiz, emirleri ve sünnetleri tutulacak bir rasûl ve nebî değil, matruş, kravatlı, ceketli bir elçi ve bilgeydi. Gencer, buna unsuz ekmek (Peygambersiz İslâm, Sünnetsiz Sünnîlik, Mâtürîdîsiz Mâtürîdîlik) diyordu.

Peygambersiz İslâm’a karşı mücadele

Türkiye’de 12 Eylül ve 28 Şubat sonrasında dikey ideoloji (İslamizm/Kemalizm) mücadelesinden yatay din (sünnî/bid‘î) mücadelesine geçiş, dinen iman/küfür mücadelesinden hak/batıl mücadelesine geçiş demekti. Hak olarak dinin üç faile (Allah, Peygamber, Ümmet) göre İslâm, İman, Sünnet olarak üç boyutu vardı. Buna göre Ehl-i Hak, “Ehl-i İslâm, Ehl-i iman, Ehl-i sünnet”ten, buna karşılık Ehl-i Batıl, “Ehl-i şirk, Ehl-i küfür, Ehl-i bid‘at”ten oluşuyordu.

Kur'ân-ı Kerim’e göre din ikmal edildikten, rüşd gayden ayrıldıktan sonra dinde ikraha gerek kalmamıştı (Maide, 5/3, Bakara, 2/256). Allah adına peygamber (rasûl ve nebî) misyonunu tamamlamıştı. Rasûlullah Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, “Bizden değildir” ifadeli hadisleriyle sünnetin (Kur'ân’da Sebilü’l-Mü’minîn (Mü’minlerin Yolu) denen Mezheb-i Ehl-i Sünnet ve Cemaat) Hak Din, 73 fırka hadisiyle de Ehl-i Sünnetin Fırka-i Nâciye (âhirette kurtulacak topluluk) olduğunu beyan etmişti. Dolayısıyla artık mücadele, ümmetin üzerinde birleştiği ve yürüdüğü Hak Din (dinde hak yol) olarak Sünnet ehli ile bundan sapma, Batıl Din (dinde batıl yol) olarak Bid‘at ehli arasında verilecekti. Zira din, dışından şirk ve küfürle değil, ancak içinden bid‘atle yıkılırdı.

Bedri Gencer, hak/batıl mücadelesinin özünde sünnet/bid‘at mücadelesi olduğunu ve bid‘atin sünnete galebesi olarak sekülerleşmenin sonunun deizm=peygambersiz İslâm olduğunu en net gören “mektepli” isim oldu. “Mektep”ten kasıt, ilahiyat dışındaki sosyal bilim üniversitesiydi. Şemsettin Günaltay, itiraf ettiği gibi, 1949'da Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'ni deistik (şeriatsız, peygambersiz) İslâm projesini gerçekleştirmek üzere kurmuştu. Zamanla ilahiyat fakülteleri, dinin temellerinin sarsıldığı, mucizelerin, hadislerin inkâr edildiği “din laboratuvarları” haline geldiler. “Peygamberin tek mucizesi, dinin tek kaynağı Kur'ândır” sloganıyla ifade edilen Kur'ân Müslümanlığı, ilahiyatın dayandığı deistik İslâm paradigması haline geldi. Bizzat Ankara İlahiyat içinden saygın bir isim, Esad Coşan, 1982-1983 öğretim yılında talebesine şöyle diyordu: “Anadolu'dan ilahiyata gelen genç, katıksız bir iman sermayesiyle gelir. Sonra burada üzerine bir şey koyulmak yerine o sermaye şüpheyle tırtıklanır ve yok edilir.”

İlahiyattaki bid‘atin İslâm’da “ilhad” denen “deizm”e vardığı, kavramın tarifine bakılarak kolaylıkla görülebilirdi. Deizm, özünde “yaratan Allah var, buyuran Rab yok” anlayışı, yani ulûhiyetin kabulü, rubûbiyetin reddi idi. Rubûbiyet nübüvvet, nübüvvet mucize ileydi; dolayısıyla mucizenin inkârı, nübüvvet dolayısıyla rubûbiyetin inkârı, yani, deizm=ilhad idi. Mucize, lafzen “tabiat-üstü” demekti; bu yüzden “hissî mucize”, “atlı süvari” demekti. Hüseyin Atay ve Bekir Topaloğlu gibi kelam ilminin pirleri dâhil, ilahiyatçıların kahir ekseriyeti, “Peygamberin tek mucizesi Kur'ândır” sloganıyla İslâm’da Mâtürîdî gibi imamların manevî tevatürle sabit, inkârı küfrü mucip dedikleri İnşikak-ı Kamer dâhil Rasûlullah Efendimiz ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmın hissî mucizelerini inkâr eder. Hissî mucizelere iman hakkında yapılacak bir anket, deizmin ilahiyatta oranını, azınlıkta mı, çoğunlukta mı olduğunu net olarak gösterecekti.

Talat Koçyiğit, Orhan Çeker gibi isimler dışında ilahiyat içinde yükselen deizme karşı duran yok gibiydi. Esad Coşan ve Ebubekir Sifil gibi bu davada öne çıkan isimler bile ilahiyat değil, edebiyat ve iletişim çıkışlıydılar. O yüzden 1970’lerden itibaren ilahiyattaki deizm dalgasına karşı temelde iki kesimden tepki geldi: Medrese ve basın. Ahmed Davudoğlu, Sadrettin Yüksel, Enver Baytan, Necip Fazıl, Şevket Eygi, Kadir Mısıroğlu, medrese ve basından sünnet mücadelesinin bayraktarları olarak anılabilirlerdi.

Bedri Gencer, 1998’de bitirdiği İslâm modernizmi hakkındaki doktora teziyle sosyal bilim alanında üniversitede sünnet mücadelesinin bayraktarı oldu. O, sünnet mücadelesinde antitezden teze, tenkitten talime gitti. 1998’de tamamladığı doktora tezine dayanan 2008 tarihli İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 eserinde Türk ilahiyatının deistik İslâm anlayışının dayandığı, Cemâleddîn Afgânî ile Muhammed Abduh’un başını çektiği İslâm modernizmini derinlemesine eleştirerek sarstı. Dinde otoritenin kalmadığı fetret devrinin herkesi saran derin kafa karışıklığından dolayı sünneti savunanlar bile sünnîliği net olarak tanımlayamaz hale gelmişlerdi. O yüzden Gencer, bid‘atin modern tezahürü olarak İslâm modernizmini teşhis ettikten sonra çalışmalarıyla bir taraftan sünnetin ve sünnîliğin tarifine, diğer taraftan ilahiyatta giderek artan peygambersiz İslâm (deizm) tehlikesine karşı mücadeleye girişti.

26 Ağustos 1071’de Alparslan’ın Anadolu'yu fethinden sonra iman/küfür (Hira/Olimpos), 3 Mart 1924’te hilafetin ilgasından sonra da sünnîlik/bid‘îlik (ortodoksi/heterodoksi) mücadelesi olarak tezahür eden dinî mücadele, bu dünyanın ve bu ülkenin kaderiydi. Meslekî hamiyetlerini dinî hamiyetlerinin önüne geçirerek İslâm-peygamber düşmanları yerine sözde ilahiyat düşmanlarına tepkilerini yönelten ilahiyatçılar, Bedri Gencer gibi ilahiyattan yayılan peygambersiz İslâm tehlikesine karşı çıkanları ilahiyat düşmanı bellemişlerdi. Hâlbuki onların “ilahiyat düşmanlığı” vehmettikleri tepkinin haklı sebepleri vardı:

1. Gencer’in halkla münasebetinin kıstası nefis değil, dindi. Nitekim zamanla hadis münkirleri kervanına katıldığı için çocukluk arkadaşı bir ilahiyat profesörüyle bozuşmuştu.

2. Dolayısıyla o, kategorik olarak ilahiyata değil, ister medrese, ister ilahiyat veya üniversiteden olsun, dinin altını oyan ehl-i bid‘ate karşıydı. Müstakim ilahiyatçılar en yakın dostları, dinin altını oyanlar ise en yaman hasımlarıydı.

3. Asgarî üç şartla (ilim, samimiyet, edeb) dile getirildiği için İslâm’da bid‘atin öncüsü Mu‘tezile’nin sapkın görüşleri bile saygıya layıktı. Ancak fetret ve sefahat (sonradan görmelik) devrinin ürünü eziklik ve omurgasızlık, sırf hâkim kefereye yaranmak için İslâm’a ve Müslümanlara vuran ilahiyatçılarda zirveye çıkmıştı.

4. “Bir fitneden sakının ki…” (Enfâl, 8/25) âyetinin bildirdiği gibi, zulme kayıtsızlık, zulme iştiraktir. “Cennet Mü'minlerin Tekelindedir” (İslâmi Araştırmalar, Temmuz 1989) başlıklı makalesinde Talat Koçyiğit, Süleyman Ateş gibilerin son peygambere iman etmemiş gayr-i müslimlerin de cennete girebileceği gibi iddialarıyla yürütülen peygambersiz İslâm hareketine karşı durmuştur. Düzgün olduklarını iddia eden ilahiyatçılar, Koçyiğit’in yaptığı gibi, sapkın meslektaşlarının görüşlerine karşı çıkmadıkları için deizm, ilahiyatta hâkim paradigma haline gelmişti.

5. Dinde otorite boşluğu: İlahiyatın içinden olduğu gibi dışından, medreseden Ahmed Davudoğlu, Sadrettin Yüksel, Enver Baytan gibi mücahit âlimler de çıkmadığı için din, asgarî üç şarttan (ilim, samimiyet, edeb) mahrum, ilahiyatçı olan ve olmayan herkesin hevesini kustuğu bir alan haline gelmişti. Bir taraftan İslâm’a yönelik tehdidin giderek artması, diğer taraftan buna karşı duracak mücahit âlimlerin de sahneden çekilmesiyle tehlike zirveye çıkmıştı; bin yıllık tarihinde İslâm’ın bu kadar garip kaldığı bir devir görülmemişti. Dolayısıyla deizmle mücadele misyonu, Bedri Gencer, Ahmet Şimşirgil, Ebubekir Sofuoğlu gibi akademisyenlere kalmıştı.

O, bu mücadeleyi hakkıyla yürütecek –dinî ve beşerî– ilme de ahlaka da sahipti. Gencer, Allah’ın lütf u keremiyle İslâmcılık-Fetöcülük ucundan konservatizm-deizm ucuna kaymaktan korunan ender kişilerden biri oldu. O, ne İslâmcı muhalif ne muktedir muhafazakâr oldu; Allah'ın lanet ettiğine rahmet dileyen bedbahtlardan olmadı. Bütün hayatı boyunca sünnet yolunda istikamet timsali samimî bir mümin olarak kaldı. 1986’da henüz 18 yaşında iken İlim ve Sanat Dergisi’nde yayınlanan “Tercüme Tekniği” başlıklı ilk yazısındaki çizgisi, ehl-i sünnet hassasiyeti neyse bugün en son yazısında da oydu.

Hayatı boyunca asla hakkın hatırını halkın hatırına feda etmedi; hep kitabın ortasından konuştu, çekinmeden hakkı ve hakikati dile getirdi. Türkiye’de sonunda deizmde buluşan İslâmcılar ile ilahiyatçıların idolü olan Cemâleddîn Afgânî’nin deist bir İngiliz ajanı olduğunu isbat etti, onun izinde İslâmcı düşünür diye öne çıkan kişilerin maskelerini düşürdü. Onun bu hakkânî cesaretinin elbette belli sebepleri vardı:

1. İman gücü: Nakşibendî şeyhi Abdülaziz Bekkine hazretlerinin “Biz sadece Allah’tan başkasından korkmaktan korkarız” sözünü düstur edinmesi.

2. Firaseti: Kafa netliği, ancak hakkı net gören hakkı ilan edebilirdi.

3. Mizacı: Dobralık, kitabın ortasından konuşma huyu.

4. Önceden görme: İstanbul’da köklü bir aileden gelmenin verdiği medenî cesaret.

5. Meslekî özgüven: İşinde (akademi) başarı.

6. Ahlakî özgüven: Şaibesizlik, gocunacak, çekinecek bir şeyinin olmaması.

Elbette normallik-anormallik izafiydi; körler ülkesinde görmek hastalık sayılırdı. Gencer gibi müminlerin temsil ettiği dinî normallik (sünnîlik=ortodoksi), giderek sekülerleşen toplumda anormallik sayılacaktı. Bu halde körler ülkesinde görmeyenler, gören az sayıda kişiyi de kendilerine benzetmeye, direndiklerinde de dışlamaya yöneleceklerdi. “Zamanında hangimiz İslâmcı, İrancı, Fetöcü olmadık ki; Biz değiştik, sen niçin değişmiyorsun?” tepkileriyle değişenler, değişmeyeni hazm etmekte zorlanacak, değişmeye zorlayacaktı.

Gencer gibi Müslümanları Allah’ın emirlerini, Rasûlünün sünnetlerini tutmaya çağıran samimî Müslümanlar, sekülerler (Kemalistler) gibi sekülerleşmiş Müslümanların (muhafazakârların) gözünde de yobazlar olacaklardı. Deist teologlar tarafından taşlanan Gazâlî gibi, allame-i cihan, en büyük sosyolog da olsa, Gencer gibi seküler çürümeye karşı dinine sadakatte ısrar eden samimî bir Müslüman, sekülerler ve sekülerleşmiş Müslümanlar tarafından yobaz, keskin, sivri ve sakıncalı olarak görülecekti. Pandemi gibi herkesi, her yeri saran yozlaşma sürecinde sekülerleşmiş Müslümanlar, onun gibi işlerine gelmeyen doğruları söyleyenlerden hoşlanmayacaklardı. Onlara göre her doğru her yerde ve zamanda söylenmezdi. Kara kaplı kitaplarda yazılı, artık hükmü, alıcısı kalmamış doğruları uluorta hatırlatmanın, değişmeye direnmenin âlemi yoktu.

Bu katmerli eksiler, hak ve ilim mücadelesinde hedef kesimler ve imtihan tarzları bakımından Gencer’in çilesini büyüttü. İslâm’a göre Ehl-i Hakka (Ehl-i İslâm, Ehl-i iman, Ehl-i sünnet) karşı Ehl-i Batıl (Ehl-i şirk, Ehl-i küfür, Ehl-i bid‘at) cephesinde buluşan bir İslâm ve peygamber düşmanının (hadis münkiri) mücadelesi sadece bir kesime, Ehl-i imana veya Ehl-i sünnete karşıydı. Ancak Gencer gibi aydınlar, içinden ve dışından tehditlere karşı sahih dini koruma derdiyle üç kesime karşı hak mücadelesi vermek zorundaydılar:

Ehl-i küfür
Ehl-i bid‘at
Ehl-i gaflet

Bu yüzden Gencer, hak ve ilim mücadelesinin tabiatında yatan üç tür imtihanı da fazlasıyla yaşadı:

Anlaşılamama
Görülmeme
Taarruz

Gencer’in anlaşılamama ve görülmeme imtihanı, idealinin iki veçhesine bakılarak daha iyi anlaşılır. İmam Şâfiî’nin belirttiği gibi Sünnet, Kur'ân-ı Kerim’deki “Kitab ve Hikmet” tabirinde Hikmet olarak ifade edilmiştir. Hikmet, eam (daha umumî), Sünnet, ehastır (daha hususî). Gencer, ilmen verdiği hikmet mücadelesinde anlaşılamama, dinen verdiği sünnet mücadelesinde de görülmeme imtihanını yaşamıştır.

Kaht-ı ricalden kahr-ı ricale

Birincisi, Bedri Gencer’in çalışmalarının anlaşılamaması, onun entelektüel derinliği ile genel entelektüel sığlık arasındaki çelişkinin büyümesinden kaynaklanıyordu. Bir fetret devrinde ilmi zandan, hakkı batıldan, değerliyi değersizden ayırmaya yarayacak kıstasın kaybından dolayı “yüce davamız, kadim geleneğimiz, köklü medeniyetimiz, medeniyet inşası, yeni bir toplum projesi, değerlerin keşfi” gibi büyük boş laflar edenlerin rağbet gördüğü ülkemizde onun derinlikli çalışmalarının anlaşılması zordu.

Prof. Seda Ünsar’ın “Civilization as Secularization: The Transformation of European Identities” başlıklı makalesi için, “Hocam daha fazla İngilizce yazmalısınız, zira çalışmalarınızın Türkiye’de anlaşılması çok zor” demesi bu yüzdendi. Prof. Tanel Demirel de yazısında şöyle diyecekti: “Gencer’in tezleri, niyet bu olmasa da tek-parti döneminin din politikalarının olabilecek en sofistike ve incelikli bir savunusu olarak da okunabilir. Kemalizm adına konuşanların eseri anlayacak sofistikasyon derecesine gelmelerine –eğer gelirlerse– daha çok zaman var gibi görünüyor.”

Gencer, kitap uzunluğundaki “Filolojiden Sosyolojiye Türkiye’de Beşerî Bilimin Kaderi” makalesinde kadim dünyada ana ilim, hikmet disiplini olarak filolojinin sekülerleşmenin ilk merhalesinde ilahiyat ile insaniyata (divinities-humanities), ikinci merhalesinde felsefe ile sosyolojiye (philosophy-sociology) ayrıldığı, bütün post-modernizmin kadim filolojiye dönüş arayışından ibaret olduğu tesbitini yaptı. Bu makalenin yer aldığı Türkiye’de Sosyolojinin Yüz Yıllık Birikimi kitabının editörü Dr. Erkan Çav, “Bedri Hocam, maalesef senin bu çalışmanın Türkiye’de anlaşılması imkânsız gibi” dedi.

İkincisi, Gencer, anlaşılamama yanında yok sayılma imtihanını yaşadı. Böyle bir ilim adamının çalışmaları, yüksek lisans ve doktora tezlerinde incelenmeliydi. Bu anlama, sadece bir ilim adamının emeğinin takdiri, hakkının teslimi değil, kolektif entelektüel gelişme için elzemdi. Ancak Türkiye’de hasbîlik, yalnızlık demekti; sağıyla-soluyla merkez akademik camia, hasbî, sahici bir ilim adamı olduğundan onun çalışmalarını görmezlikten geldi. Gencer ise doğru bildiği yolda tek başına yürümeyi göze alarak istikametinden asla taviz vermedi, hesabî ahbap-çavuş ilişkileri ağına girmedi.

Bizden olana cemile-i ahbap, bizden olmayana hased-i akran, sonradan görme muktedir akademisyenlerin ahlakı olmuştu. Adam, Gencer’in binlerce sayfalık ödül almış Türkçe ve İngilizce çalışmalarını görmek yerine bir konuşmasında tırnak kesme sünnetini fıtrata misal olarak vermesini istihza konusu olarak alıyor, ona vuracağım diye aslında sünnetle, sahibi Rasûlullah Efendimizle dalga geçiyordu. İslâm medeniyet-bilim tarihinin haşmeti karşısında avamî (!) sünnetlerin ne kıymeti vardı? Bu anlayış, ehl-i sünnete karşı ehl-i bid‘atin çağımızda ehl-i medeniyet olarak tezahür ettiğinin tipik misaliydi. Sünnetsiz (Peygambersiz) ehl-i medeniyete göre Gazâlî, ümmet için sünneti fıtrî bir hayat tarzı, bizzat Müslümanlık olarak gören, sünnete göre tırnakların kesilmesi sırasını bildiren peygamber varisi bir âlim değil, İslâm bilim ve felsefe tarihine ölümsüz katkılarda bulunmuş kravatlı bir oryantalistti.

Bu bağlamda Ahmet Oktay’ın Sezai Karakoç için söylediği, “Resmî İdeoloji Tarafından Dışlanan, Yazınsal İktidarı Dışlayan Bir Şair” tarifi, tam olarak Gencer’e de uyuyordu. Hesabî camia ile hasbî âlim, karşılıklı olarak birbirlerini boşamışlardı. Bu hususta bilhassa fikir özgürlüğü havarisi geçinen sol çevrenin tavrı ibretlikti. Zamanında Gencer’in bir makalesini yayınlayan sol bir yayınevinin editörü telefonda “Belagatiniz takdire şâyân” diyerek onun hem entelektüel derinliğine, hem Türkçe üslubuna takdirini dile getirmişti. Ancak belli ki bilahare hasbî âlimin hesabî düşmanlarının aklını çelmesiyle sol editörün Gencer hakkındaki kanaati olumsuza döndü. Öyle ki bir akademisyenin İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 hakkında ciddî bir emek vererek hazırladığı değerlendirme yazısını şu gerekçeyle reddedebildi: “Sevgili … Ne yazık ki bu defaki önerinle ilgili olumlu bir karar aktaramıyorum. Esas itibarıyla, yazının konusu yaptığın kitabı “promote etmeyi” tercih etmedik.”

Bunun tercümesi şuydu: “Mesele, yazının kalitesi değil, konu aldığın kitabın yazarı Bedri Gencer. Adamın, kitabının reklamını yapmak istemiyoruz.” Gencer’in önceden yazısını yayınlayan bu çevreyle hiçbir problemi olmamıştı, ama belli ki “sahici İslâmcı” olarak, sol aşiretin bilim, ahlak ve fikir özgürlüğü iddialarını bastıran önyargı ağına takılmıştı. O çevrenin arasının iyi olduğu İslâmcı kesimler, kişiler vardı ama onlar radikal, modernist, Gencer ise “neo-Gazaliyen” denen sahici, sünnî çizgideydi. Dolayısıyla ülkemizin kaderi hizipleşme (ahbap-çavuş ilişkileri) açısından ötekine kayıtsızlık, Gencer gibi sahici Müslümanlarda sakıncalılığa dönüşüyordu.

University of Glasgow’dan Serdar Erden, Türkiye’deki kültürel hizipleşme çıkmazını şöyle dile getirdi: “Türkiye bir epistemik cemaatler topluluğu olduğu için, Bedri Hoca ilmî kapasitesiyle Türkiye’de objektif olarak değerlendirilemez. Rahmetli Şerif Mardin Hoca, Bedri Hoca’nın kitabının önemini gördüğü için hayatında ilk defa O’nun kitabına önsöz yazdı (…) Sanırım “Batı” akademisinde İslâm, Ortadoğu çalışanları size Türkiye’den daha çok referans veriyor gibi hocam. Türkiye’de bu epistemik cemaat yapısı halen çok güçlü. Belki o yüzden çok az etkili ürün çıkıyor” (8 Şubat 2021, 30 Nisan 2021).

Erden, İskoçya'da yaşadığı için Gencer, bu mesaja İngilizce cevap vermeyi tercih etti: “I think this detached interest in our works by the Western scholarship is the outcome of the ethics of neutrality spawned by the process of secularization. As for our case is the prevalence of the well-entrenched, deep-rooted prejudices against those who think unlike us.” (Sanırım Batılı bilim camiasının eserlerimize bu hasbî ilgisi, sekülerleşme sürecinin doğurduğu tarafsızlık etiğinin ürünüdür. Bizdeki durum ise, bizden farklı düşünenlere karşı kemikleşmiş, köklü önyargıların egemenliğidir.”

Ülkemizdeki bu vefasızlığa karşılık onun çalışmalarını Katerina Dalacoura gibi yabancı akademisyenlerin değerlendirmesi, hazin bir çelişkiydi. Türkiye’de “Adam adamın kadrini bilir” atasözünce kadirşinas akademisyenler, daha ziyade şifahî olarak Gencer’in çalışmalarına takdirlerini dile getirmekle kaldılar. Prof. Tanel Demirel, Gencer hakkındaki takdirini “İslâm’da Modernleşme 1839-1939 Üzerine Notlar” adlı yazıya döken ender akademisyenlerden oldu.

Üçüncü olarak Bedri Gencer, sözünün ilmî derinliğinden dolayı anlaşılamama ve ihmal yanında hakkı söylediği için taarruz imtihanını yaşadı. Zira o, fildişi kulesinde suya sabuna dokunmadan dünyayı değiştirecek büyük fikirler üreten bir tatlısu entelektüeli değildi. Çocukluğundan itibaren örnek aldığı, ilim mücahedesi ile hak mücadelesini birleştirmiş Gazâlî’den ilhamla, peygambersiz din, ailesiz ümmet, cinsiyetsiz insan, insansız dünya projelerine, deizmin, livatanın teşvikinden Doğu Türkistan, Suriye, Filistin zulmüne, İstanbul Sözleşmesi’nden genç evlilik mağduriyetine, gıda ve aşı teröründen çevre tahribatına kadar her zulme karşı çıkmaktan çekinmeyen bir kamusal aydındı.

Prof. Tanel Demirel, “Gencer, Müslüman kimliğini öne çıkaran biri. Akademik kariyer arzusuyla yazmıyor, anlama ve açıklamayla yetinmiyor, “misyon” hissiyle hareket ederek, yanlış olduğuna inandığı algıları düzeltmeyi ve bir şeyleri değiştirebilmeyi hedefliyor” sözleriyle onun hak derdini ifade ediyordu. Onun ilim mücahedesi yanında verdiği hak mücadelesinin akademik şanını, vaiz imajının entelektüel namını gölgelediği tenkidini yapanlar, herhalde Ebu Hanife, Serahsî, Gazâlî, Birgivî gibi geçmiş mücahit âlimleri kravatlı akademisyenler sanıyorlardı! Gencer, bu tenkitlere şöyle cevap veriyordu:

1. Ebu Hanife, Serahsî, Gazâlî, Birgivî gibi mücahit âlimlerde görüldüğü gibi, nebevî misyonda ilim ile hak mücadelesi, ictihad ile cihad, talim ile tebliğ, birbirinden ayrılmaz.

2. Hayat, iman ve cihaddan ibarettir. Âhirette kazandıracak olan, entelektüel-akademik başarı değil, hak yolunda cihad, Halkın rızası değil, Hakkın rızasıdır.

3. Etki-tepki: İslâm’a karşı içinden ve dışından tehditlerin zirveye çıkmasına karşılık buna karşı duracak mücahit âlimlerin sahneden çekilmesi, farz-ı kifaye gereğince bizi de cepheye çağırdı.

4. Etki-tepki: Güya geleceğin İbni Haldun’ları diye görülen genç Müslüman akademisyenler neslinin akademik fetişizme, kariyerizme saplanması, suya sabuna dokunmadan akademik başarı peşinde koşmalarına tepki.

5. Sel gider, kum kalır, imaj gider, hakikat kalırdı. Bedri Gencer veya bir başkası, sonuçta herkesin zâtî değeri er-geç ortaya çıkar, bilenlerce bilinirdi. O yüzden bir Müslüman, imajlarla, popüler beğenilerle istikametini belirleyemezdi.

Gencer, bu yolda akademik çalışmalarıyla ulaşamadığı genel kitleye de mesajını iletebilmek için çevresinin teşvikiyle Eylül 2016’da Twitter’a girdi, ama ilim adamının barınamayacağı bir fitne pazarına girdiğini anlamakta gecikmedi. Zira Marshall McLuhan'ın “Araç mesajdır” mottosunca sosyal medyanın yapısı, anlaşılmaktan çok çarpıtılmaya müsaitti. Bu medyatik vahamet, Cemil Meriç’in tabiriyle “Olimpos’un çocuklarının Hira’nın evlatlarına” karşı mücadele verdiği Türkiye’de yaşanan derin ideolojik çekişmeyle katlanıyordu.

Koca koca yazarların, akademisyenlerin, onun gibi ilim adamlarının muazzam bir emeğin ürünü, ödül almış binlerce sayfalık çalışmalarına bakmayıp, üç satırlık mesajlarını çarpıtma, karalama yarışına girmesi, Türkiye’ye has bir trajediydi. İngilizce çalışmalarının dünyada gördüğü takdire karşılık Türkiye’de karşılaştığı bu kadirbilmezlik üzerine Gencer’in “Gençliğimde bir Batılı üniversiteye girmediğime pişmanım” itirafında bulunması, “Kaht-ı Ricalin Kahr-ı Ricale” dönüştüğünü gösteren trajediydi.

Türkiye’nin iki asırlık, üç-katlı ‘kaht-ı rical’ (adam kıtlığı) trajedisi:

1. Ülke olarak adam yetiştiremiyoruz,

2. Gencer gibi hasbelkader, hudâyî nâbit yetişmiş adamların kıymetini bilmiyoruz,

3. Değerini bilmek yerine kolaylıkla adam harcıyoruz.

Ciddî kalıcı bir eser vermeden sadece yuvarlak, büyük laflar edenlerin rağbet kazandığı bir ülkede Gencer gibi sahici ilim adamlarının kadrinin bilinmesi beklenemezdi. Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nün Twitter hesabından 8 Nisan 2021’de Bedri Gencer’in çalışmaları hakkında yaptığı şu değerlendirme, bu yolda hiç olmazsa bir ümit veriyordu:

“Yaptığı çalışmalarla özellikle Osmanlı 19. yüzyılını mukayeseli tarih perspektifinden inceleyen Bedri Gencer, “modernlik”, “modernleşme”, “gelenek” gibi kavramları daha iyi anlamamızı sağlıyor. Gencer şimdiye kadar birçok çalışmaya imza attı ve eserlerinde aydınlar sosyolojisinden düşünce ve kültür tarihine kadar birçok alanda tezler öne sürdü. Osmanlı ve sair İslâm coğrafyalarındaki sekülerleşme, modernleşme ve Batılılaşma alanlarındaki çalışmaları ile tanınan Bedri Gencer’in İslâm’da Modernleşme isimli çalışması 2008 senesinde çıktı. Şerif Mardin’in önsözünü yazdığı bu çalışmada Bedri Gencer, “Batılı kozmopolitanizm” kavramını ele almış ve Doğu ile Batı dünyasının karşılaşmasına etkilerini incelemiştir.

On sekizinci yüzyılın sonunda Fransa’nın “medenîleştirme” projesine Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl bir tepki verdiğini ele alan çalışma, begriffsgeschichte (kavram tarihi) perspektifi ile kavramları tahlil eden ve tarih içinde kavramların izini süren bir metot benimser. Önsözde bahsedildiği üzere, çalışma Osmanlı İmparatorluğu’ndaki modernleşme sürecinin önemli bir tahlilini sunmaktadır. İslâm’da Modernleşme isimli çalışmada Gencer, 19. asırda modernizme giden yolu ulemânın dönüşümü üzerinden okumakta entelektüel modernleşmenin köklerine iner. Batılı aydınların İslâm yorumlarını da tahlil eden İslâm’da Modernleşme, İngiliz aydınlar özelinde İslâm’ın nasıl farklı yorumlandığını da incelemekte ve ötekileştirmenin dinamiklerini anlamaya çalışmaktadır. Kitabın son kısımlarında ise Osmanlı ve Mısırlı aydınların gelenek eleştirileri ele alınmakta, Osmanlı başkenti haricindeki aydınların sekülerizmle eklemlenme süreçleri anlatılmaktadır.

İslâm’da Modernleşme kitabından sonra yayınlanan Gelenekten Modernliğe Osmanlı kitabına Gencer, modernleşme sürecinin hayata geçiş safhalarını ve bu safhalara içkin olan zorlukları ele alarak başlar. Daha önceki kimi çalışmalara yaptığı atıflarda Gencer, kimi eserlerin ideolojik niteliğine değinmekte ve bu çalışmaları “batış” ve “çıkış” ikiliği ile yazılmaları dolayısıyla eleştirmektedir. Gencer, Osmanlı modernleşmesinin bir radikal kopuş olmadığını söyler, “yatay” ve “dikey”, yani zaman ve mekân odaklı olarak incelenmesi gerektiğini savunur. “Öteki” kavramını iki ayrı şekilde inceleyen kitap, Rusya’nın “yakın öteki” olduğunu söylemekte ve Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmesinde Rusya’nın tesirlerini tahlil etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yanı sıra, Batı’nın da on dokuzuncu yüzyıldaki çalkantılarını ele alan kitap, 1848 ihtilâlleri neticesinde karmaşa yaşayan Batı dünyasının seyrini de konu edinmektedir. Aynı zamanda bir “lügatçe”yi de hâvî olan Gelenekten Modernliğe Osmanlı, kimi kavramların daha net bir şekilde anlaşılmasını da kolaylaştırmaktadır.”

--------------------------------- 

Prof. Dr. Bedri Gencer, Doç. Dr. Turan Açık,

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık