Sosyoloji geleneğimizde Bedri Gencer... -1-

"Bedri Gencer’in ilmî misyonu şöyle özetlenebilir: Arızî-değişen mânâlarından aslî-değişmeyen mânâlarına temel kavramların semantik izini sürerek modernizmin sırlarını çözmek ve böylece modernlikle yitirilen fıtrata dönüş yolunu bulmak."

Sosyoloji geleneğimizde Bedri Gencer... -1-
  • 26 Ağustos 2021, Perşembe 13:44

Doç. Dr. Turan Açık yazdı.

Geçenlerde rahmetli tarihçi Mehmet Genç’in vefatından sonra yapılan değerlendirmelerle nasıl bir kıymeti yitirdiğimizi anlayanlar şu soruyu sordular: İnsanların hayattayken değerleri bilinemez mi? Bunun için illa ölmelerini mi beklemek gerekir? Bunun üzerine biz de hayattayken kadri bilinmesi gereken önemli kıymetlerimizden biri olarak Bedri Gencer’i gördük ve onu değerlendirmenin en iyi yolunun alanı olan Türk sosyoloji geleneğindeki yerinin tesbiti olduğunu düşündük.

Bu yazıdaki değerlendirmeler, esas itibariyle onunla yaptığım kapsamlı mülakat yanında yayınlanmış ve yayınlanmamış çalışmaları ile meslektaşları ve talebesinin kanaatlerine dayanmaktadır. Başlıktaki vurguya rağmen yazı, birbirine bağlı iki boyuttan oluşmaktadır. Birincisi, Gencer’in düşünce tarihi perspektifinden Türk sosyoloji tarihinde tuttuğu yerin, ikincisi, bilgi sosyolojisi perspektifinden idealist bir aydın olarak verdiği mücadelenin tesbitidir. Görüleceği gibi o, istisnaî mevkisiyle, asrın salgını modernleşme ve sekülerleşmeyi ilmen en derinden teşhis eden, amelen en kararlı karşı çıkan aydındı. Dolayısıyla Bedri Gencer hakkındaki bu yazıda aynı anda üç maksadı gerçekleştirmeye çalıştık:

1. Onu Türk ilim ve fikir (sosyoloji ve düşünce) ile hareket tarihinde konumlandırmak,

2. Onun çağımız için hayatî fikriyatı ve mücadelesinin hulasasını vermek,

3. Onun fikriyatı ve mücadelesinin hikâyesi üzerinden, bilgi disiplini ve failinin dönüşümü, gelenek ve modernlik tasavvuru, sekülerleşme tarzları gibi, çağdaş İslâm ve Müslümanların modernizmle imtihanının hulasasını vermek. Umarım ki okuyanlar bu mülakat-yazıda çağdaş İslâm ve Müslümanların modernizmle imtihanının en veciz açıklamasını bulacaklardır.

 

Değişenden değişmeyene fıtrat arayışı

Türkiye'de Ziya Gökalp tarafından 1914 yılında kurulan sosyoloji, asırlık geçmişine, birikimine rağmen halen ülkemize mal edilme sancısı çeken Batı kökenli bir bilim. Avrupa’da Frederic Le Play (1806–1882), Saint-Simon'a ait Science Sociale terimini ayrı bir sosyoloji ekolüne dönüştürdü, iki takipçisi Paul Descamps ile Henri de Tourville ise, bu ekolü tecrübî (empirik) ile tarihî (teorik) sosyoloji olarak iki ayrı yönde geliştirdiler. Türk sosyolojisinde çalışmalarıyla Behice Boran, Cavit Orhan Tütengil, Mübeccel Kıray gibi sosyologlar, birinci, Sabri Ülgener, Şerif Mardin, Erol Güngör gibi sosyologlar da ikinci tarihî-teorik sosyoloji ekolünde öne çıktılar.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde profesör Bedri Gencer de tarihî-teorik sosyoloji ekolünün dünya çapında tanınan isimlerinden biri. Cambridge, Oxford gibi dünyanın önde gelen yayınevlerinden çıkmış on kitapta, yüzlerce yerli ve yabancı master ve doktora tezinde onun çalışmalarına atıf yapıldı, eserlerinden, ikisi de ödül alan İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 (2008) ile Gelenekten Modernliğe Osmanlı (2019), konularında (İslâm ve Osmanlı modernleşmesi) çıkmış en önemli eserler sayıldı.

Çağımızda yapılan araştırmaların gösterdiği gibi modernlik ve sekülerlik, aslında din ve gelenekten kopuştan ziyade onların dönüştürülmesidir. Bu yüzden Durkheim, Weber, Gökalp gibi sosyologlarda görüldüğü üzere, ancak geleneğin dayandığı dine vukufla modernlik ve sekülerliğin künhüne erilebilir. Gencer, modern sosyal bilimler yanında aldığı klasik medrese tahsili sayesinde İslâm’a derinden vukuf kazanmış, eskilerin tabiriyle zü’l-cenâhayn (çift-kanatlı) biri olarak bunu başarabilecek ender ilim adamlarından. Ona göre parçalı karakteriyle realiteyi kavramakta âciz kalan modern bilginin interdisipliner anlama arayışının geldiği nokta, kavramların izini sürerek değişenden değişmeyene, arızîden aslîye ulaşma arayışını ifade eden begriffsgeschichte denen kavram tarihidir.

Beyzâvî’nin tarifine göre rüya tabiri, suver-i hayaliyeden maânî-i nefsaniyeye ve maânî-i nefsaniyeden a’yan-ı hariciyeye intikaldir. Buna göre kavram, bir şeyin hariçteki (‘a-y-n) hakikatinin nefisteki mânâsının (‘a-n-y) zihindeki sureti, diğer bir tabirle, haricî şey ile nefsî mânânın zihnî surete bürünmesidir (tasavvur). “İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanırlar” sözünce, olgular ile mânâlar, insan tecrübesinde etkileşirler. Dolayısıyla modernleşme, ancak tarihî sosyoloji ile düşünce tarihinden mürekkep begriffsgeschichte disiplininin perspektifinden olgular ile fikirlerin kavramların semantiğinde nasıl etkileştiğinin izlenmesiyle hakkıyla anlaşılabilir.

Buna göre Bedri Gencer’in ilmî misyonu şöyle özetlenebilir: Arızî-değişen mânâlarından aslî-değişmeyen mânâlarına temel kavramların semantik izini sürerek modernizmin sırlarını çözmek ve böylece modernlikle yitirilen fıtrata dönüş yolunu bulmak. Doç. Âdem Palabıyık, İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 kitabını okuduktan sonra 25 Kasım 2010’da Ankara’da Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde düzenlenen seminerde ilk kez dinlediği Bedri Gencer’e takdirini şöyle ifade etmişti: “Hocam, kavramlara derin bir vukufunuz var; adeta kavramlarla raks ediyorsunuz.” 

Gencer’in çeşitliliğine karşılık ele aldığı konulara vukufu, incelemesinin derinliği ve orijinalliği takdire şâyândı. O, Allah vergisi bir kabiliyetle, hikmet, felsefe, Kant, filoloji, fıkıh, sünnet, medeniyet, kapitalizm, liberalizm, demokrasi, anayasa, kamuoyu vs. hangi kavramı, konuyu ele alsa özüne nüfuz edebiliyor, onun üzerinden beşerî tecrübeyi değerlendirebiliyordu. Modernliğin Hikmetinden Sual isimli kitabının yeni baskısında Batı dillerindeki karşılıklarıyla birlikte hikmet’in tam 27 mânâsını tesbit etmişti ki ‘bilgelik’ (wisdom), onlardan sadece biriydi. Bu yüzden Beytü’l-Hikme gibi tabirlerin Bilgelik Evi olarak Türkçeye tercümesi, fahiş bir yanlıştı.

Dolayısıyla onun yazdıklarını okuyanların, konuşmalarını dinleyenlerin çoğu, aynı tepkiyi verdi: “Bedri Gencer’i okuyunca, dinleyince fark ettik ki meğer biz bütün kavramları yanlış biliyormuş, kullanıyormuşuz.” Bu yüzdendir ki EdebiFikir adlı kültür-sanat sitesinin Yazarlardan Beklenen Kitaplar ve Projeler soruşturmasında belli konularda kitapların belli yazarlardan, “İslâm İlimleri Istılahı ve Usûlü” gibi hayli iddialı, ağır bir kitabın telifinin ise bir ilahiyatçıdan değil, Gencer’den beklendiği sonucu çıkmıştı.

Ziya Gökalp’ten sonraki en önemli Türk sosyoloğu

Bedri Gencer’e göre sosyoloji, “değişen toplum”un, sekülerleşmeyi de içeren geniş mânâda modernleşmenin bilimidir; sosyolojinin işi, içtimaî değişmeye yön vererek değişen toplumu istikrarlı bir topluma dönüştürmektir. Diyalektik olarak tedavi teşhise, değişmenin yönlendirilmesi anlaşılmasına bağlıdır; dolayısıyla sosyolojinin başarısı, modernleşmenin mahiyetine vukuf derecesiyle ölçülür. Bu yüzden Marx, Tönnies, Durkheim, Weber gibi sosyolojinin öncüleri, en başta modernliği tarife yönelik “modernleşme nedir” sorusundan hareket etmişlerdir. Marx’ta daha bariz görülen yeni toplum tasarıları, modern toplumun tarifine dayanır.

Gelenek-modernlik ayırımı, fıtrat-âdet, sünnet-bid‘at ayırımlarının karşılığıdır. Dolayısıyla diyalektik olarak “Şeyler zıtlarıyla belirlenir” (اَلأشْياءُ تُسْتَبانُ بِأضْدادها) kaidesince ancak fıtrat=sünnet olarak kadimin mahiyetine vukufla zıddının, âdet=bid‘at olarak modernliğin künhüne erilebilir. Büyülenme (enchantment) kavramının ifade ettiği, Peter L. Berger’in The Sacred Canopy adlı eserinde kozmos-nomos ayırımıyla gösterdiği üzere insan tecrübesi, özünde mikro-kozmosun makro-kozmosa, insanın fıtrata uyumu olarak pozitif, objektiftir. Hatta bu kevnî (ontik) intibak, “Şeyleri olduğu gibi, yerinde bırak” sözüyle bir “müdahalesizlik öğretisi” olarak ifade edilmiştir.

Ancak büyübozumu (disenchantment) kavramının ifade ettiği üzere, Batılı modernleşmeyle makro-kozmos âlem ile mikro-kozmos insan arasındaki tetabuk, fıtrata intibak bozulmuş, dolayısıyla din, fıtrat, sünnet gibi kavramlar yitirilmiştir. Batılı sosyolojinin kadimin ve dolayısıyla modernliğin mahiyetine vukuf aczi, Hıristiyanlığın tâ başında peygamberle birlikte din, şeriat ve sünnetin kaybından kaynaklanır. Modernin zıddı olarak alınan gelenek kavramı bizzat, Katolikliğe has teolojik bir kavramdır. Din, fıtrat, sünnet gibi kavramların Batı dillerinde yaşayan karşılığı yoktur. Bu yüzden sosyolojinin öncüleri, modernleşme denen insan tecrübesini fıtrata uyum olarak pozitif, objektif değil, fıtrata uyumsuzluktan kaynaklanan arıza idrakiyle negatif, sübjektif olarak tanımlayabilmişlerdir:

1. Arıza olarak modernleşme: Modernliğin mahiyetinden ziyade yabancılaşma, soyutlanma, anomi, büyübozumu gibi negatif etkileriyle, arızalarıyla tarifidir.

2. İdrak olarak modernleşme: Modernleşmenin bu negatif tarifi, objektif değil, insan şuuruna yansıdığı şekilde sübjektif bir tariftir. Durkheim’ın anomi kavramı gibi, aslında modernleşmenin pozitivistik (fonksiyonalistik) sayılan tarifleriyle hermenötik tarifleri bu açıda birleşir.

Bedri Gencer’e göre insan tecrübesinin fıtrata uyum ve uyumsuzluk olarak pozitif, objektif ile negatif, sübjektif tarifleri, hikmet-tıp (hekim-tabip) ayırımına tekabül eder. Hikmetin işi, bedenî sıhhati korumak, tıbbın işi, bedenî illeti gidermek, tedavi etmektir. Hikmetin insanî dünyanın tanzimini konu alan amelî boyutunun özel adı, Yunanca phronesis, Latince prudentia, Arapça fıkıh’tır. Diğer taraftan sağlam-hasta insan ayırımı, Ferdinand Tönnies’in dikkat çektiği cemaat-cemiyet (topluluk-toplum) ayırımının karşılığıdır. Buna göre hikmet-tıp, sağlam-hasta insan ferdini, fıkıh-sosyoloji ise sağlam-hasta insan topluluğunu konu alır. Yani hikmete karşılık olarak fıkıh, ‘sağlam cemaat’in, tıbba karşılık olarak sosyoloji ise, ‘hasta cemiyet’in (sanayileşen toplum) disiplinidir.

Amerikalı sosyal bilimci Lawrence K. Frank (1890–1968), 1925’de yayınladığı “Social Problems” başlıklı makaleden sonra 1936’da yayınladığı bir makalede ‘hasta toplum’ (society as the patient, sick society) tabirlerini kullanmıştır. Erich Fromm (1900–1980), 1955’de ‘hasta toplum’a karşı ‘Sağlam Toplum’ (The Sane Society) kitabını çıkardı. Sosyoloji literatüründe çıkan ilk esaslı eser sayılan Émile Durkheim’ın 1897 tarihli eserinin İntihar adını taşıması manidardı. Durkheim, eserinde o güne kadar sadece psikolojik bir olgu sayılan intiharın sosyolojik bir olgu olduğunu gösterdi. İki Yahudi bilgin Durkheim ile Freud, sosyoloji ile tıp-psikiyatri arasındaki münasebeti temsil ediyorlardı. Sosyolog Lawrence K. Frank’ın ‘hasta toplum’ makalesini çıkardığı 1936’yı izleyen 1937’de psikiyatrist Harry Stack Sullivan’ın bir makalesinin ve Karen Horney’nin (1885–1952) The Neurotic Personality of Our Time (Zamanımızın Nevrotik Şahsiyeti) adlı kitabının çıkışıyla sosyoloji ile tıp, tıp sosyolojisi ile sosyal psikiyatri olarak birbirine yaklaşmaya başladı.

Arayan, muhtemelen gelenek ile modernliğin tabiatının, özelliklerinin, disiplinlerinin ve münasebetinin bu kadar veciz ve derin bir izahını başka bir yerde bulamazdı. Ancak Bedri Gencer’in keşf-i kadim başarısının dünya çapında takdirini önleyen şey, din, şeriat, sünnet, fıtrat gibi kavramların Batı dillerinde yaşayan karşılıklarının olmamasıydı. Bu yüzden Batılı sosyologlar, zâtî olarak ancak yuvarlak bir köklü değişme veya en fazla cemaatten cemiyete geçiş süreci olarak tanımladıkları modernleşmeyi daha ziyade arızî (negatif ve sübjektif) olarak tanımlamak zorunda kalmışlardı.

Hâlbuki Gencer, modernleşmenin asla (kadime) göre zâtî tarifinin de yapılabileceğini gösterdi. O, modernleşmenin sekülerleşmeyi de içeren geniş ile sekülerleşmeden ayrılan dar mânâda tariflerini bir taraftan Sünnet’in geniş (itikadî-amelî) ve dar (itikadî veya amelî) mânâlarından, diğer taraftan dinî kimliğin temellendiği Sünnet ve Cemaat ayırımından çıkardı:

1. Sekülerleşmeyi de içeren geniş mânâda modernleşme, inanış tarzı ile yaşayış tarzını ifade eden itikadî ve amelî boyutları kapsayan geniş mânâda sünnetten kültüre (ve medeniyete) geçiş sürecidir.

2. Geniş mânâda modernleşmeden ayrı sekülerleşme, dar mânâda itikadî sünnetten itikadî kültüre geçiş sürecidir.

3. Sekülerleşmeden ayrı dar mânâda modernleşme, bir taraftan amelî sünnetten amelî kültüre geçiş sürecidir.

4. Sekülerleşmeden ayrı dar mânâda modernleşme, diğer taraftan cemaatten cemiyete geçiş sürecidir.

Bedri Gencer’e göre Batılı sosyolojinin ana zaafı, modernleşme-sekülerleşme ayırımında yatar. Ferdinand Tönnies gibi Batılı sosyologlar, cemiyetin kadim karşılığının cemaat olduğunu görerek cemaat-cemiyet ayırımıyla modernleşmeyi tanımlamayı başarmışlarsa da kültürün kadim karşılığının sünnet olduğunu keşfederek sünnet-kültür ayırımıyla sekülerleşmeyi tanımlamakta âciz kalmışlardır. Sekülerleşme hakkında religion’ın tarifine bağlı olarak sürüp giden sonsuz spekülasyon, bu zaaftan, bu zaaf ise, Batılı sosyolojinin aslî-birincil yerine arızî-ikincil sekülerleşmeye odaklanmasından kaynaklanır.

Aslî-birincil sekülerleşmeden kasıt, Hıristiyanlığın tâ başında Paul sayesinde peygamberle birlikte din, şeriat ve sünneti yitirmesi, arızî-ikincil sekülerleşmeden kasıt ise, din, şeriat ve sünnetin yerini alan religionteoloji ve gelenek (tradition) kavramlarının da zamanla ideoloji, kültür, medeniyet, dünyagörüşü gibi kavramlara yerlerini bırakmalarıdır. Batılı sosyolojide sadece Yahudi olarak Durkheim, lafzen ‘şeriatsızlık’ (günahkârlık) mânâsına gelen ‘anomi’ kavramıyla aslî sekülerleşmenin ipucunu yakalamışsa da bunun izi sürülememiştir.

Hâlbuki fıtratın özel adı, dinin kalıbı olarak sünnet (tarikat), İslâm’a has değil, Yunanlıların odos (οδός), Çinlilerin tao, Türklerin töre dediği evrensel bir kavramdır. Günümüz İngilizcesindeki synod kavramı, aslında doğrudan sünnet’in karşılığıdır. Sünnet, modernleşmeye bağlı sekülerleşmeyle Avrupa’da üç dinî geleneğe bağlı üç seküler kavrama, Katoliklerde gelenek (tradition), Cizvitlerde medeniyet, Protestanlarda kültür kavramına dönüştü.

Böylece Gencer’e göre Batılı sosyolojinin zaafı, birincisi, aslî-arızî sekülerleşme kopukluğunda, ikincisi, Katoliklik ile Protestanlık arasındaki seküler alternatif rekabetinden kaynaklanan arızî sekülerleşme ihtilafında yatar. Protestan Almanlar için modernizm, aşılması gereken evrensel bir illetten ziyade dengelenmesi gereken Katolik bir arızadır. O yüzden Katolik ve Cizvit tradition ve civilization kavramlarına karşı Protestan culture’ın takdisi, Almanların fıtrat olarak sünneti keşfetmelerini önlemiştir. Sadece Samuel Taylor Coleridge’in bu cehdi göstermesi tesadüf değildi; zira o emperyal bir ruhla yetişmiş bir İngiliz’di.

Türkiye’de ise Ziya Gökalp, traditioncivilization ve culture kavramlarını, an’anemedeniyet ve hars olarak Türkçeye tercüme etmiş, ancak bunların pagan ‘töre’ kavramının dinî karşılığı olan ‘sünnet’ten sapmalar olduğunu ne o ne de Sabri Ülgener, Şerif Mardin, Erol Güngör gibi müteakip sosyologlar keşf edebilmiştir. Bu meziyette Gencer’in zamanla ilmî kaynakların gelişmesi avantajından yararlanmasının da payı olduğu söylenebilirdi. Gökalp, Ülgener, Güngör gibi bilginlerin devirlerine göre çalışmalarında sınırlı sayıda, buna karşılık Gencer’in sadece Gelenekten Modernliğe Osmanlı kitabında 1500’e yakın kaynak kullandığı görülür.

Bu itibarla gelenek (din) ile modernlik arasındaki derin bağları keşifte gösterdiği başarı açısından Bedri Gencer’i Ziya Gökalp’tan sonraki en önemli Türk sosyoloğu saymak mübalağa değildi. Hatta entelektüel derinlik itibariyle onun Gökalp’ı da aştığı açıktı. Çağımızın önde gelen Müslüman düşünürlerinden Fazlur Rahman’ın talebesi Prof. Alparslan Açıkgenç’in İran Sosyoloji Birliği’ne verdiği mülakatta Gencer’i İslâm dünyasının yaşayan en önemli beş düşünüründen biri sayması, bu yüzdendi. “Ziya Gökalp’tan sonra” değerlendirmesi, entelektüel kemalinden ziyade kıdeminden, ona Türk sosyoloji tarihinde kuruculuk mevkisi biçilmesinden dolayıydı.

Hikmet, sünnet ve fıkıh denen amelî ve ilmî iki ayaktan oluşur. Buna göre Bedri Gencer’in gayesi:

1. Bid‘at olarak modernlikten fıtrat olarak sünnete dönüş yolunu bulmak,

2. Modern çağda “İslâm ahlakı, İslâm hukuku, İslâm sosyolojisi (sosyal bilimi), İslâm düşüncesi” olarak dört seküler deyime parçalanmış fıkhın küllî yapısını yeniden keşfetmektir.

Böylece Bedri Gencer, iki açıdan Ziya Gökalp ile buluşur ve ayrılır:

1. Gökalp, küllî/cüz’î (tümel/tikel) ayırımına karşılık olarak yaptığı medeniyet/hars ayırımıyla beynelmilel medeniyetten millî harsa, harsın karşılığı olarak töreye, Gencer ise Gökalp gibi küllî/cüz’î ayırımı yerine fıtrî/gayr-i fıtrî ayırımınca seküler, gayr-i fıtrî medeniyetten fıtrî pagan törenin dinî karşılığı olarak sünnete ve hikmete yol buluyordu.

2. Gencer de Gökalp gibi sosyolojiyi gelenekte, içtimaî usûl-i fıkıhta temellendirmeye çalışsa da fıkhın küllî mânâsına vukufuyla Gökalp’i aşar. Gökalp, fıkhı sadece hukuk ve sosyolojinin İslâmî karşılığı sanmıştır. Hâlbuki Gencer, modern çağa has apolojetik, misillemeci, ideolojik yerine kadim, aksiyoner, hikemî perspektiften iki hayatî keşif yapmıştır:

1. Fıkıh, sadece hukuk ve sosyolojiyi değil, ahlak ve düşünceyi de kapsayan küllî hikmet-i ameliye olarak modern çağda “İslâm ahlakı, İslâm hukuku, İslâm sosyolojisi (sosyal bilimi), İslâm düşüncesi” şeklinde dört seküler deyime parçalanmıştır. Düşünce de aslında fıkıh kavramının karşılığıdır; bu açıdan İslâm düşüncesi ile Türk düşüncesi, medeniyet/hars ayırımına karşılık olarak fıkhın küllî ve cüz’î boyutlarını oluşturur.

2. Kadim Batı’da ratio speculativa-ratio practica (theoretical reason-practical reason), İslâm dünyasında hikmet-i nazariye-hikmet-i ameliye olarak ayrılan hikmetin amelî kısmının özel adı olarak fıkıh, İslâm’a has değil, Yunancada phronesis (φρόνησις), Latincede prudentia denen evrensel bir kavramdır. Hikmet-i nazariye alanında yapılan ilk felsefe (metafizik)/son felsefe (fizik) ayırımının hikmet-i ameliye alanındaki karşılığı, ilk fıkıh-son fıkıh olarak usûl-i fıkıh-fürû‘-ı fıkıh ayırımıdır. İlk fıkıh-son fıkıh ayırımı, ahlak-sosyoloji ayırımına tekabül eder. Gencer’in keşfine göre, post-modern ahlak ve sosyoloji arayışı, kadim fıkha (phronesis=prudentia) dönüş arayışından başka bir şey değildir.

Alasdair MacIntyre gibi çağdaş filozofların kadim Aristogil edeb ahlakına dönüş için savundukları pratik rasyonalitehikmet-i ameliye (ratio practica=practical reason) tabirinin tercümesiydi. Sosyal bilim de Kant’ın hikmet-i nazariye-hikmet-i ameliye alanlarına giren küllî ile cüz’înin bilgisini karıştırmasıyla başlayan modern epistemik krizden çıkış için Aristo’nun phronesis=fıkıh kavramına dönüş sancısı çekiyordu. Gencer, Medeniyetin Hikmetinden Sual adıyla çıkacak çalışmasında Kant’ın Kritik der Reinen Vernunft adlı şaheserinde kullandığı vernunft kavramının sanıldığı gibi akıl değil hikmetreinen kavramının da aslında nazarî, dolayısıyla Reinen Vernunft tabirinin saf akıl değil, nazarî hikmet mânâsına geldiğini gösterdi.

Dolayısıyla dikey Batı/İslâm dünyası yerine yatay kadim/modern ayırımı açısından fıkhın dâhil olduğu hikmetin yeniden keşfi, sadece İslâm dünyasının değil, Batılı dâhil modern dünyanın davasıdır. Gencer’in “sosyolojiden hikmete” arayışının izi, bizzat sosyoloji kelimesinin loji-kökünde bulunur. Sosyoloji, filoloji, antropoloji, biyoloji gibi bütün ilimlerin kökünü oluşturan Yunanca loji-logy=logos, Arapça nutk’un karşılığıdır; logos=nutuk, zamanla ilim dalları için disiplini belirten hikmet mânâsını kazanmıştır.

İslâm dininden İslâm medeniyetine

Bedri Gencer’e göre Platonik Âlem-i Akıl-Âlem-i His (Makûlât-Mahsûsât=intelligible/sensible) ayırımına göre fıtrat olarak dinin Akıl âlemine bakan yüzü şeriat, His âlemine bakan yüzü sünnettir. Fıtrat-âdet, birinci-ikinci tabiat ayırımını ifade eder. Émile Durkheim’dan sonraki en önemli Fransız sosyoloğu sayılan Pierre Bourdieu, ikinci tabiatı ifade eden âdet=habitus kavramıyla birinci tabiat olarak fıtrata işaret etmiştir. Tabiat boşluk kaldırmaz; Batı’da Rönesans ile başlayan kapitalizmin gelişmesi sürecinde fıtrî sünnetin yerini gayr-i fıtrî medeniyet (civilization) aldı; böylece insanlık, modernliğin demir kafesine girdi.

Medenîleşme (civilization), modernleşme ile sekülerleşmenin birleştiği süreçti. Norbert Elias’ın gösterdiği gibi, Kapitalizm-Kalvenizm münasebetince, medenîleşme sürecinde kapitalistik tüketim ve yaşayış tarzıyla birlikte inanış tarzı da Protestanlaşma olarak dönüştü. Buradaki ön-sekülerleşme olarak Protestanlaşmadan kasıt, Kalvenizm idi. Zira Lutheranizm, daha ziyade teolojik bir doktrin olarak yaşarken, Kalvenizm, teolojik doktrin olarak ortadan kalktığında bile sindiği modernlikte yaşamaya devam eden seküler bir sosyal felsefeye dönüşmüştü.

“İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanırlar” kaidesince medenîleşme sürecinde modernleşme ile ön-sekülerleşme olarak Protestanlaşma elele yürüdü. Aydınlanma düşünürlerinin beklentisine göre bilimler ve sanatlar olarak medeniyet geliştikçe zâtî-meşrûlaştırıcı (self-legitimating) bir sistem gibi, son-sekülerleşme olarak kendine has normativitesini üretecekti. Bu beklentinin gerçekleşmediği görülünce Destutt de Tracy (1754–1836) tarafından medenîleşmeyi dışarıdan meşrûlaştıracak bir sistem olarak teoloji yerine ideoloji icat edildi. Ancak insanoğlunun özlemi, medeniyet+ideoloji şeklinde parçalı yerine din gibi küllî bir sistemle dünyaya mânâ vermekti.

Georg Hegel (1770–1831), özlenen entelektüel kahraman oldu. O, hem meta-ideoloji olarak sekülerizmin hem seküler din olarak medeniyetin kavramsal babası oldu. Gencer’e göre sekülerleşmenin sonu, Hegel’in kavramsal mimarlığını yaptığı süreçte din-medeniyet münasebetinin tersine dönmesidir. İkisi de Hegel kaynaklı historizm (tarihîcilik) ile küllî cüz’îye, din medeniyete, historisizm (tarihsicilik) ile de cüz’î küllîye, medeniyet dine dönüştürüldü.

Batı’da kadim-hakikî ile modern-sahte medeniyet telakkileri, mânen birbirine karışsalar da lafzen civility-civilization kelimeleriyle ayrılabilmektedir. Ancak Türkçede her ikisi için de medeniyet kelimesinin kullanılması, karışıklığı iyice arttırdı. Aslında kadim-hakikî ile modern-sahte medeniyet telakkilerini ayırma kıstası basitti: Medineye (şehre) mi, dine mi izafe edildiğine bakmak:

1. Kadim-hakikî medeniyet (civility): “X. Asır Bağdat medeniyeti” gibi, medineye, çağa (zaman ve mekân) bağlı cüz’î beşerî tecrübedir.

2. Modern-sahte medeniyet (civilization): “İslâm medeniyeti” gibi, çağdaş medineden soyutlanarak çağ-üstü dine izafe edilen, cüz’î tecrübeden -din gibi- küllî norma, sisteme dönüştürülen şeydir.

Böylece Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâm dini tabirlerinin yerini Yahudilik, Hıristiyanlık, İslâm medeniyeti tabirleri aldı. ‘Asr-ı Saadet’te Mekke-i Mükerreme’de inen şeriat olarak din, Medine-i Münevvere’de tarikat olarak sünnete, Abdullah b. Ömer gibi sahabe tarafından sünniyet medeniyete dönüştürülmüş, bu yüzden Medine-i Münevvere’ye Dâru’s-Sünne (Sünnet Yurdu) denmişti. Ancak Medine-i Münevvere’deki bu sünniyet=medeniyet ayniyeti, tarihî olarak tekrarlanamaz, cüz’î, sadece yaklaşılacak ideal bir modeldi. Burada Medeniyet (medenî dindarlık), cüz’î, çağdaş, olgusal, Sünniyet (sünnî dindarlık), küllî, çağ-üstü, normatifti. Dolayısıyla medeniyeti doğrudan dine (İslâm medeniyeti) izafe etmek, sünnet yurdu medinenin atlandığı seküler bir ütopyanın peşine düşmek demekti.

Bedri Gencer’in seküler bir ütopya olarak medeniyeti bu kadar derinden tahlil etmesi, Müslümanların kadim misilleme düsturuna dayalı “Batı’ya karşı Batı için” mantığıyla medeniyet tuzağına düşmelerini önlemek içindi. İsmet Özel, çağımızda Müslüman aydınların kapıldığı medeniyet rüzgârına karşı duran ender isimlerden oldu. Ancak Gencer’e göre, onun medeniyet tenkidinin arkasında gizli psikolojik ve ideolojik saiklar vardı.

Psikolojik: Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve İsmet Özel’in temel tezleri, selefine tepkiyle şekillendi. Karakoç, Kısakürek’in İslâm devleti vurgusuna tepki olarak İslâm medeniyetine, Özel de Karakoç’un İslâm medeniyeti vurgusuna tepki olarak İslâm toplumuna vurgu yaptı.

İdeolojik: Karl Marx, kapitalizmin dinleri olarak gördüğü religion, medeniyet, kültür kavramlarının hepsini kökten eleştirmişti. Özel’in ideolojik medeniyet tenkidinde de Marksist geçmişinin tesiri vardı. Bu psikolojik-ideolojik saiklardan dolayı Özel’in medeniyet tenkidi, Müslüman entelektüel camiada ciddî bir tesir uyandırmadı. Gencer, 1984 TÜYAP Kitap Fuarı'nda Özel’e imzalattığı Üç Mesele’yi henüz 16 yaşındayken okumuş, Özel, onun için sadece medeniyet kavramına mim koyan bir isim olmuştu. O, ilim yolunda ilerledikçe ayartıcı medeniyet kavramını Batılı ve Doğulu birincil kaynaklardan derinlemesine tahkik etti ve gizli tehlikeyi gördü. Medeniyet kavramının künhüne eren, foyasını meydana çıkarmak zorundaydı.

Ona göre modernlik ve modernizm, İslâm dünyasına Fransa-Mısır kanalıyla gelmiştir. Napoléon’un 1798’da Mısır’ı işgalinden sonra Avrupa’da medeniyet kavramının mucidi François Guizot’nun Avrupa’da Medeniyetin Tarihi (1828) adlı eseri, Cemâleddîn Afgânî’nin teşvikiyle 1877’de Arapçaya çevrilmişti. Gazâlî’nin çizgisinde “ehl-i sünnet” olmak yerine Afgânî’nin çizgisinde “ehl-i medeniyet” olmaya yöneldiklerinden beri Müslümanların ne kafaları duruldu ne yüzleri güldü. Medeniyet, ona göre, çağdaş Müslüman aydınları derin kafa karışıklığına, sekülerizmin tuzağına düşüren ana kavramdı. Bu kavramı düşünüşünün merkezine yerleştiren birinin dünyaya net bakması, görmesi imkânsızdı. Müslümanlar, çağımızda sekülerizmin görünür yüzü laikliğe direnirken gizli yüzü medeniyetin tuzağına düştüler, medeniyetin iğvâsına kapılmakla sünneti, fıtrat olarak din anlayışını yitirdiler.

Gencer’e göre, gelenek/modernlik ayırımı sünnet/bid‘at, sünnet/bid‘at ise hak/batıl ayırımının karşılığıdır. İslâm literatüründe sünnet, hak (ehl-i sünnet=ehl-i hak), bid‘at, batıl olarak tarif edilir. Lafzen hak sabit, batıl değişken, dolayısıyla gelenek/modernlik olarak sünnet/bid‘at, hak/batıl ayırımının lafzî mânâsınca sabit/değişken demektir. Marshall Berman’ın “katı olan her şeyin buharlaşması” olarak tanımladığı gibi bid‘at=modernlik, sabitelerin kaybıyla sonsuz değişkenlik olarak butlanın hâkimiyet kazanması demektir. Bu butlan, modernliğin sistemleri olarak kültür ve medeniyete vücut veren kapitalizmin mal anlayışında açıkça görülür. Geleneksel anlayışa göre mal, eşya, evladiyelik, sonsuz kullanımlık (hak), ancak modern anlayışa göre kullan-at (disposable), tek kullanımlıktır (batıl).

Dolayısıyla Gencer’e göre sünnet, dinde fıtrî-gayr-i fıtrî, değişmeyen-değişen münasebetinin kıstasını oluştururken, medeniyet, modernlikle gelen, değişen her şeyi, içine ne atılırsa alacak altı delik bir çuvaldır. Tabiatıyla bu kavramlar, zihnimizin işleyiş, dünyaya bakış tarzımızı da belirler; sünnet, zihnî tebellüre, medeniyet, zihnî teşevvüşe yol açar. O halde idealimiz, “medeniyet projesi” gibi boş sözlerle dile getirilen vaz‘-ı cedid değil, keşf-i kadim ile yitirdiğimizi bulmak, Afgânî’nin temsil ettiği seküler “medeniyetin inşası” yerine, Gazâlî’nin temsil ettiği kadim “sünnetin ihyası, hikmetin keşfi” olmalıdır. Neyi yitirdiğini bilmeyen, neyi bulacağını da bilemez, bulamaz. Yüceliğin aşkınlığın yerini aldığı modernizmin ana problemi, neyi yitirdiğini bilmeden aramaktır; insanın neyi yitirdiğini bilmeden araması, gölgesini kovalaması gibidir. Yücelik arayışının sonu, vahdet yerine kesrette, hak yerine batılda, eşyada boğulmaktır.

Müslümanlar, Gencer’e göre, modernizmin tesiriyle laikliğin de orijinal mânâsını yitirmişlerdir. Ona göre, ‘laiklik’ kelimesinin türediği ‘lay-clergy’ ayırımının İslâm’daki karşılığı ‘ümmet-ruhban’dır. Dolayısıyla orijinal mânâsıyla laiklik, ‘ümmîlik’, yani, teokrasiye, ruhban iradesine karşı ilahî iradeyi temsil eden ümmetin, halkın iradesinin hâkimiyetidir. Batı’da arızî-ikincil sekülerleşme, aslında dinin değil, teolojinin dönüşmesidir. Meister Eckhart, teslis içinde tevhid arayışının ürünü the Godhead (Zât-ı Ulûhiyet) kavramıyla modern devletin teolojik-anayasal temellerini atmıştı. Tevhid (the Godhead), tüzel kişilik, Teslis, üçlü kuvvetler ayrılığı olarak modern devlete yansımıştır. Yazılı anayasa, tüzel kişi olarak devletle doğmuştur; dolayısıyla can sahibi ‘hakikî şahıs’ olarak insanların hakkını korumak için gelen şeriat dâhil kadim yasa, kurgusal ‘hükmî şahıs’ olarak devletle bağdaşmaz; bu açıdan sekülerizm (laiklik), modern devletin tabiatında yatan lâzımesidir.

Zihnî teşevvüşten zihnî tebellüre

Dünya Sözlük adlı bir internet sözlüğünde bir genç, 2012 yılında Bedri Gencer hakkında şu tesbiti yapmıştı: “Tanıdığım müslüman akademisyenler arasında en müslümanıdır. Zihin'i bulanmamış, olaylara müslüman olarak bakabilen ender akademisyendir gözümde” (ibnulheysem-ihl). Hakikaten Gencer, seküler kafa karışıklığının Batılı-Doğulu herkesi sardığı modern çağda sekülerizmle bulanmamış berrak bir zihinle, net fıtrat nazarıyla dünyaya bakabilen ender aydınlardan biri olmuştur. Çağdaş Müslüman aydınlar, modernliğin krizini hep dikey Batı/İslâm dünyası kutuplaşması açısından görürken, o, yatay kadim/modern, fıtrî/gayr-i fıtrî çağ ayırımı açısından görmüş, bu yüzden dünya çapında öncü ve isabetli tesbitler yapabilmiştir.

Mesela Wael B. Hallaq, 2012 yılında yayınladığı The Impossible State: Islam, Politics, and Modernities Moral Predicament adlı eserinde modern devletin tabiatı bakımından çağdaş Müslüman aydınların İslâm devleti tasavvurunun yanılsama olduğuna, şeriatın modern devletle bağdaşamayacağına dikkat çekmişti. Mevdûdî gibi çağdaş Müslüman aydınlar, modern devletin içi şeriat ile doldurulabilecek, İslâm’a boyanabilecek boş bir kap, nötral bir yapı olduğu vehmine kapılmışlardı. Hâlbuki zarf-mazruf münasebetince modern devletin İslâm’a aykırı seküler muhtevasıyla şekli birbirinden ayrılamaz, dolayısıyla İslâm ile devlet bağdaşamazdı.

Gencer ise bundan 12 yıl önce 2000 yılında yayınladığı “Türkiye’de Laikliğin Tarihî Dinamikleri” adlı makalesinde meseleyi tâ özünden görerek, hakkı esas alan geleneksel hukuk olarak şeriatın tüzel kişilik atfedilen modern devletle uyuşamayacağını ifade etmişti. Allah, ona en karmaşık meselelerin bile özünün özünü (lübbü’l-lübb) görme kabiliyetini bahşetmişti. Dahası o, yatay kadim/modern, fıtrî/gayr-i fıtrî ayırımı bakımından Hallaq’dan iki açıdan ayrılan, onu aşan tesbit yapmıştı. Birincisi, tüzel kişilik atfedilen modern devletle uyuşmayan sadece şeriat değil, bütün kadim hukuktur. İkincisi, o yüzden mesele, modernliği esas alarak şeriatı terk veya tağyir yerine bizzat gayr-i fıtrî modern ulus-devletini sorgulamaktır.

Nitekim Gencer’in de andığı Daniel Bell gibi sosyologların dikkat çektiği üzere, modern ulus-devleti, halkların maddî (iktisadî) talepleri için küçük, manevî (kültürel) talepleri için büyük kalmış, refahı da adaleti de sağlayamamıştır. Çağımızdaki komüniteryan öğreti de modern ulus-devletinin krizine cevap olarak doğmuştur. Dolayısıyla Gencer, totaliter ulus-devletine misilleme olarak İslâm devleti yerine İslâm toplumunu, daha doğrusu Medine-i Münevvere’nin diğer adı olarak Dâru’s-Sünne’yi esas alır.

Kadim âlimden küresel mütefekkire

Bedri Gencer, bunun gibi modernleşme ve sekülerleşmenin sırlarını çözecek, dünya çapında önem taşıyan pek çok hayatî hakikat keşfetti. Türk sosyal bilimcilerinin piri sayılan Şerif Mardin hayatında tek takrizi İslâm’da Modernleşme 1839-1939’a yazarak ona ve eserine duyduğu derin takdiri dile getirdi, kitabı İslâm modernleşmesi literatürünün şaheseri saydı. “Şerif Mardin’in kitaba yazdığı sunuşu, daha çok tanıtma niteliği taşıyor” diyen Prof. Tanel Demirel, “İslâm’da Modernleşme 1839-1939 Üzerine Notlar” adlı yazısında Gencer’in ve eserinin daha derinlikli bir tahlili ve takdirini yaptı.

Gencer, geldiği nokta itibariyle bu takdirlerin mübalağa olmadığını fazlasıyla gösterdi. Prof. Mustafa Kemal Şan, onun Gelenekten Modernliğe Osmanlı (2019) kitabı için “Osmanlı’yı anlamak için yazılmış en önemli kitaplardan biri” dedi. Prof. Fahri Yetim, “Bu kitabı bir insan yazmış olamaz dedim” sözüyle Gencer’e ve eserine takdir hissini dile getirdi. Bu satırların yazarı (Doç. Turan Açık) da, “Entelektüel olarak ne zaman tıkansam, ufkumun açılması için bir Bedri Gencer metni okurum” der.

Prof. Ömer Çaha, hem teorik muhtevasına, hem İngilizce üslubuna hayranlıkla Gencer’in “Sovereignty and the Separation of Powers in John Locke” adlı İngilizce makalesini doktora öğrencilerine okuttu. Prof. Ali Yaşar Sarıbay (25 Haziran 2013), “Medeniyet Ütopyası Peşinde” başlıklı yazısını “Bedri Gencer'in sunduğu sıcak olaylara muazzam tarihsel-sosyolojik anahtar için” sözüyle tavsiye etti. Onun kitap uzunluğundaki “Modern Medeniyet Tasavvuruna Giriş” ile “Tasavvufun Cemaat İnşası” başlıklı makalelerinden çok etkilenen Prof. Ergün Yıldırım, “Üstat, sen sosyolojiyi çok çok aşmışsın” diye takdir hislerini dile getirdi. O ve diğer okuyucular, modernizm-medeniyet münasebetinin ve cemaatin inşasında tasavvufun oynadığı rolün ilk kez bu kadar derin bir izahını okuyorlardı.

Prof. Yıldırım’ın tesbitinin dile getirdiği gibi Gencer, asla kendini sırf sosyolog olarak görmüş değildi. O, kendini, bir arıza olarak modernliğin teşhisinde sosyolog, modernlikten çıkışta, fıtrata dönüşte ise kadim küllî ilim çizgisinde bir âlim olarak görüyordu. Aslında Ziya Gökalp da kendini sosyolog olarak gördüğü için değil, modernleşmeyi gelenekte temellendirmek üzere Türkiye’ye getirmek için sosyolojiyi benimsemişti. Yoksa o, felsefe hakkında en kapsamlı girişlerden birini yazmış, laikleşmeyi bir İslâm âliminin vukufuyla usûl-i fıkıhta temellendirmişti. Dolayısıyla Ahmed Cevdet veya Ziya Gökalp’a ne kadar denebilirse Gencer’e de o kadar sosyolog denebilirdi. Nitekim Şerif Mardin de İslâm’da Modernleşme adlı eserine yazdığı takrizde onu hem vukuflu bir İslâm âlimi hem yetkin bir sosyal bilimci olarak tanıttı.

İslâm’da Modernleşme 1839-1939, 10 yıl içinde İslâm ile modernin karşılaşmasının klasik incelemesi haline geldi; hatta “Artık ne Gencer’in kendisi ne bir başkası, böyle bir eser yazamaz” yorumlarına yol açan aşılamaz bir şaheser olarak görüldü. Ancak o, eserini gene kendisi aşarak bu yorumları boşa çıkardı. İslâm’da Modernleşme 1839-1939’dan (2008) 11 yıl sonra çıkardığı Gelenekten Modernliğe Osmanlı (2019) kitabı, Alman filozofların magnum opusları gibi coşkun bir nehir, entelektüel bir destan olarak görüldü. Bedri Gencer, “Ziya Gökalp’tan sonraki en önemli Türk sosyoloğu” tarifini teyit edecek şekilde, Niyazi Berkes, Kemal Karpat, Şerif Mardin gibi bilginlerin Osmanlı-Türk modernleşmesi incelemelerini çok daha derinleştirdiği bir şaheser daha vermişti.

Her iki kitap da temelde yazarının benimsediği küllî perspektif sayesinde alanlarının şaheserleri olmuştu. Küllî perspektif, kısaca, beşerî realiteyi, değişmeyen-değişen (gelenek-modernlik), değiştiren-değişen (Batı-Doğu) bütünlüğü içinde görmek demekti. Parçalanamaz beşerî realite, ancak böyle teoloji-sosyoloji (dinî ilimler-beşerî ilimler) ayırımının aşıldığı bir küllî perspektiften kavranabilirdi. Gencer, çalışmalarında en azından Max Weber ve Ziya Gökalp’ta görülen küllî perspektifin imkânını göstermişti. Onun benimsediği küllî perspektifin meziyeti, bilhassa Gelenekten Modernliğe Osmanlı kitabında görülecekti. Gencer’in Osmanlı realitesini değişmeyen-değişen (gelenek-modernlik) bütünlüğü içinde incelediği küllî perspektif sayesinde yalnızca “modernleşen Osmanlı”yı değil, bir bütün olarak “Osmanlı’yı anlamak için yazılmış en önemli kitap” ortaya çıkmıştı. Bu önemine binaen Muhafazakâr Düşünce dergisi, Gelenekten Modernliğe Osmanlı üzerinden her yönüyle Osmanlı modernleşmesinin tartışılacağı bir sempozyum projesi hazırladı.

Küllî ilim, ansiklopedik olarak her şeyi bilmek değil, neyi bilip neyi bilmediğini bilmek, ağaçların üstündeki ormanı, orman içindeki ağaçları görebilmek demekti. Ancak bazı meslektaşları, bu küllî perspektifin sahibini takdir yerine tam aksine kedi-ciğer münasebetince tekdir yoluna gideceklerdi: “Bu kadar hırslı ansiklopedik yaklaşıma ne gerek var, herkes her şeyi bilemez, kendi alanına gireni incele, diğer konuları uzmanlarına bırak vs.” Acaba “kendi alanına girenle girmeyeni” bıçakla ayırmak mümkün müydü? Prof. Tanel Demirel ise bu sığ bakış açısına karşı Gencer’in küllî perspektifini takdir etti:

“Gencer, Müslüman kimliğini öne çıkaran biri. Akademik kariyer arzusuyla yazmıyor, anlama ve açıklamayla yetinmiyor, “misyon” hissiyle hareket ederek, yanlış olduğuna inandığı algıları düzeltmeyi ve bir şeyleri değiştirebilmeyi hedefliyor. Gencer, Türkiye’deki İslâmcı çizgi içinde hâkim olduğunu söylediği “modernist” İslâmcı geleneği, “neo-Gazaliyen” diyebileceğimiz bir perspektiften eleştirmeye çalışıyor. Kitap, uzmanlaşma adı altında sosyal gerçekliğin çoğu zaman ufak bir boyutuyla beraber, mesele olmayan meselelerini gündeme getiren bürokratikleşmiş modern sosyal bilimlerde, artık çok seyrek görülen “ilm-i küll” anlayışını, ne kadar başarılı olduğu tartışılabilir olsa da temsil etmeye çalışıyor. Yazarın sahici bir “derdi” var ve sorulara cevap(lar) aranırken dar disipliner kalıplar ve zihnî şablonların dışına çıkılmaya çalışılmış. Gencer, klâsik Batı felsefesi ve sosyal/siyasal teorisinin temel kavram ve tartışmalarından haberdar olduğu gibi, klâsik İslâm teorisi, kavramları ve bu geleneği meşgûl eden esas tartışmalara da vakıf olduğu izlenimini veriyor.”

Dahası H. İnalcık, N. Berkes, K. Karpat, Ş. Mardin, Batılı üniversitelerde, “Bize kendini tanıt” mantığına dayalı oryantalist (Osmanlı-Türkiye) sayılan alanda başarılı çalışmalar yapmış akademisyenlerdi. B. Gencer ise Batı’ya gitmeden, “Önce kendini tanı” mantığıyla sekülerleşme-medeniyet, (John Locke misalinde) hâkimiyet ve kuvvetler ayrılığı, anayasa, kamuoyu gibi bizzat Batı’nın kafa yorduğu entelektüel alanlarda yaptığı, dünya çapında takdir toplayan İngilizce çalışmalarıyla Batı (modernizm) ile hakkıyla hesaplaşabilecek küresel bir düşünür olduğunu gösterdi. Arapça yazabilecek kadim âlimden İngilizce yazabilecek küresel mütefekkire.

Onun yayınlanmış ve yayınlanmamış İngilizce makalelerine hakemlik yapan Batılı akademisyenlerin hepsi, raporlarında “Son derece sofistike bir teorik çerçevesi var” değerlendirmesinde bulunmuşlardı. London School of Economics profesörlerinden Katerina Dalacoura, 2017 ve 2019 tarihli iki makalesinde Gencer’in medeniyet konusundaki fikirlerine atıf yaptı. Prof. Seda Ünsar, doçentlik jürisinde bulunan Gencer’in, editörlüğünü yaptığı Revisiting Secularism in Theory and Practice adlı kitaba yazdığı “Civilization as Secularization: The Transformation of European Identities” başlıklı kitap uzunluğundaki makalesine takdirini şöyle dile getirdi: “Hocam, sekülerizm konusunda dünya çapında otorite sayılan Charles Taylor bu makalenizi okusa, eminim ki zihninde yeni bir ufuk açılır.”

Ancak University of Glasgow’dan Serdar Erden gibi mukayeseli olarak Türk ve Batı akademisini iyi bilenler, Gencer’in çalışmalarının dünya çapındaki önemini takdir edebilirlerdi: “Bedri Gencer Hoca’nın çalışmaları, Avrupa tarihi ve özellikle Britanya tarihi, finansal kapitalizm tarihi çalışılarak daha iyi anlaşılabilir. Bazı tezlerine eleştirel yaklaşsam da meselenin “ruh”unu gayet sofistike olarak yansıtan ender aydınlarımızdan biri (…) İslâm’da Modernleşme kitabı çok önemli bir kitap. Rahmetli Şerif Mardin’in kitaba yazdığı takdim yazısı kitabın değerini gösteriyor” (18 Haziran 2021, 22 Ekim 2020, @SerdarErden20).

İki eser hakkındaki mukayeseli değerlendirmeler, insanın entelektüel gelişiminin tabiî seyrine uygundu. İslâm’da Modernleşme, daha sofistike, ufuk açıcı, Gelenekten Modernliğe Osmanlı, planı, kavramsallaştırmaları, tahlilleri ve tasnifleriyle daha rafine, oturmuştu. Dahası Gencer’in programına göre İslâm ve Osmanlı modernleşmesiyle ilgili bu iki eseri Türk ve Batı modernleşmesiyle ilgili iki eser izleyecekti. Onun kitapçık uzunluğundaki birçok esaslı makalesi de henüz kitaplaşmamıştı.

İki eserin önemi, çağdaş İslâm dünyasında bilgi türünün ve failinin dönüşümüne bakılarak tam anlaşılabilirdi. Gencer’e göre ilim-âlim, dar mânâda tahdis (hadis rivayeti)-muhaddis olarak alınmadıkça, rivayet ile dirayet, ilim ile fikir, âlim ile mütefekkir birbirinden ayrılamazdı. Ancak İslâm tarihinde siyasetin giderek özerkleşmesi olarak tezahür eden modernleşmeyle olmalı ile olan arasındaki açı büyüdükçe ilim ile fikir, âlim ile mütefekkir birbirinden ayrıldı. Yani âlimin eleştirilen zaafı, zâtî, mutlak değil, nisbî idi; zaaf, fikren geri kalmasından değil, sabitelere dayalı dine meydan okuyan dünyanın aşırı değişmesinden kaynaklanıyordu. Bu değişmenin (modernleşme) iyice arttığı çağımızda Ahmed Cevdet, Hamdi Yazır gibi âlim-mütefekkirlerde görülen ilme dayalı fikir üretimi sekteye uğradı; Ömer Nasuhi Bilmen ve Ahmed Davudoğlu ile Necip Fazıl ve Sezai Karakoç misallerindeki gibi ilim ile fikir, âlim ile aydın birbirinden ayrıldı.

Gencer’e göre çağdaş İslâm ümmetinin yaşadığı entelektüel krizin kaynağı, bu ilim-fikir, âlim-aydın kopukluğudur. İlimsiz fikrin sonucu, dini boş bir spekülasyon nesnesi haline getiren hevanın (heves) hâkimiyetidir. Ülkemizde bilhassa son kırk yılda üniversiteler, medya ve internetin gelişmesiyle bilgi kirliliğinin sirayeti ve hevanın hâkimiyetine karşılık ilim ve şuurun azalması sonucunda fikrî sefalet derinleşti. İlimsiz fikrin sonucu, “kadim geleneğimiz, köklü tarihimiz, yüce davamız, yeni bir toplum projesi, medeniyet inşası, değerlerin keşfi” gibi boş sözlerin, büyük lafların revacı oldu.

Gencer’e göre ancak din ile modern, sünnet ile bid‘at, değişmeyen ile değişen, olmalı ile olan arasında münasebet kurabilecek, açığı kapatabilecek Gazâlî gibi âlim-mütefekkir tipinin dönüşüyle bu krizden çıkılabilir. O, sünnet yerine kültür, fıkıh yerine “İslâm ahlakı, İslâm hukuku, İslâm sosyolojisi (sosyal bilimi), İslâm düşüncesi” kavramlarının çıkışı gibi, dinî-ilmî paradigmanın dayandığı ana kavramların seküler karşılıklarını keşfederek ilim ile fikir, din ile modern arasında münasebet kurabilen başlıca sima oldu. ‘Düşünce’ kavramının aslında ‘fıkıh’ kavramının karşılığı olduğunu, bu açıdan İslâm düşüncesi ile Türk düşüncesinin fıkhın küllî ve cüz’î boyutlarını oluşturduğunu ilk kez ondan öğrendik.

Bu açıdan Bedri Gencer’e “Ziya Gökalp’tan sonraki en önemli Türk sosyoloğu” yerine “Ahmed Cevdet’ten sonraki en önemli âlim-mütefekkir” demek belki daha isabetli olurdu. Prof. Alparslan Açıkgenç’in onu İslâm dünyasının yaşayan en önemli beş düşünüründen biri sayması bu yüzdendi. Doç. Mehmet Aysoy, İslâm’da Modernleşme, 1839–1939 için, “Bizim neslin itibarını kurtaran kitap” derken Gencer’in iki kitabının Cumhuriyet devrinin başlıca ilme dayalı fikir eserleri olduğunu anlatıyordu.

İyi düşünen iyi söyler

“Ana dili” tabirinin belirttiği gibi, insan ilmi dille birlikte annesinden alır; o yüzden parlak aydınlar, genelde dilde de temayüz ederler. Bedri Gencer de çocukluğundan itibaren ana ve yabancı dilde kabiliyetiyle dikkat çekti. Merhum babası Niyazi Gencer’in kayıt için götürdüğü zamanın (İstanbul Fatih’te) Edirnekapı İlkokulu müdürü, ilkokuldan önce okuma-yazmayı öğrenen küçük Bedri’yi okuttuktan sonra “Birinci sınıf yerine doğrudan ikinci sınıfa başlayabilir” demişti. O, İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nin birinci sınıfında henüz 11-12 yaşında bir çocukken Kur'ân-ı Kerim dersinde hocası Ahmet Topaloğlu’nun bir kelimedeki yanlışını düzeltmişti. Gerisini kendisinden dinleyelim:

“İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde en iyi derslerim, üç dil dersi, Türkçe, Arapça, İngilizce idi. Okulda Arapçada bilhassa –benden 4 yaş büyük, 1964 doğumlu– Erzurumlu hafız Mustafa Eroğlu ile Yusuf Dönmez adlı iki arkadaşımla yarışırdık. Bu yüzden bende daha ziyade dil hocaları iz bırakmıştır. Günseli Dönmez ve Abdullah Kılıç isimli Türkçe ve bilahare Marmara İlahiyat'tan emekli olan Prof. Mustafa Usta isimli Arapça hocalarım, “geleceğin büyük adamı” hissiyle bana yakın ilgi gösterdiler. Okulda ve câmide Arapça öğrendiğim iki hocam, Mustafa Usta ile Mehmet Açıkgöz, bana çocukken “profesör” derlerdi.”

O, bilahare Türkçe, Arapça ve İngilizcesini sürekli ilerletti. Öyle ki 1987’de Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü kazandığında girdiği yabancı dil muafiyet sınavında kolejli sınıf arkadaşları bile 2-3 yıl muaf olurken o, 4 yıl muaf olmuştu. Yüksek lisans yaparken Ekber Ahmed’den İslâm ve Antropoloji ve bilahare Stephen Kalberg’den Max Weber'i Anlamak kitaplarını tercüme etti. Onun dil meziyeti, dille ilgili iki hakikate bakılarak daha iyi anlaşılırdı:

1. Düşünce-dil irtibatı. Düşünce ile dilin “nutuk” kelimesinde birleşmesi, ikisinin kalitelerinin birbirine bağlı olduğunu gösterir; iyi düşünen iyi söyler. Nutk-ı dâhilî, nefsiyle konuşmak, düşünmek, nutk-ı hâricî, söylemek demekti.

2. Ana dil-yabancı dil irtibatı. Biri, ana dilini bildiği kadar yabancı dilleri bilebilirdi; yani, ana diline ne kadar hâkimse yabancı dillere de o kadar hâkim olabilirdi.

Şerif Mardin’in de “Bu arada onun dile hâkimiyetini, sağlam ve akıcı üslubunu da takdirle belirtmek lazım” diye kaydettiği gibi Türkçeye ihtimam gösterenlere göre Gencer, ülkemizde Türkçeyi en iyi kullanan akademisyen. Nitekim katıldığı bazı sempozyumlara sunulan tebliğlerin kitaplaştırılması sürecinde editörler, ona, “Hocam, aramızda kalsın, sadece sizin tebliğinizi hiç düzeltme ihtiyacı duymadan aynen kitaba aldık, diğer akademisyenlerin tebliğlerini düzeltmekten yorulduk” demişlerdi. Geçmişte Necip Fazıl ile Erol Güngör, akademisyenlerin Türkçelerinin döküldüğü tesbitini yapmışlardı. Gencer’in de ifade ettiği gibi, bu Türkçe sefaleti günümüzde zirveye çıkmış halde; akademisyenlerin çoğu düzgün bir Türkçe cümle kurmaktan âciz. O, entelektüel olarak Türkçesini beğendiği yazar-akademisyenler olarak Ahmed Güner Sayar, Fehmi Koru ve Nabi Avcı’nın isimlerini anıyor.

Dahası Erol Güngör gibi herhangi bir İngilizce eğitim almadan İngilizce’yi kendi kendine öğrenen bir Anadolu çocuğu olarak Gencer’in Türkçe üslubunun güzelliği kadar İngilizce çalışmalarında görülen İngilizce üslubunun güzelliği de takdir topladı. Ona bu inanılmaz işin sırrını sorduğumuzda gülerek cevap veriyor: “Ben, hiçbir Arap ülkesine gitmeden Araplara Arapçanın güzelliğini göstererek Hatîbü’l-Müfessirîn (Müfessirlerin Hatibi) unvanını kazanan Ebu’s-Su‘ûd Efendi’nin torunuyum.”

(Yazının Devamı için tıklayınız)

 

Beğendim 0 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık