DİYANET UYUMA! KURAMER'İ KAPAT!

Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez KURAMER'de bütün bu şeni’ faaliyetlerin odağındalar. KURAMER, sanki İslam itikadına uygun olmayan eserleri basmak üzere özel oluşturulmuş bir müessese gibidir. Diyanet’in KURAMER denen müesseseyle bağını tamamen koparması ve bunu deklare etmesi lazımdır. Aksi hâlde bütün bu meş’um faaliyetlerin vebalinden kendisini kurtaramaz.

DİYANET UYUMA! KURAMER'İ KAPAT!

Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil- Türkiye Gazetesi

Geçen hafta Diyanet İşleri Başkanımız, Buhari’de ve Tirmizi’de yer alan mescit yapmakla ilgili bir hadis-i şerifi paylaştı diye neredeyse lince tabi tutuldu. İslam’ın “İ”sinden haberi dahi olmayan bazı yazarlar da meseleye balıklama atlayıp deizmin bu sebeple yayıldığını ifade edecek kadar -tabiri caizse- kafayı yediler!..

Oysa deizmin neden yayıldığını görmek isteyenler modernist ve tarihselci denilen bazı ilahiyat hocalarının geldikleri son merhalelere baksalar ne iyi ederler.

Fakat bizim milletçe bu noktaya bakmamızın ve ciddi ciddi düşünmemizin vakti geldi de geçiyor bile!

İleride milleti irşat edecek, gençleri yetiştirecek, yol gösterecek ve dindar nesiller meydana getirecek İlahiyat Fakültelerinde eğitim gören gençlerimiz, kimlerin elinde şekilleniyor? Kafa yoralım!

Bakınız bunlardan bir tanesi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde ders veriyor. Karar gazetesinde yazılar yazıyor. Prof. Dr. Mustafa Öztürk. Son günlerde Youtube’da yine bir videosu dolaşımda bulunuyor. Ne diyor orada bir bakalım:

“Bizim kültürel hafızamızı resetleseler. Bize dümdüz bomboş bir alan verseler. İşte kitaplar önünüzde alın İslam’ı yeniden sıfırdan katışıksız gelenekteki bütün tortuları arındırılmış icat et deseler. İnanır mısınız tahmin bile etmek istemiyorum. Kışkırtıcı bir cümle söylemek istiyorum. Kur'ân-ı kerim bize gelmekle iyi mi oldu diye bazen kendimi alamıyorum. Hakikaten gelmeseydi bundan daha mı kötü olurduk diye düşünüyorum. Bundan daha kötü durumda olabileceğimizin kanaatini taşımıyorum. Emin olun bugün Kur'ân-ı kerimin işe yararlılığı en fazla faydası, gündelik hayatın kirinden pasından arınmışlık duygusu en işlevsel yönü budur. Abdest alıp okuyun insana çok iyi geliyor.”

Necip Fazıl Kısakürek Bey’in ifadesiyle, “başını dizlerinin arasına alıp uzun uzun düşüneceksin.” Ne adına? Bu sözlerin sahibinin dindeki düştüğü vaziyete değil. Evlatlarımız kimin elinde zehirleniyor? Deizm tartışmalarının kaynağı nereden geliyor? Şu anda KURAMER denen kuruluşta daha hangi vahim projeler hazırlanıyor? Bunların her biri üzerinde ciddi ciddi tahliller yapmak gerekir.

Kendisi sosyoloji profesörü olduğu hâlde, "akil baliğ olmuş insanların evliliği konusunda fikir yürüttü" denilerek Rektörlük, Prof. Dr. Bedri Gencer Hoca hakkında sosyal medyada kendini bilmez üç beş kişinin tepkisi üzerine derhal soruşturma açıyor.

Oysa asıl sorgulanacak olan, elindeki talebeleri nereye, hangi mecraya sürüklediği belli olmayan bir şövalyenin (daha önceki bir yazısında şövalyenin meziyetlerinden uzun uzun bahsetmişti) tavrıdır. Bu şövalye haçlı süngüsü ile Müslümanların bedenleri üzerinde tahribat yapmıyor, fikriyatı ile onların imanları üzerinde korkunç ve tamir olunmaz yaralar açıyor.

Kur’ân-ı kerimi kıyamete kadar koruyacağını bildiren Cenab-ı Hakk’a karşı savaş veriyor.

Kim bu kişi? Tefsir profesörü! Yani Kur’ân-ı kerimi Müslüman evlatlarına açıklamakla yükümlü ve bu dersi anlatmak üzere vazifelendirilmiş bir şahıs. Peki buna rağmen ne söylüyor?

"Biz Kur’ân’ın gelip gelmemesini tartışalım" diyor. "Gelmese bugün daha mı kötü olurduk" diye sorguluyor... "Kitaplar önümüzde, bu kitaplarla yeni bir dünya inşa edelim. İşimize geleni alalım gelmeyeni bırakalım" demeye getiriyor. "Abdest alıp okuyun" diye de aklı sıra dalga geçiyor! Yazıklar olsun!

Peki bu ifadelere karşı, benim her sözüme maydanoz olan Marmara İlahiyat Fakültesi Dekanı ne düşünmektedir acaba? Dikkatini çekti mi? Yoksa, “Yürü ya şövalye meydan senindir” mi diyor? Bilelim ve gençlerimizi ona göre uyaralım!

 

KURAMER kapatılmalı!

 

Bu şövalye aynı zamanda KURAMER’de de faaliyetlerini sürdürmektedir.

KURAMER’de başka kimler faaliyet halindedir? Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ali Bardakoğlu Bey ve Mehmet Görmez bütün bu şeni’ faaliyetlerin odağındalar.

Nitekim daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. KURAMER, sanki İslam itikadına uygun olmayan eserleri basmak üzere özel oluşturulmuş bir müessese gibidir. Nitekim bu kitaplardan en yıkıcısı, 2016’da yayınlanan, W. Montgomery Watt’a ait, “Hz. Muhammed Mekke’de” adlı eserdir.

Adı geçen kitapta, Hazreti Muhammed’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceği (s.199); mesajını beşer yardımı sayesinde ortaya koyduğu iddialarının, sihirden söz edilen yerlerde kastedilenin ise sihirbazın gizli bilgisinden üretilen beşeri bir şey olduğu (s.165); Peygamberin Kur’ân’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği (s.199); Kur’ân kıssalarının Tevrat’la örtüşmesinden ötürü böyle ilişkilendirilebileceği (s.199) gibi Kur’ân-ı kerimin Allah kelamı olduğunu reddeden alçakça yazılarla doludur.

Nitekim bu zehirli kitapları esas alan İlhami Güler ve Ömer Özsoy gibiler, hâşâ Cenab-ı Hakk’ın Kur’ân’ı kerimde çelişki içerisinde olduğunu ve kıssaların masal ve hikâyeden ibaret bulunduğunu ifade etmiş, Mustafa Öztürk de, “Bu ikisinin imanı benim imanımdan daha sağlamdır” diyebilmiştir.

Açıkçası Diyanet’in KURAMER denen müesseseyle bağını tamamen koparması ve bunu deklare etmesi lazımdır. Aksi hâlde bütün bu meş’um faaliyetlerin vebalinden kendisini kurtaramaz.

Bakınız yine Mustafa Öztürk’ün, KURAMER’in “Cihad” konulu sempozyumunda sunduğu tebliğindeki şu ifadelere dikkat kesilelim:

“Kur’ân’ın hem lâfız hem mana itibarıyla inzal edildiğini kabul etmek, cihad ve kıtal meselesinde kullanılan politik dilin bizzat Allah’a ait olduğunu söylemeyi gerektirir. Vahyin salt mana ve mefhum olarak inzal edildiğini kabul etmek ise, söz konusu dilin Hazreti Peygamber tarafından formüle edildiğini, dolayısıyla Allah katından genel muhteva ve perspektif olarak aldığı vahyin ışığında konjonktürel gelişmelerle ilgili yol haritasını kendisinin belirlediğini söylemek gerekir, ki, bu ikinci ihtimal daha makul görünmektedir. Aksi takdirde 'Allah’ın ahlâkîliği' meselesi gündeme gelir." (Bkz. İslâm Kaynaklarında, Geleneğinde ve Günümüzde Cihad, İstanbul: KURAMER, Ekim 2017, s. 155.)

Mustafa Öztürk, şövalyeliğinin gereğini ise aynı yerde açıkça belirtmektedir. O “i’lâ-i kelimetullah” kavramının meşruiyetini açıkça reddederken, şayet böyle bir kavram kabul edilecekse Haçlı seferlerinin de buna dâhil edilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Şayet biz fetih diyerek cihadı meşrulaştırmakta isek o zaman Hıristiyanların İslam ülkelerine karşı giriştiği bütün savaşları da fetih kategorisine almak zorunda imişiz.

Bu vaziyette Mustafa Öztürk’ün nazarında Hıristiyanların Medine’ye yürümesi ne ise Peygamber Efendimizin Mekke’yi fethi aynı manaya bürünmektedir. Osmanlıların Viyana kuşatması ile Haçlıların Kudüs’ü işgalini aynı zihniyet ve mana içerisinde değerlendirmek durumunda imişiz. Nitekim şu ifadeleri bunun yansıması değil midir:

“Fakihler ve müfessirler söz konusu âyetleri tâmimci yaklaşımla yorumladılar ve bu yorumdan hareketle i’lâ-i kelimetullah diye bilinen bir kutsal savaş doktrini ortaya koydular. Ben bir Müslüman olarak bu doktrinin meşru olduğunu kabul etmiyorum. Dolayısıyla Viyana kuşatmasının hiçbir ulvî boyut taşıdığına inanmıyorum. Şayet i’lâ-i kelimetullah adına savaşmak söz konusuysa, Hıristiyanlarla empati kurulup 'Haçlı seferlerinin de fetih olarak tanımlanması gerekir' diye düşünüyorum." (Aynı eser, s.215)

Öztürk’ün Kur’ân-ı kerim ile ilgili hezeyanları o kadar çok ki... Hangi birini yazacaksınız! Kur’ân-ı kerim kıssalarına “masal” isnadında bulunurken aynen şu ibareleri kullanmaktadır:

“Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’ân kıssalarının tümünü birer tarihî hakikat olarak ….. mütalaa etmektir.” (Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları, 2010, 99).

Yine bu ilahiyatçıya göre, Kur’ân-ı kerimdeki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.” (Kıssaların dili, s. 98).

Aslında bütün bu iddialara, hezeyanlara ve ifadelere Müslümanlar uzak değildir. Hatta Kur’ân-ı kerimde bunlar defalarca bildirilmiştir. Aynı iddialara Peygamber Efendimizin şahsına karşı yapılmıştır. Kur’ân-ı kerimde bunlara defalarca cevaplar verilmiştir.

 

Paret’ten Öztürk’e tarihselcilik!

 

Batı’da, 19. yüzyıl ortalarına kadar yapılan Kur’ân çalışmaları Orta Çağ'ın klasik reddiye geleneği temelinde gelişmişti. 19. yüzyıl ortalarından itibaren ise kendi dinî kitaplarını tarihî eleştiri anlayışı ile ele alan Hıristiyan bilim insanları aynı yöntemi Kur’ân-ı kerime de uygulamaya başladılar. Böylece Kur’ân-ı kerim üzerinde şüpheler meydana getirmeyi amaçlamışlardı. Bu düşünceyi ilk ortaya atan Gustav Weil olmuştur. Onun ortaya koyduğu düşünceler Theodor Nöldeke ve öğrencileri tarafından geliştirilmiş ve Kur’ân-ı kerim, tarihselcilik içerisinde değerlendirmeye tâbi  tutulmuştur.

Oryantalist dünyadaki tarihselcilik tartışmalarında Alman oryantalist Rudi Paret (1901-1983)’in eserlerine dikkat olunmalıdır. O, tarihselcilik formülünü, hazırladığı Kur’ân tercümesinde tamamen uygulamıştır. Nitekim 1957 yılında, “Muhammed ve Kur’ân” eserini yayınlarken, Kur’ân’ı tarihî bir belge olarak gördüğünü açıkça belirtmiştir.

Protestan din bilimcisi Horst Bürkle Paret’i parlak cümlelerle överken eserinin nasıl bir metotla kaleme alındığını şöyle belirtmektedir:

“Kur’ân metninin bu çevirisinde ve baskıya hazırlanmasında, Kitab-ı Mukaddes çevirisinde uygulanan tarihsel eleştiri ve araştırma metodu uygulanmıştır.”

Evet Paret, kendi metodu ve anlayışı içerisinde kafasına göre bir Kur’ân uydurmuştu.

Peki Paret’e hayranlık içerisinde fikirler serdeden Mustafa Öztürk’e ne diyeceğiz? Kur’ân’a uydurma diyen Paret’e katılan, kıssaların hakikat olduğuna inanmaya “dogmatikliktir” (Kıssaların Dili: 99) diyen, Kur’ân-ı kerimdeki âyetlere rağmen Allah Rasulü’ne nisbet edilen “bütün hissi mucizelerin uydurma olduğunu savunan” Öztürk, Kur’ân-ı kerime daha nasıl saldırabilir diye düşünmeyin. Fazlası da geldi!

Paret ve benzerleri İncil ve Tevrat’ı değiştirip üzerinde farklı farklı yorumlar da bulunurken, “bu kitaplar hiç inmemeliydi” dediler mi bilmiyorum!

Fakat bizim modernist ve tarihselci ilahiyatçı taifemiz onları fersah fersah geçmeye başladı bile. Nitekim, “Kur’ân-ı kerim hiç inmemeliydi” veya “inmese bundan kötü olamazdı” demek Cenab-ı Hakk’ı hâşâ cehaletle suçlamak veya yine hâşâ abesle meşgul olmak gibi bir mana taşımıyor mu? Bu kadar zırvaya ne ad verilir?

Deizm daha nasıl yayılır söyler misiniz?

TEFEKKÜR

Gafil oturma cehl ile kim yutmağa seni,

Ağız açıp durur yine bu ejdehâ-yı çarh

                                                        Usûlî

(Cahil insanlarla oturma, birlikte olma ki bu feleğin ejderhâsı ağzını açıp seni yutmasın.)

Beğendim 1 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 1

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık