BATAKLIK KURUTULMADAN OLMAZ!

Ankara Barosu kör gözlere sokarcasına cüretinin kaynağını göstermiştir. Ali Erbaş üzerinden “asırlar öncesinden gelen ses” diyerek İslamiyet’e kin kustuğu bildirinin adresini, İstanbul Sözleşmesi'nin üçüncü maddesi olarak vermiştir.

BATAKLIK KURUTULMADAN OLMAZ!

Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil- Türkiye Gazetesi

Diyanet İşleri Başkanımız Ali Erbaş, ramazan ayının ilk cuma günü verdiği hutbede eş cinsellik ve evlilik dışı ilişkiyle ilgili çok önemli değerlendirmelerde bulundu... Zina ve eş cinselliğin hastalıkları da beraberinde getirdiğini ve nesilleri çürüttüğünü ifade ederek şöyle konuştu:

“İslam zinayı en büyük haramlardan kabul ediyor. Lutiliği, eş cinselliği lanetliyor. Nedir bunun hikmeti? Hastalıkları beraberinde getirmesi ve nesli çürütmesidir. Bunun hikmeti, yılda yüz binlerce insanın, gayrimeşru ve nikâhsız hayatın İslami literatürdeki ismi zina olan bu büyük haramın sebep olduğu HIV virüsüne maruz kalmasıdır. Geliniz bu tür kötülüklerden insanları korumak için birlikte mücadele edelim.”

Sayın Erbaş’ın hutbede sarf ettiği bu sözler üzerine başta Ankara ve İzmir baroları olmak üzere bazı teşekküller Diyanet İşleri Başkanına, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği iddiasıyla suç duyurusunda bulundular.

Ancak basın açıklamalarında gerçek niyetleri belli oluyordu. Onların davaları temelde Erbaş’la değil İslam ile alakalıydı. İslam’ın değerlerine saldırmakta idiler.

Nitekim suç duyurusunda bulunurken; “Sesi çağlar öncesinden gelen bu şahsın, bir devlet kurumunun başında oturup söylemini kutsal sayılan değerler üzerine inşa ederek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan kokan cüreti sebebiyledir” ifadesi bunu açıkça gösteriyordu. Zira Sayın Erbaş’ın ifadeleri netti. Lutiliği ve eş cinselliği çarpık ilişkileri İslam dairesi nokta-i nazarından tel’in ediyordu.

Ankara barosu ise, “sesi çağlar öncesinden gelen” diyerek bu ifadelerin asıl sahibinin Kur’ân-ı kerim ve Peygamber Efendimiz olduğunun bilinci içerisinde reddediyordu.

Yine Baro’nun, Erbaş’ın sözlerini “kutsal değerler üzerine inşa ederek” diyerek aşağılaması İslam’ı hedef aldıklarının açık göstergesi idi.  

Nitekim Sayın Bahçeli de açıklamasında bu hususu özellikle vurguladı ve şöyle dedi:

“Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı’nı hedef alarak 'Sesi çağlar öncesinden gelen şahıs' olarak itham etmesi, nefret dilinden bahsetmesi, Yüce Allah’ın kelamıyla birlikte Peygamber Efendimize ve dinimize vahim bir saldırıdır. Hiçbir hadsiz, Türk milletinin manevi değerlerini millî emanetlerini sorgulayamaz. Müslüman Türk milleti çok şükür çağlar öncesinden yükselen, zamanlar üstü ve evrensel mesajlar içeren kutlu ve kutsal çağrıya sonuna kadar bağlı ve sadıktır.”

Gerçekten de Sayın Bahçeli’nin belirttiği gibi Baro’nun bu tavrı üzerine sosyal medyamız bir anda hareketlendi. “Ali Erbaşı yedirmeyiz” diye hashtag'ler açıldı. Ankara Barosu bu açıklaması sebebiyle yerden yere vuruldu.

Sosyal medyada yağan bu tepkiler üzerine Ankara Barosu ifadelerinin İslam’a karşı olmadığını komik bir açıklamayla izaha çalışırken cüretlerinin nereden kaynaklandığını net bir biçimde ortaya koyacak ve İstanbul Sözleşmesinin üçüncü maddesine atıfta bulunacaktır.

Evet, Ankara Barosu, milleti infiale sürükleyen açıklamasının yerini işaret etmişti: İstanbul Sözleşmesi...

Peki, millet yanlış bir şekilde kimi savunmaya kalktı. Sayın Diyanet İşleri Başkanı'nı yedirmeyiz diyerek ayaklandı. Açılan hashtag'lerle herkes oraya yöneldi veya yöneltildi. Bilhassa AK Partili vekiller de tweet yarışına girişti.

Şimdi takkeyi önümüze koyarak düşünelim! Bu durumda İstanbul sözleşmesine dokunmayarak İslam’ı yedirmiyor musunuz? İslam’a saldırılar yarınlarda yine devam etsin mi? İslam’a bu meş’um saldırıların kaynağı kurutulmasın mı?

İstanbul sözleşmesi yerinde dursun diyenler bütün bunların müsebbibi olacaktır!

 

İslam’a saldırının adı!..

 

Neticede Ankara Barosu kör gözlere sokarcasına cüretinin kaynağını göstermiştir. Ali Erbaş üzerinden “asırlar öncesinden gelen ses” diyerek İslamiyet’e kin kustuğu bildirinin adresini, İstanbul Sözleşmesi'nin üçüncü maddesi olarak vermiştir.

3. Madde bilhassa toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahsediyordu. Yaratılıştaki fıtratı, dinimizin kadın erkek ayrımını reddediyordu. Çünkü Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, bizi bu noktalara getiren ve hız kesmeden devam ettirilen bir Soros projesi idi.

Dolayısıyla İstanbul Sözleşmesi ile LGBT’lileri de içine alan çarpık cinsel yönelimler savunuluyordu.

Bu durum Türk’ün üç bin yıllık anane, ahlak, edep ve değerlerinin mahvolması manasına geliyordu. Nitekim sözleşmenin bir diğer maddesi, “taraflar kültür, töre, din gelenek ve namus gibi kavramlarla bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edecektir” hükmünü taşımaktaydı.

Burada konunun adı güya “şiddet eylemidir!” Şu kanuna göre baba oğluna, ana kızına, beyi eşine nasihat bile veremez hâle gelmekteydi. O nasihat karşı tarafça şiddet veya baskı olarak değerlendirildiğinde konu yargıya taşınabilecekti.

Dikkat ediniz! İşte Sayın Diyanet İşleri Başkanımızın İslam’ın temel prensiplerini, Cenab-ı Hakk'ın emirlerini sadece hutbede beyan etmesi ile birlikte Baro’nun tavrına dikkat kesilelim:

“Söylemini kutsal sayılan değerler üzerine inşa ederek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan kokan cüreti!”

Buyurun ve lütfen anlatın bana, Ali Erbaş kime şiddette bulundu? Sadece hutbede İslam’ın temel prensiplerini açıkladığı için, Ankara ve İzmir Baroları tarafından şiddet fiiliyle suçlandı.

Evet, bunlar güzel günlerimizdir. Rüzgâr değiştiğinde camide dahi olsa konuşamayacağınız günler yakındır.

Biz İstanbul Sözleşmesi’nin temelde İslam’ın bütün değerlerini ayaklar altına aldığını defalarca bu sütunda dile getirmiştik. Yarınlarda evlatlarınıza dinî nasihatte dahi bulunamayacaksınız demiştik. Maalesef bu önemli mücadele Sayın Yusuf Kaplan, Ebubekir Sofuoğlu ve Sema Maraşlı gibi hakkı açık yüreklilikle dile getiren üç beş kişiye ve sosyal medyada sesini duyurmak için çırpınan eli öpülesi yiğit Anadolu evlatlarına kaldı...

İlahiyat hocaları maaşlarını alsınlar, yatsınlar, sussunlar ve uyusunlar. Hakkı ve hakikati savunmasınlar! Her konuya maydanoz olan düşünce platformları birilerini üzmemek adına bu konuyu es geçsinler.  Vekiller İslamiyet’i değil de Ali Erbaş Bey'i yedirmemek için canhıraşane çalışsınlar. Meselenin özünü, İstanbul Sözleşmesi denilen ahtapotun kollarının vatanı ve aileyi yok etmeye doğru gittiğini, İslami değerleri ayaklar altına almak için gayret ettiğini görmesinler! “Erbaş yerinde kaldı ve mücadele bitti” diyerek bayram etsinler.

Bakın net söylüyorum. Kurumlar kalıcı, fertler gelip geçicidir. Sayın Erbaş gider başka başkanlar gelir. Şayet gerçek bir Diyanet İşleri Başkanı olacaksa, bütün başkanların Ankara Barosu’nun LGBT’lileri savunduğu söylemlere karşı duruşu hiç değişmeyecektir. Başka bir söylem icra etmesi için, ancak “hıyanet işleri başkanı” olması lazımdır.

Durum bu merkezde olunca İslam’a ve İslam’ın değerlerine saldırının kaynağı hâlindeki İstanbul Sözleşmesi'ne neden laf etmiyorsunuz? Neden sorgulamıyorsunuz? Bakınız Ahmet Davutoğlu, İstanbul Sözleşmesi'nin ateşli bir müdafii olduğunu, onu çıkartabilmek için nasıl gayret gösterdiğini Mısır’daki sağır sultana kadar duyurmaktadır. Barolar İslamiyet’e pervasızca saldırabilmektedir.

Siz neredesiniz? Kimin yanındasınız?

Sayın Ali Erbaş Bey daha önce de bu sözleşmenin tehlikelerine işaret etmişti. Onu bir kez daha İstanbul Sözleşmesi’nin içyüzünü ortaya çıkaran açıklamaları nedeniyle gönülden tebrik ediyorum.

Buna karşılık hâlâ meselenin ana mahiyetini görmek istemeyenleri, “bütün bu saldırıların vebali boynunuzdadır” diyerek kınıyorum.

Sözleşmeye karşı olduğunu bildiğim Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Devlet Bahçeli Bey’i, toplumsal cinsiyet eşitliği projeleriyle doğrudan dinimizi ve aile yapımızı hedef alan, milletimizi derinden yaralayan bu meş’um belgeyi yok ederek tarihî bir görev ifa etmelerini diliyorum.

Bu kararla bir kez daha milletin gönül tahtına oturacaklardır...

 

Teşekkür

 

Bu arada “Pik yapan virüs” başlığını atmışken Sayın Cumhurbaşkanı'mıza, Sağlık Bakanı'mıza ve sağlık çalışanlarımıza koronavirüse karşı mücadelede göstermiş oldukları canhıraş gayretlerinden dolayı teşekkürü bir borç bilir ve derim ki:

Biz Türkler temizliği imanın yarısı gördüğümüzden ve de sapkın çarpık ilişkilerden uzak durduğumuzdan, helal yiyip içtiğimizden virüslerden daha az etkileniyoruz. Elbette alınan tedbirlerde büyük önem arz etmektedir. Asırlar öncesinden gelen ses bize temizliği ve karantinayı emretmektedir. Batı virüsle kavrulunca bunu anladı. Ancak o sesi boğmak için çalışan Ankara Barosu elemanlarının anlaması imkânsızdı. Kendilerine hidayet diliyorum!

 

 

TEFEKKÜR

 

Bî-basîret olamaz müdrik-i feyz-i dîdâr

Herkese nûr görünmez cebel-i Musâ’da

                                                    Rahmî

(Basiretsizler Allah bilgisini anlamaz,

Herkese ışık görünmez Musa Dağı’nda.)

Beğendim 1 Muhteşem 1 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık