ALLAH SONUMUZU HAYRETSİN!

Son 17 yılda, baştan sona ve arka arkaya gelen üç başkanın üçünün de fikir faaliyetlerinin, tam bir ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog faaliyeti kapsamında olduğu aşikardır. İşin bu kadarı bir tesadüf veya tevafuk olabilir mi sizce?.. Son 17 yılda, arka arkaya gelen üç başkanın üçü de Ilımlı İslam zihniyetini yürütüyor.

ALLAH SONUMUZU HAYRETSİN!

Malumunuz, Hasan Kamil Yılmaz’ın emekliliğinden boşalan İstanbul Payitaht Müftülüğüne, tam da 15 Temmuz hain darbe girişiminin üçüncü yıl dönümüne tesadüf eden günde, Marmara İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Emin Maşalı atandı. Atama, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 38'inci maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2 ve 3'üncü maddeleri gereğince yapıldı. Yani, Maşalı’nın asli görevi İlahiyat Fakültesinde devam etmekte, görevlendirme olarak da İstanbul Müftüsü oldu.

Maşalı’nın İstanbul Müftüsü olarak atanmasının ardından gözler, Maşalı’ya çevrildi. Maşalı kimdir, ne düşünüyor, hangi düşünce yapısından, kimlerin ekolünden, vs. Kamuoyu bu merakında haklıydı. Bunun nedenini aşağıda göreceksiniz…

Bu bakımdan, Müftü Maşalı’nın atanmasının mahiyetinin daha iyi anlaşılabilmesi için, son 17 yılda Diyanet’e getirilen üç Başkan’ın fikir yapılarından özet birkaç örnek sunmanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

DİYANET’TE SON ÜÇ BAŞKAN?

1-Ali Bardakoğlu

Son 17 yılda Diyanet’e atanan ilk Başkan Bardakoğlu, Mısırlı mülhid toelog Ebu Zeyd’in, Kur’anı ve Hz. Peygamber’i açıkça inkâr eden sözlerine destek veriyor, o ilhadi sözlerin arkasında duruyor, o cümlelerinden dolayı Ebu Zeyd’i açıkça tebrik ediyor ve kendisini takip ettiğini ifade ediyordu. (Bkz. Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I, Ankara, 2000, s. 442, 518).

Başkan olmasından itibaren, zamanın Diyanetten sorumlu Mehmet Aydın desteğinde, Diyanette, resmen Dinde reformu başlatan Ali Bardakoğlu’nun reformist fikir ve icraatları ayrı ve uzun bir yazı konusudur. Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i inkar eden sözler karşısındaki bu tutumu her şeyin özeti olsa gerektir. Aşağıda, üçüncü bölümde (C), yine Bardakoğlu’nun Müdürü bulunduğu “KURAMER” tarafından yayınlanan, Kur’an’ı inkar eden oryantalist kitaplardan birini örnek vereceğiz.

2-Mehmet Görmez

İkinci Başkan Mehmet Görmez, Fazlurrahmancılık bağlamında tarihselliği savunuyor, hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v)’e aidiyeti kesin bile olsa, toplum kabul etmediği ve toplum tarafından uygulanamadığı takdirde, hadislerin kutsal/dini bir değerinin olmayacağını söylüyordu. (Bkz. Görmez, Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Metodoloji Sorunu, s. 231, 233, 240, 303, 304).

Bu anlayış, mütevatir hadislerin bile inkarı anlamına geliyordu. Öte yandan da Görmez, "Allah, insanların, tarihsel bakış açısıyla dini hüküm koymalarını emretmiş" diyecek kadar da ileri gidiyordu. (Güncel Dini Meseleler Birinci İstişare Toplantısı – I (15-18 Mayıs 2002), İstanbul, (DİB baskısı, Ankara, 2004), s. 228).

Aynı bağlamda Görmez, Başörtüsünün dini bir emir olduğunu da kabul etmiyordu. (Bkz. (İslamiyat Dergisi, Cilt 4, Sayı: 2, Nisan Haziran 2001, s. 33).

Dinler Arası Diyalog bağlamında da Görmez, Adeneuar Konrad vakfındaki sunumunda, "Eğer çok dinli yasam yeniden ele alınacaksa bütün dinlerin tecrübelerinden yararlanmak gerekir” demektedir. Bu ifadenin, diyalog yolunda dinlerin ortak hükümlerinin alınması gerektiği anlamına geldiğinde kuşku olmasa gerek. (Bkz: http://www.mehmetgormez.com/dosyalar/1_36753061_4101327 (yazı yayından kaldırılmış. Bu durumda, Dr. Ahmet Gelişgen’in makelesine bakabilirsiniz: https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=90#20190720100800 ).

Mehmet Görmez, Ali Bardakoğlu devrinin de kompetan Başkan Yardımcısı olarak Gölge Başkan olarak hızlı adımlarla, Diyanet’te Fazlurrahmancılık, ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog faaliyetlerini re’sen yürüten devrin kudretli adamıdır. 2010 yılından itibaren ise, Ali Bardakoğlu’ndan resmen de bayrağı teslim alarak, Özafşar, Erul, Yavuz Ünal gibi takım arkadaşlarıyla Diyanet’te ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog faaliyetlerinde zirveyi devirmiştir.

Başkanlıktan sonraki süreçte ise, Uluslararası düzeyde kurduğu bol paralı ve güçlü kuruluşu İslam Düşünce Enstitüsü (İDE) ile, gelmiş geçmiş anlı şanlı ılımlı İslamcılarları da bünyesine katarak, Anadolu’nun masum sivil toplum örgütlerinde ve anlaşmaya vardığı ilahiyat Fakültelerinde faaliyetlerini “yarı resmi” denebilecek bir mahiyette sürdürmektedir. Devlet eski Bakanı Mehmet Aydın, DİB Eski Başkanlarından Ali Bardakoğlu ve Said Yazıcıoğlu, Tarihselciliğin babası Mehmet Said Hatipoğlu, diğer reformist ilahiyatçılardan Saim Yeprem, Hayrettin Karaman, M. Emin Özafşar, Bünyamin Erul, Mehmet Paçacı, Necdet Subaşı, Kaşif Hamdi Okur ve Mahmut Demir (DİYK Uzmanı) gibi isimlerle,  Mısır’lı Kuran münkiri Ebu Zeyd’in oğlu Vasfi Aşur Ebu Zeyd; Anadolu’ya ılımlı İslamı/tarihselciliği/dini reformizmi/Fazlurrahmancılığı yaymak ve resmi ideolojiye de bu hususta baskı kurmak üzere Görmez’in İDE’sinde bir araya gelmişler, canhıraş bir şekilde çalışmalarını sürdürmektedirler.

Görmez İDE’sinde yer alan fakat, Görmez ekibinin modernist düşüncesini benimsemeyeceklerini umduğumuz, belki durumun idrakinde olmayan, kıymetli ilim adamları da yok değil… Raşit Küçük hoca ve Mustafa Kara bunlar arasında. Bu hocalarımız, gerçeği anladıklarında kanaatimizce geri çekilmeyi de bileceklerdir.

Diyanet kanadında ise, Görmez’in eski Genel Müdürü ve halen DİB Başkanı olan Ali Erbaş, Görmez’in eski DİB Başkan Yardımcısı ve halen DİYK Başkanı olan Ekrem Keleş, emirlerindeki Fetöcü DİYK Üyesi/Uzmanı ve diğer üst bürokratlarla alt yapıyı oluşturmakta, “ılımlı İslam”a son noktayı koymak üzere canhıraşça çalışmaktadırlar.

Görmez’in, Ilımlı İslam ve tarihsellik bağlamındaki fikir ve icraatlarını temsilen, “hadis ve sünneti kökünden inkar etmek anlamına gelen” yukarda verdiğimiz, tek örnekle yetindik. Diğer faaliyet ve fikirleri, hepsi olmamakla birlikte, ciltleri dolduracak genişlikte de sosyal medyada yer almıştır. Buradaki dar satırlarda burada özetlemek bile mümkün değildir.

3-Mevcut Başkan, Ali Erbaş

Halen göreve devam etmesi hasebiyle, son 17 yılın üçüncü DİB Başkanı Ali Erbaş’a biraz daha detaylı yer vermek durumundayız…

Bardakoğlu’nun ve Görmez’in Diyanette iken Din Eğitim Genel Müdürü olan Ali Erbaş, Fetö’nün kuruluşu olan Kültürler Arası Diyalog Platformunun (KADİP ) yönetim kurulu üyeliği yapmış. (https://twitter.com/sfsars/status/908834129420144640?s=12  ). Hayrettin Karaman’la birlikte katıldığı KADİP Dinler Arası Diyalog toplantısında, “Hayretin Karaman’ın, bugünkü Yahudi ve Hristiyanlığa inananların da cennete gideceğini bastıra bastıra anlattığı toplantıda, “Yani, dinimizi Peygamberimize tahsis edemeyiz” şeklinde arada vokal yapıyordu. (Polemik Değil Diyalog, s. 40) Dinler Arası Diyalog’un kabul edilmesinin gerekliliğini ortaya koyan bir toplantıda bu sözlerin ne anlama geldiği açıktır. Zira, Fetö’nün ağzından, kelime-i Tevhid’in ikinci bölümü olan “Muhammedün Rasülüllah” bölünün kaldırılmasını öngörüyordu. Zira Yahudi ve Hristiyanlar, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kabule asla yanaşmıyorlardı. Hırıstiyan ve Yahudilerle birleşmek için bu elzem görülüyordu. Zaten “Dinler Arası Diyalog”, üç dinin katkılarıyla, barış, sevgi, saygı ve hoşgörüyü temel alan yeni bir dinin oluşturulması demekti. Bundaki asıl gaye ise, Yüce İslam Dinimizin dejenere edilmesiydi.

Aynı oturumda Ali Erbaş, Hayrettin Karaman ve hâzirun’a, “Hz. Peygamber’in devre dışı bırakılarak necatı mümkün olabileceğine dair ilk gelen kaynaklarda bir şey var mı?” sorusunu da yöneltmektedir (Polemik Değil Diyalog, s. 31). Danışıklı döğüş yöntemiyle sorulan bu soruyla da “diyalog için elzem görülen “peygambersiz din”e, (güya) dayanak bulmak için zemin hazırlanmaktadır. Karaman’ın bu soruya, ayetleri tahrif ederek dolambaçlı olarak verdiği cevaptan da “evet” sonucu anlaşılacaktı.

Keza, aynı toplantıda Ali Bulaç’ın, “gayri Müslümleri Müslümanlara yaklaştırma çabasını ifade eden” sözleri üzerine de Ali Erbaş, gayr-i Müslimlerle birlikte tüm insanlığı “ontolojik kardeş” olarak ilan etmektedir (Polemik Değil Diyalog, s. 46).

Ali Erbaş’ın, kendisine ait bir Twet’te, Ehli Sünnet aleyhine söyledikleri de oldukça garipti. Şöyle ki: “Öncelikli amaçlardan biri de, hayaletleşen Ehli Sünnet kavramını tüm İslam Alemi için müşahhas hale getirmek olmalıdır.”

Demek ki, Ali Erbaş’a göre, Ehli Sünnet hayalet hale gelmiş, yani hayal dünyasında yaşıyor, Ehli Sünnet yok veya bozulmuş, ayakları yere basmıyor. Bu müşahhas hale getirilcek… Nasıl? Tüm İslam alemi yeniden içine konarak; Şia’sı “şunu”su “bunu”şu…

Ali Erbaş, yazdığı kitapların tümünde Hıristiyanlığı tanıtması dikkat çekiyor, bir kitabının ön sözünde, bu yazdığımız kitapla, “Dinler Arası Diyalog’a bir nebze katkı sunabilirsek kendimizi bahtiyar hisswedeceğiz” diyordu. O kadar ki Ali Erbaş’ın Protestanlık kitabı, Nazif Gürdoğan’ın 06 Temmuz 2011 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi’nde kaleme aldığı “Kutsal Kültürde Protestanlık" başlıklı yazısında, “Protestanlığın güzel ve kutsal bir din oluşuna delil gösterilerek ibrahimi dinler’in birleştirilmesine” basamak yapılacaktı…

Ali Erbaş, Hayretin Karaman’la katıldığı Fetö Abant toplantılarının da yılmaz müdavimi ve madaratötrü idi. Bunlar yetmemiş gibi bir de KADİP üyelerinden, 17/25’ten sonra Pensilvanya’ya sığınan Suat Yıldırım’la ve diğer dinlerin temsilcileriyle Kilise’de İsa’nın çarmıhı (haç işareti) altında sırıtan pozlar veriyordu.

(Resimde, ortada Fetö firarisi Suat Yıldırım, sağ baştan ikinci sıradaki Ali Erbaş)

15 Temmuz hain darbe girişiminin sivil ayaktaki bir numara koordinatörü olan Adil ÖKSÜZ’ün, ünlü Fetöcüler Suat Yıldırım ve Davud AYDÜZ’le birlikte jürisini oluşturuyorlardı. Sakarya’da, Fetö’nün eski yardım derneği olan “Kimse Yok mu” derneğinin de baş destekçisi olan Ali Erbaş’ın ailesi üzerinde de terör örgütünün sis perdeleri dolaşıyor. (https://twitter.com/sfsars/status/908834129420144640?s=12  ) Örneğin Kur’an Kursu hocası olan kızı Merve Safa Likoğlu ve İlçe Müftüsü olan damadı Muhammet Likoğlu hakkında ciddi bir fetö soruşturması açılmasına rağmen kapatılmış…

Ali Erbaş’ın, “Hıristiyanlıkta İbadet” adlı kitabının önsözünde de, bu kitabı yazmadaki gayesinin, objektif olarak “Hristiyanlığı tanıtmak” olduğunu vurgulamaktadır. Şöyle ki: “Çalışmamız boyunca, dinler tarihçisinin uyması gereken en önemli davranışlardan biri olan objektiflik kuralına riayet etmeye çalıştık. Çünkü dinler tarihçisi aslında bir dine mensup olsa da olmasa da, ilmi araştırmalarda tarafsız olmak zorundadır. … Bunun için Hristiyan ibadet ve ayinlerini yine Hırıstiyan anlayışlarına ve izahlarına göre anlatmaya özen gösterdik. … Zaten buradaki gayemiz, Hıristiyan ibadet ve ayinlerinin tenkidi değil, olduğu haliyle tanıtımını yapmaktır. …” (Ali Erbaş, Hıristiyanlıkta İbadet, Bayrak Matbaası, 2003, İstanbul, s. 13).

Ali Erbaş’ın Diyanetteki Fetöcüleri koruduğu yakınlarını ve önemli bürokratları onlardan oluşturduğu da gelen haberler arasında. Örneğin, Özel Kalem Müdürü hakkında ve Din İşleri Yüksek Kurulu Üyelerinden 4 ve Uzmanlarından 2 kişi hakkında ve bazı daire başkanları hakkındaki Fetö soruşturmasını Ali Erbaş 1.5 yıl bekletmiş. Bundan sonra bir şekilde başlayan bu soruşturmalara da hep fren olmuş. En son zorla bitirilen soruşturmalar neticesinde, Özel Kalem Müdürü, 2 daire başkanı, 3 DİYK Üyesi ve 2 DİYK Uzmanı hakkındaki ihraç kararlarını üç yıldır gel-gitle oyaladıktan sonra, onaylayıp sonuçlandırmak yerine, istenmedikçe sunmamak talimatıyla ilgili görevlilere geri iade etmiş… Söz konusu isimler, kurumda en önemli görevlerin başında aktif halde devam etmektelermiş… Örneğin, biri özel kalem müdürü, biri Personel daire Başkanı, diğeri Yayın Daire Başkanı, öteki DİYK Başkanvekili, bir diğeri, DİYK Dinler ve inançlar Komisyon Başkanı. Vs.

Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret etmeden önce 2018 Kasım’ında Madrid’de gizli Fetö toplantısına katılan Ali Erbaş’ın, bugün için, hanımının danışmanlığını yapan ve Erbaş’ın lojmanından çıkmayan bayan Vaize de ilginç bir isim: Fatma Hatice Sis. (Yeni yaptığı evliliği sonucunda sonuna Güzeldal soyadı eklendi). Muğla Merkez Vaizi olduğu halde Ali Erbaş yıllar öncesinde yanına görevlendirme olarak getirdi, karısına hizmet ettiriyor. Hatice Sis’in babası, resmi kayıtlarda Fetö firarisi olan Ali Mürşit Sis…

Ali Erbaş, küheylan doğuran atın sessizliği ile, Ehli Sünnet’ten hızla tarihselci anlayışa dönen ve bu işte en büyük maşalığa gönüllü olan DİYK Ekrem Keleş’in başkanlığındaki Fetöcü Kurul Üye ve uzmanlarıyla ılımlı İslam’ı noktalamakta kararlı görünüyor. Bu konuda oldukça somut neticelere ulaştılar. Bu çalışmalardan en önemlileri, yeni çıkartılan ve çıkartılacak ılımlı İslam’ı yansıtan bol sayıdaki kitaplarla, Diyanette, “muamelat sorularının cevaplanmasını yasaklayan 69942030-105-E.44958 sayı ve 12.04.2018 tarihli kamüflajlı “genelge”dir. Genelgenin konusu bile, “ALO 190 Hattının Açılması ve Dini Bilgilendirmede Uyulması Gereken Esaslar” başlığı ile, içeriği gibi kamüjlajlanmıştır.

Çok uzak değil, daha 22.06.2018 tarihinde Diyanet TV’de güftesi Fetö’ye ait ilahi de yayınlanmıştı…

Ve DİB Başkanı Ali Erbaş, cübbesiyle beyaz sarığıyla, şen şakrak bir çalgı meclisinde yemekte! Endamlı bir kadın artist keyifli bir müzik icra ediyor! Yemek masasındaki Ali Erbaş’ın sol yanında, son derece sosyete kıyafetli bir bayan!  Keyf 4 köşe! Bu ortamdaki, sıradan bir vatandaş değil, Cübbesiyle v beyaz sarığıyla DİB Başkanı Ali ERBAŞ! (Fotoğraflar elimizde). Evet, sis, sis, sis, ardı ardına sis ve sis bulutları…

4- Son Üç Dib Başkanı’nı Ortak Değerlendirme

Son 17 yılda, baştan sona ve arka arkaya gelen üç başkanın üçünün de fikir faaliyetlerinin, yukarıda kısa örneklerle de olsa açıkça görüldüğü üzere, tam bir ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog faaliyeti kapsamında olduğu aşikardır.

İşin bu kadarı bir tesadüf veya tevafuk olabilir mi sizce?.. Son 17 yılda, arka arkaya gelen üç başkanın üçü de Ilımlı İslam zihniyetini yürütüyor. Hayatları da öyle, Diyanet görev süreci de…

Aynı zihniyeti taşıyan ilahiyatçılardan oluşan ardışık atama, bir tasadüf olamaz!..

Bundan sonra gelecek dördüncü DİB Başkanı da aynı zihniyette mi olacak, doğrusu merak ediyoruz…

Bu durum bir gerçeği haykıran fiili bir durumdur ki o gerçek; son 17 yılda Diyanetteki “Ilımlı İslam” ve “Dinler Arası Diyalog” gerçeğidir.

Artık bu gerçeği Müslüman kamuoyu fark etmiş durumda…

Kamuoyunun dimağında bu tablo yer edince, artık, tüm dikkatlerin, yeni atanan İstanbul Müftüsü Maşalı’ya yönelmesi de son derece tabiidir.

B-YENİ İSTANBUL MÜFTÜSÜ “MAŞALI”

Yeni İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı, doğrusu kamuoyunda pek de sesi duyulmayan bir sima idi. Tanınmayınca herkes, hayatına, bulunduğu mahfillere ve eserlerini araştırmaya başladı.

Doğrusu biz de Maşalı’nın kendi orijinal fikirleri hakkında ancak kitaplarını inceledikten sonra somut bilgi sahibi olabiliriz. Bu kitaplara ulaşana ve anlayıncaya kadar Müftü Maşalı hakkındaki bazı somut verileri de burada sıralamak istiyoruz:

1-Müftü “Maşalı”, Mısırlı Mülhid Teolog Ebu Zeyd’in Bir Kitabını Türkçeye Terceme Etmiş!

Yeni İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı, Kur’anı ve Hz. Peygamber’i açıkça inkar eden Mısırlı mülhid toelog Ebu Zeyd’in, “Mefhumu’n-Nâs dirase fi Ulumi’l-Kur’an” adlı eserini, “İLAHİ HİTABIN TABİATI” adıyla Türkçeye tercüme etmiş. (Kitabiyat, Ankara, 2001. “Kitabiyat”, bilindiği gibi, Görmez ve onun tarihselci ekibi tarafından işletilen, Ankara Okulu yayınevidir). 2013 yılında kitabı, Görmez ekibi tarafından kurulan “OTTO Yayınevi” basmış.

Konunun mahiyetini anlayabilmek için öncelikle Ebu Zeyd’i tanımak gerekir. (Tam adı, Ebu Hamid Ebu Zeyd). Bunun amaçla Ebu Zeyd’den bir örnek getiriyoruz:

Diyanet’in düzenlediği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”ındaki sunumunda Ebû Zeyd, Kur’an ve Hz. Peygamber’i inkâr eden şu sözleri ifade etmiştir:

“İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur' an' a, Sünnet’e ve İslami düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir (…) Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak yeniden mercek altına alınmalıdır. … Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden geçti. Tarih boyunca şimdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü halini kısıtlamaya çalıştılar; okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler. Yine de okunmasına izin verildi. Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Alah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farzedin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik, çünkü Allah insanla kültürü yoluyla iletişim kurar. Bu sorular derin değil, tam aksine basit sorulardır. Ya kronolojik sıralama? Kur’an sıralaması, Surelerde Mekke ve Medine ayetlerinin birbirine karışık şekilde yer alması, Surelerin yeniden düzenlenmesi, bu sorular tabu olarak kabul edilirken atalarımız tarafından araştırılıyordu (s.441). (…) Sadece İslami düşüncelerle hareket etmemeliyiz. (…) Kadınları dövmekle ilgili ayete gelince, bunu kimin yorumladığını bilmiyoruz. (Bu konuda Kur’an hakkında bir polemiğe girmek istemiyorum( s.442)…” (Diyanet, Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I, Ankara, 2000, s. 441, 442).

Değerlendirme: Görüldüğü gibi Ebu Zeyd’in yukarıdaki sözlerinde; Kur’an’ın Allah kelamı olmadığı, her devirde içerisine bir şeyler atılarak kartopu gibi büyüterek bu günkü şeklinin oluştuğu, Arap kültürüyle dolu bir kitap olduğu, Peygamber Efendimiz’in peygamber olduğunun da şüpheli olduğu, “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız” ayetinin Kur’an’a dışardan sokulmuş bir ifade olduğu, Kur’an-ı Kerim’de surelerin dizilişinin de problemli olduğu, lafız olarak kadınları dövmekten söz eden Nisa Suresi’ndeki 34. ayet-i kerimenin esasen ayet olmayıp yorum olarak Kur’an’a sokulduğu, hicrete kadar okunması ve yazılması yasaklanan(!) bir Kur’an’ın günümüze kadar gelme imkânının olmadığı gibi konulara yer verilmektedir.

Ebû Zeyd’in yukarıdaki inkarcı sözlerine ise, eski DİB Başkanı Ali Bardakoğlu da aynı şûrada, şu sözleriyle destek vermektedir:

“Muhterem bilim adamları, elbette ki, Sayın Ebû Zeyd başta olmak üzere, tebliğ sunan arkadaşlara teşekkürlerimi ifade ediyorum. Bilhassa Ebû Zeyd fikirlerini açıkça ifade ettiler, kendisini tebrik ederim, çok mutlu oldum. Biz, bu ortamlarda fikirlerimizi tartışmayacaksak, konuşmayacaksak, başka hangi ortamlarda konuşabiliriz; ona imkân yok. Hoşgörüden çok bahsediyoruz ama fazla da hoşgörülü olmadığımızı hemen ilk anda ele veriyoruz. (…) Bu itibarla Ebû Zeyd’in söylediği düzlemde, Ebû Zeyd’in anlatmak istediği seviyede bir katkı ve eleştiri ancak Ebû Zeyd’e yakışan tutumdur. Ben, şahsen Ebû Zeyd’in yaklaşımlarından çok istifade ettim. Kendisini de yakinen takip ediyoruz. İslam düşünce dünyasında ciddi problemlerin olduğu aşikar, bunları göz ardı ederek, İslam dünyasında hiçbir problem yoktur, büyük medeniyetler kurduk falan diyerek(s.517), (…) Yani; biz, kendi konularımızı dindar olarak değil, bir akademisyen olarak, bir ilahiyatçı olarak ele almak zorundayız (s.518)…”[1] Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I, Ankara, 2000, s. 517, 518).

Değerlendirme: Görüldüğü gibi Bardakoğlu, Mısırlı mülhid ve mürted toelog Ebu Zeyd’in, Kur’anı ve Hz. Peygamber’i açıkça inkar eden sözlerine destek veriyor, o ilhadi sözlerin arkasında duruyor, o cümlelerinden dolayı Ebu Zeyd’i açıkça tebrik ediyor ve kendisini takip ettiğini ifade ediyor…

Ebu Zeyd’in ilhadi fikirleri dolayısıyla Mısır Mahkemesi, onun irtidat ettiğine (dinden döndüğüne) ve hanımlarının nikahının düştüğüne karar vermiş, bunun sonucunda Ebu Zeyd, 1995’te Mısır’ı terk etmek ve Hollanda’ya sığınmak zorunda kalmıştır. (Bkz. Ebu Zeyd, İlahi Hitabın Tabiatı, Tercüme: M. Emiin Maşalı, Kitabın kapak yazısında,  s. 2).

Bizde ise bu tür reformcu fikirlere sahip olanlar, özellikle son 17 yıldan bu yana ne hikmetse (!) revaç görmeye başladı. Bundan sonra ne olur, bilemiyoruz…

Müftü “Maşalı” Açısından İşin Mahiyeti:

Ebu Zeyd denen Mısırlı mürted ve mülhid ilahiyatçının, Kur’an’ı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i açıkça inkar etmesi olsun, Ali Bardakoğlu’nun bu zındığın ilhadi fikirlerine açık desteği olsun, apaçık ortadadır. Bu açıklamalrını yukarıda satır satır verdik. Ve bu satırlar, yukarıda kaynağını belirttiğimiz üzere, Diyanet’in kitabında da kayıtlıdır…

Bu fikirlere sahip bir zındığın, buna benzer sapkın fikirlerini de diğer kitaplarında az çok yer vereceği muhakkaktır. Çünkü adam, ilhadı ve dini saptırmayı kendine dava edinmiş ve o minval üzere ölmüş.

Yeni İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı, bu sapkın ilahiyatçıya ait yukarıdaki mezkur kitabı tercüme etmiş ve yayına sunmuştur. Kitabın henüz tamamını incelemedik. Ama ilk bakışta kitapta göze çarpan çok vahim birkaç örneği aşağıda arz edeceğiz.

Evvela şu sualin cevabını hep birlikte arayalım:

Başka dilde bir kitap, Türkçeye neden çevrilir?

Elbette, o dildeki Müslümanlar/vatandaşlar onu okuyup istifade etsinler diye…

O kitaptaki fikirleri benimseyip öylece inansınlar diye…

Bunun başka bir seçeneğini düşünmek mümkün değildir. Aksini söyleyen ya zır cahildir, ya saf dildir, ya da aynı yolun yolcusu bir maksatlıdır…

O halde, bazı saf dillerin “Ee efendim, bir sapığın kitabını tercüme etmek onun fikirlerini kabul etmek anlamına gelmez!”ifadelerinin de ne kadar tutarsız ve zavallı olduğunda kuşku yoktur…

Her şeyden önce, ilim adamı olmak şöyle dursun, sıradan bir şahıs dahi, inancına ve değerlerine aykırı bir fikri empoze eden bir yazıyı, bir kitabı, topluma arz edemez. Şayet arz ediyorsa, o fikri benimsiyor demektir, benimsenmesini de isytiyor demektir.  Tekrar edelim ki, bunun aksini söyleyen, ya zır-cahildir, ya saf dil’dir, ya da aynı yolun yolcusu maksatlı bir adamdır, başka olamaz… Kaldı ki kitapta, bir satır tenkide bile yer verilmemiştir.

Öte yandan, Dinimizde bir kötülüğe aracı olana, o kötülüğün bir misli günahının verileceği, bir iyiliğe aracı olanın da o iyiliğin bir misli sevabının verileceği ayeti kerime ile sabittir (Bkz. Nisa, 4/85). Hadisi şeriflerde de aynı durum ifade edilmiştir. (İbn Mace, Mukaddime, 14; Ahmed, V/387; Müslim, İmâre, 133; Ebu Davud, Edeb, 115; Tirmizi, İlim, 14; Ahmed, IV/120).

M. Emin Maşalı’nın, Ebu Zeyd’den tercüme ettiği kitaptan örnek vahim bir sapkınlık:

a-Kitapta; Kur’an’ın, “belli bir kültüre ait dilsel bir metin olduğu” ifade edilmektedir. (s. 41).

Bu görüş, Ebu Zeyd’in yukarıda açıkladığımız Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i inkâr eden ilhâdi görüşleriyle örtüşmektedir. Zira Ebu Zeyd’in, Kur’an’ın “belli bir kültüre ait dilsel bir metin olduğunu” ifade etmesi, Kur’an’ın tarihsel olduğunu ifade ettiği gibi, onun vahiy olmadığı anlamına da işaret eder. Çünkü kültür vahiy olamaz, vahiy de kültür olamaz. Hem de belli bir kültür! Yani tarihsel bir kültür, evrensel olmayan bir kültür!

b-“Belli bir kültüre ait dilsel bir metin olduğunu” söyleminin ardından Ebu Zeyd; “Kur’an’ın, yirmi kusur yılı aşkın bir süre zarfında, olgu ve kültürün içinde biçimlendiğini”, söylediği ifadelerden bu anlamın kasdedildiğini de ifade etmektedir (s.41).

c- Sonraki sayfalarda bu sakat görüş, “Kur’an Metni, hakikatı ve özü itibariyle kültürün ürünüdür ” ifadeleriyle, daha açık biçimde perçinlenmektedir (s. 47).

d- Devam eden satırlarda Ebu Zeyd mülhidi Kur’an’ın Allah kelamı olmadığıyla ilgili olarak şunları da kaydetmiştir:

“Bu durumda, metnin kültürel bir ürün olduğunu söylemek, ispata ihtiyaç duymayacak nitelikte kesin ve apaçık bir mesele olacaktır. Bununla bu mesele, kültürümüzde, devamlı olarak vurgulanmaya muhtaçtır. İşte bu çalışmamızda bunu gerçekleştirmeyi ümit ediyoruz.” (s. 47, 48).

Yukarıda şıklarda, Mehmet Emin Maşalı’nın tercüme ettiği Ebu Zeyd’e ait kitaptan alıntıladığımız ifadelerin her biri, Kur’an’ın vahiy olmadığı ya da Allah kelamı olmadığı anlamına geldiği gibi, hepsi birlikte de bu ilhadi görüşü topluca ve te’kiden ifade etmiş olmaktadır.

Ebu Zeyd zındığına ait bu satırları Arapça’dan Türkçeye çeviren, “Yeni İstanbul Müftümüz(!) Mehmet Emin Maşalı!”.

Maşalı bu satırları bizzat yazıp çeviren olduğuna göre, bunları görmemiştir, fark etmemiştir deme şansımız yoktur… Zira koskoca Profesör! Hem de Karamanların Bardakoğluların kucağında yetişmiş, hala da onların gözetiminde Profesör!

Tenkid eden en ufak bir ifade de getirmediğine göre, yeni İstanbul Müftüsü Maşalı’nın bu fikirleri kabul ettiğinden şüphelenmemiz de en tabii hakkımız olmaz mı?..

Umarız, allı şanlı bir ilahiyatın Kur’an-ı Kerim ve Kıraat hocası olarak böyle inanmıyordur…

Hadi iyimser olalım da “öyle inanmıyordur” diyelim demesine de sorun bununla bitmiyor…

Asıl sorun, Maşalı’nın öğrencileri bu kitabını alır ve okur da, “bunu, Kuran-ı Kerim hocamız yazmış, yanlış bir şey olsaydı yazmazdı” deyip de öylece inanmaya başlarlarsa durum ne olacak?.. Bırakın öğrencileri, biz bugün, onlarca belki de yüzlerce ilahiyat hocasının böyle inandığını da biliyoruz…

Bu noktada, “ayinesi iştir kişini, lafa bakılmaz” demezler mi adama?..

Ve bir misal: Evinizin en gizli yerine mücevherlerinizi sakladınız diyelim.  Siz evden çıktıktan sonra mücevherlerin yerini açıklayan bir ilan dağıtsanız, ondan sonra, “Efendim, biz bu ilanı, hırsızlar mücevherlerimizi evde bulsun diye açıklamıyoruz ha!” deseniz, alemi kendinize güldürmez misiniz? Neymiş, “sapık adamın kitabını tercüme etmek, ona inanmak anlamına gelmezmiş…” Senin aklın bu kadarsa kimse sana bir şey anlatamaz… Öyleyse, “sen bunu benim külahıma anlat!..”

Ezcümle; Müftü Maşalı’nın, Ebu Zeyd’den çevirdiği ilhadi fikirlerden dolayı kamuoyunun onu yadırgaması, Maşalı’nın da Ebu Zeyd gibi düşündüğünü zannetmesi, Ebu Zeyd’in bu ilhadi fikrini benimsetmek için tercüme edip yayınladığını ifade etmesi veya en azından bu konuda şüphelenmesinden daha tabii bir şey olamaz.

O halde, bu konuda daha başka söze hacet olmasa gerek…

Bu rezil duruma, hiç bir şey demeseler, “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” derler…

Üzülerek belirtelim ki, artık, azıcık menfaate susturulan günümüz Müslüman mahallesinde, değil salyangoz, “ağılı keler” ve “zehirli yılan” dahi satılır hale geldi…

Burada yaptığımız aynı açıklamalar, aşağıda getireceğimiz, Müftü Maşalı’nın reformist Hasen Hanefi’den tercüme ettiği “GELENEK VE YENİLENME” adlı kitap hakkında geçerli olduğu gibi; Bardakoğlu’nun KURAMER’i tarafından yayınlanan, Kur’an’ı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini inkâr eden “HZ. MUHAMMED MEKKE’DE” adlı kitap hakkında da geçerlidir.

Müftü Maşalı’nın yayınladığı diğer kitaplara bakarsak, konu ve adları üzerinden aynı sakıncaları çağrıştırmakta. Kitaplara şu an ulaşamadığımız gibi, yayında da görünmüyor. O kitaplar da incelendiğinde, bu minvale göre sakıncalı dini düşüncelerin çıkacağı kuvvetle muhtemel…

2- Müftü “Maşalı”, Ünlü Tarihselci ve Kur’an İnkarcısı Teolog Hasan Hanefi’nin Kitabını da Türkçeye Tercüme Etmiş!

Yeni İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı’nın Türkçe’ye çevirdiği kitaplardan biri de ünlü tarihselci sapkın Hasan Hanefi’nin “et-Türas ve’t-Tecdid” adlı kitabı. Maşalı, söz konusu kitabı, “GELENEK VE YENİLENME” adıyla Türkçeye çevirmiş. Hasan Hanefi bu kitabını “entelektüel” sınıf için yazdığını söylemiş. (C. Karadaş, s. 221). Kitap, 2011 yılında yine, Görmez’in kurdurmuş olduğu OTTO yayınları tarafından basılmış.

Kitap elimizde olmadığı için kitabın bizzat içeriğinden bilgi vermiyoruz. Ancak Hasen Hanefi, Modernist ve sapkın fikirleriyle tanınmış bir teolog olduğundan, fikirleri bazı inceleme kaynaklarında örnekleme şekliyle de olsa belirtilmiş.

Hasen Hanefi’nin sakat fikirlerinden olmak üzere:

Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar hocanın naklettiğine göre “Hasen Hanefi”, “Kur’an’da beşer sözü olduğunu, yani Kur’an’ın tamamının Allah’ın kelamı olmadığını, bütünüyle vahiy olmadığını söylemektedir. (Mehmet Bayrakdar, Dinler Arası Diyalog ve Başkalaştırılan İslam, Barış Matbaası, 2011, İstanbul, s. 165. Ayrıca bkz. Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 224).

Bayrakdar hocanın söylediğine göre, İranlı sapkın Abdülkerim Suruç ve Fazlurrahman, meşhur müsteşrik M. Watt’ın fikirlerini benimsemişlerdir. (Mehmet Bayrakdar, s. 163). Kur’an’ın bir harfinin bile Allah kelamı olmadığını söylemenin kişiyi küfre düşüreceğini, imandan çıkaracağını herkes bilir. Bu hususla ilgili ayet ve hadisler son derece açıktır. İslam alimleri de bu konuda ittifak etmişlerdir.

Bu yüzdendir ki Ezher Alimler heyeti, 1997’de sunduğu bir tebliğ sonucunda Hasen Hanefi’yi resmi antetli bir belge ile tekfir etmişlerdir; yani, “kafir” olduğunu ilan etmişler. (Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 217, 218).

Hasen Hanefi’nin ne denli bir zındık inkarcı olduğu hususunda bu kadarcık bilgi dahi kafi olmakla birlikte biz birkaç örnek daha getirelim.

a-Afgani, Abduh ve Seyyid Ahmed Han gibi reformist zındıkların yolunu takip ettiği belirtilen (Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 218) Hasen Hanefi’nin geçmişi de “Marksist”miş. (Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 216).

b-Hasan Henefi, Dinde “tecdid” projesinin mimarlarındandır. (Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 219).

“Tecdid” dinde yenilik demektir. 20 yüzyılda ve sonrasında, bugün dahi, dinde reform isteyenlerin tepki çekmemek için, dinde “reform” yerine “tecdid” kavramını öne çıkardıkları bilinmektedir.

c-Hasan Hanefi, günümüzdeki bazı meşhur sapkın teloglar gibi, İslami ilimlerde, İslam alimlerinin yolundan bağımsız olarak, kendi başına bir metedoloji geliştirmeye çalışmış. (Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 222).

(İslamı dejenere etmenin ilk basamağı pek tabii ki önce makbul ve müttefak İslami usul ilimlerini yok etmektir).

d-Hasan Hanefi’ye göre, Kur’an o günkü insanın ihtiyaçlarına göre indiğinden, nass (Kur’an metni), sabit bir anlam üzerine oturtamazmışız(!). Zira ona göre, (Kur’an dahil olmak üzere) hiçbir metin sabit anlam içermezmiş(!). Hanefi’ye göre Kur’an’ı, beşerin ihtiyaçları yeryüzüne davet etmiş(!). Her metin tümüyle değişkenmiş(!). Bu değişkenliği belirleyen de kitlenin yaşadığı dönemin gerçekleri ve ihtiyaçlarıymış(!). Aksi halde nass, ölürmüş, işlevsiz kalırmış(!). (Bkz. Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 223). Bundan dolayı Hanefi’ye göre, Kur’an metni, diğer (Kur’an dışındaki) metinler gibi devre göre, ihtiyaca göre yorumlanmalıymış(!). Bu anlamda (Kur’an dahil) hiçbir metnin kutsallığı yokmuş(!). (Cağfer Karadaş, Çağdaş İslam Düşünürleri, s. 224).

Evet! Müftü Maşalı’ın kitabını tercüme edip yayınladığı Hasen Hanefi’ye ait yukarıda verdiğimiz örnek kabilinden görüşler, apaçık küfür düşünceler. Önce, Kur’an’da Allah sözü olmayan, yani vahiy olmayan ifadeler var diyor, sonra da Kur’an’ın tamamının tarihsel olduğunu, bugün hükümlerinin geçerli olmayacağını, Kur’an’ın, sadece  o devrin ihtiyaçlarına göre indirildiğini, her devre göre ilgililerin dini hükümleri belirlemeleri gerektiğini ve Kur’an’da hiç sabit hüküm olmadığını söylüyor. Haşa ve Kellâ.

İstanbul’un Sevgili (!) Yeni Müftüsü M. Emin Maşalı da, Ebu Zeyd kâfirinde olduğu gibi, yine böyle bir kâfirin kitabını Türkçeye kazandırıyor, Müslümanlar okusun, ona göre inansınlar diye!..

Allah, önce bu zihniyetteki zavallıları yıllardır dini kadrolara yetkili olarak atayanlara, sonra da bu zihniyet sahiplerinin kendisine basiret ve iz’an bahşeylesin, Amin!..

3-Yeni İstanbul Müftüsü “Maşalı”, “KURAMER”le İç İçe!

Yeni İstanbul Müftüsü Mehmet Emin Maşalı, hali hazırda, Türkiye Diyanet Vakfı/29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde yer alan eski DİB Başkanı Ali Bardakoğlu idaresindeki KURAMER’in de Bilim Kurulu Üyesidir. (Bkz. http://www.kuramer.org/tr/kurumsal/bilim-kurulu ). Bu gerçek, “İstanbul’un yeni Müftüsü Maşalı, bu yapıyı benimsedi, bu yapıyla kafası uyuştu ve bu nedenle bu yapı içerisinde yer aldı” demektir. Zira kişi, özellikle itikadıyla örtüşmeyen bir yapılanmanın içerisinde yer alamaz… Yanlışlıkla yer aldıysa da orada durmaz…

Bu noktada, Bardakoğlu yönetimindeki “Kur’an Araştırmaları Merkezi (KURAMER) adı altındaki dini ifsat yuvasını ve örnek faaliyetlerini tanımamız gerekmektedir. Bunun için KURAMER’in yayınladığı kitaplara göz atmak yeterli olacaktır. Bu kitaplar arasında içeriği itkadi facilarla dolu, Bardakoğlu’nun kendisine ait, namıdeğer(!) Mustafa Öztürk’e ait, ünlü müsteşriklerin hocası M. Watt’a ait vb. kitaplar mevcut. Biz bu kitaplardan sadece birine göz atmakla yetineceğiz. O kitap, M. Watt’ın, “HZ. MUHAMMED MEKKE’DE” adıyla yayınlanan kitap.

Bu kitapta yer alan ifadeler, sadece imanı değil, İslam’ın kendini de kökünden sarsacak kadar ağır ve saçma! Zaten asıl amaç da M. Watt tarafından İslam’ı yıkmak için yazılmış bir kitap!

Kitaptan Seçme Bazı Rezil İfadeler:

(İşimiz kolaylaştırmak için bu incelmeyi, Dr. Ahmet Gelişgen hocanın web sitesinden alıyoruz. https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=86 ).

1-Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in büyük bir deha eseri olduğu (s. 198),

2-Hz. Muhammed’in, beşerden bir öğretmeninin olabileceği (s.199), (Not: Oryantalist Watt’ın ağzından olduğu için salavat yazmıyoruz…).

3-Kur’an’daki kıssaları aşina olduğu birinden almış olabileceği (s.199),

4-Kur’an kıssalarının Tevrat’la örtüşmesinden ötürü böyle ilişkilendirilebileceği (s.199),

5-O günkü duruma uyması için kıssaların Hz. Peygamber’e sezgi yoluyla da verilebileceği (s.201),

6-Hz. Peygamber’in, kıssa ile kıssadaki öğretiyi (ana fikri) karıştırmak suretiyle bunların tamamını vahyedilmiş zannettiği (s.200),

7-Kıssaların telepatik özelliği olan olağanüstü bir yöntemle Hz. Peygamber’e gelmiş olabileceği (s.200),

8-Dolaşımdaki bilgilerin Muhammed’e aktarılmış olabileceği (s.199)

10-Hz. Peygamber sav’in, davasında başarı için putlara tapma eğiliminde olduğu (s.143),

11-Müşriklerden elde ettiği dünyevi menfaatler karşılığında onların ilahlarını bir bakıma tanıdığı, mutabakat sağlanamayınca o ayetlerin neshedilği, (s.139),

12- Lat ve Menat’ın semavi varlıklar olduğu ve bunun İslamiyet’e aykırı olmadığı (s.139),

13-Lat, Menat ve Uzza’yı Allah’tan daha düşük seviyede kutsal varlıklar olarak kabul ettiği (s.138),

14-Lat ve Menat'ın semavi varlıklar olduklarına itiraz edilemeyeceği, bunun İslam'ın tek tanrılı din anlayışına da aykırı olmadığı (s. 139),

15-Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, görevinde başarılı olmak maksadıyla putlara tapma eğiliminde olduğu; başlangıçta Hz. Peygamber sav'in bunun farkında olamayabileceği (s. 143),

16-Garânîk (şeytan ayetleri) ni Kur’an’ın bir parçası olarak bir kere okuduğu (s.136), (Garanik ayetleri; “Putların şefaatleri umulur” şeklindeki uydurulan saçmalık),

17-Kelime i tevhid’i ifade eden Zariyat Suresi’nin 51/51 ayetinin Kur’an’a sonradan eklendiği (s.169),

18-Kur’an’ın genel olarak hadislerdeki tarihi malzemeden çıkartılan resmi doğrular gibi olduğu (s.169),

saçmalıklarına yer verilmekte ve bu bilgiler, mütercim veya yayıncı tarafından kesinlikle tenkit edilmemektedir.

Görüldüğü gibi, KURAMER tarafından tercüme edilip yayınlanan M Watt’a ait olan söz konusu kitap, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında şüpheler ileri sürerek, ne yazık ki Kur’an ve Sünnet’i yıkmayı hedeflemektedir.

"Kur’an’ın, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in büyük bir deha eseri olduğunu” söylemek, ne demek acaba?.. Bu söz, Kur'an'ın, Allah'ın kitabı olmadığı, aksine, -güya- "Peygamber'in uydurduğu bir kitap olduğu!" anlamına gelmez mi?..

Apaçık "gavurluk" denebilecek yukarıdaki iddialar, Peygamberlere ait sıdk, emanet, ismet, fetanet ve tebliğ sıfatlarına da taban tabana zıttır. Tarihde hiç bir peygamber bunları yapamaz. Hz. Peygamber (s.a.v)'e isnad edilen bu saçmalıkların her biri, dinin temeline konan dinamitlerdir.

KURAMER’in bastığı kitaptan örnek olarak verilen bu iddia ve şüpheler, Hz. Peygamber Efendimiz’in peygamberlik sıfatlarına ve Cebrail (a.s)’ın Allah’tan aldığı vahyi açık ve net bir şekilde ona ilettiği konusunda şüphe ve gölge düşürecek -hatta inkar edecek- nitelikte, İslam itikadını çiğneyen, köklerini yok etmeyi amaçlayan batıl iddialardır.

Bardakoğlu’nun kendisinin de Kur’an'ın Allah kelamı olmadığını belirten ve bunun araştırılmasını isteyen Ebu Zeyd'in bu sözlerini heyet huzurunda tebrik edip memnuniyetini bildirdiğini, yukarıda Bakdakoğlu’nu tanıtan başlık altında orijinal ifadeleriyle vermiştik…

İşte, yeni atanan İstanbul Müftüsü, yukarıda söylediğimiz gibi, bu kitapları yayınlayan TDV/29 Mayıs Üniversitesi bünyesindeki ve Bardakoğlu idaresindeki KURAMER’in Bilim Kurulu Üyesi olarak, bu yapıyla birlikte çalışmaktadır. Bu beraberliğin, KURAMER’in faaliyetlerini benimsemek ve yardım etmekten başka türlü bir okunuşu olamaz!..

4- Hayrettin Karaman, Yeni İstanbul Müftüsü M. Emin Maşalı’yı, Yeni Şafak’taki köşe yazısında tezkiye etti, Bu tezkiye, Maşalı’ya toz kondurmamak için miydi acaba? (https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/ne-guzel-burokrat-ne-guzel-muftu-2052087  )

(Daha dün göreve başlayan ve hiçbir icraatı olmayan yeni Müfü Maşalı’nın, “güzel müftülüğü” ve “bürokratlığı” ne zaman ortaya çıktı da kendini gösterdi acaba?.. Bu ilham mı, his mi, yoksa başka bir şey mi?)

Karaman’ın, yeni Müftü Maşalı’nın fikri yapısını olsun, yukarıda anlattığımız tercüme yayınlarını olsun, bilmiyor olabileceği düşünülemez. KURAMER üyesi olduğu ise, günün her vaktinde ve saatinde göz önünde…

O halde Karaman, Müftü Maşalı’nın bunca sakıncalı fikir ve faaliyetine rağmen, neden onu peşinen ve yıldırım hızıyla tezkiye etti dersiniz?..

a-Aynı fikirleri benimsediği için,

b-Aynı düşüncedeki ekip adamına dil uzattırmadan Müftü Maşalı’yı koruma altına almak için… Zira Karaman bir şeyi veya bir kimseyi sahiplendiyse artık o şeye, o kimseye kimse el süremez, dil uzatamazdı. Nitekim o asrın mutlak müçtehidiydi(!)…

c-H. Karaman kendisi; Abduh, Afgani, Reşit Rıza gibi İslam’da ilk reformu ortaya atanların doğru yolda olduklarını, gerek onların görüşlerini referans göstererek, gerekse onların hareket noktası olan (halk için) açıkça “mezhepsizliği” savunarak ortaya koyuyordu. Halka, dini güzelce anlatan mezhebi bırakın da her biriniz gidin ya Kur’an’dan sünnetten hüküm çıkarın, yahut bulduğunuz hocaya sorun” derseniz bu nere varır acaba? Bu iyi niyetlilik midir? Bu düşüncenin, “hastalanınca doktora da gitmeyin, eczaneye de! Doktorluğunuzu da eczacılığınızı da kendiniz yapın!” demekten ne farkı vardır?..

Fazlurrahman ise, sapkınlıkta bunlardan daha ileri düzeyde olduğu için Karaman, Fazlurrahman severliğini adeta gizliyor. Yeri geldiğinde de bilimsel yazılarında, tenkit etmeden Fazlurraahman’ın görüşlerine sayfalarca yer verebiliyor. Bunun yanında bir kaçamak yaparak, modernistler hakkında da ortak bazı küçük çekincelerini ifade ediyor. (Bkz. Diyanet, İslam’a Giriş Evrensel Mesajlar, 2008, Ankara, s. 55-57).

H. Karaman kendi web sitesindeki bir yazısında da Fazlurrahman’ın fikirlerini uzun uzadıya sitayişle anlattıktan sonra, töhmeti gidermek için olsa gerek, en sonunda, o fikirleri somut olarak reddetmeksizin, aksine o fikirleri benimsemeyi içeren ifadelerden sonra, küçük çekinceler koyuyor ve bununla yetiniyor. Bu tutum kanaatimizce, en az %75 Fazlurrrahman’ı kabul gibi anlaşılmaktadır. (http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0468.htm ).

Halbuki Fazlurrahman’nın oldukça sinsi, Müslüman görüntüde tehlikeli bir müsteşrik olduğu çoktan ortaya konmuştur. Bu hususta yine, ezber bozan Ahmet Gelişgen hocanın web sitesindeki Fazlurrahman eleştirisini okuduğunuzda, onun ne kadar sinsi ve tehlikeli olduğunu çok rahat anlayabilirsiniz. Gelişgen’in o yazısından sonra daha kimsenin, Fazlurrahman’ın şöyle iyi yanları vardır falan diyebileceğini sanmıyoruz. (Bkz. https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=193#20190720010846 ). Özde Fazlurrahmancı olanlar bile artık, Fazlurrahman’ı referans vermekten kaçınmaya başladılar. Fazlurrahman’dan vazgeçtikleri için değil, maskelerini düşürmekten korktukları için.

Kanaatimizce, H. Karaman’ın, Fazlurrahman’ın fikirlerini kaleme aldığı (muhtemelen) 2004’lü yıllar, henüz onun fikirlerinin meşhur olmadığı ve tezkiye edilmediği yıllardı. Ama Diyanetin, o zamandan bu zamana neredeyse tüm yayınlarına Fazlurrahman anlayışına göre ayar vermesi neticesinde Fazlurrahmancılık artık tezkiye edilmiş hale geldi, fikirleri resmi din kitaplarına isim anmadan yerleştirildi. Diyanet’in 7 ciltlik “Hadislerle İslam” çalışması da bunlardan. Sadece 1. Ciltteki usul bahsini bile okusanız, bunu bariz şekilde görürsünüz. Karaman, bu aşamadan sonra Fazlurrahman’ı yazsaydı, o küçük çekincelerini ekler miydi, ya da; bu gün o çekincelerinden de vazgeçmiş midir, bilmiyoruz?..

Öte yandan H. Karaman, Görmez’i her şeyiyle tezkiye ettiğine göre, onun Fazlurrrahmancılığını, tarihselciliğini ve Musa Carullah hayranlığını da kabul etmiş değil midir? Çünkü Görmez aynı zamanda Musa Carullah hayranı da! Bu konuda yine anlaşılır, müdellee ve detaylı çalışmasıyla gelişgen hocanın yazısını adres göstermek zorunda kalıyoruz. (https://www.ahmetgelisgen.com/Makale-Detay.aspx?ID=194#20190720093703 ).

d-H. Karaman’ın, İSAM’da yıllarca beraber çalıştığı Bardakoğlu ve “dostumuz” diye köşe yazısında bahsettiği ve kefil olduğu Görmez’in Diyanetteki faaliyet ve fikirlerine de toz kondurmadığını daima çalışmalarının arkasında durduğunu kamuoyu çok iyi bilmektedir. O yazısında Karaman, “Ben sevgili Görmez''i salih bir mümin ve güzel bir insan olarak tanıyorum” diye de peşin tezkiye ediyor. Bkz. https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/ozur-beyani-24742  ) Hatta bunları başkanlığa teklif edenlerin başında yer aldığını da...

Demek ki Karaman, Görmez ve Bardakoğlu fikirleriyle birebir ya da çok yakın örtüşen bir düşünce yapısına sahip. Halbuki Diyanette, Bardakoğlu’nun da Görmez’in de hatta Ali Erbaş’ın da dolu dizgin ılımlı İslam ve Dinler Arası Diyalog kapsamında çalıştıklarını ve bu konuda çok ileri bir mesafe kat ettikleri herkes tarafından bilmektedir. Buna rağmen Karaman, söz konusu icraat ve fikirler eleştirildiğinde savunmakta, diğer hallerde de susmak suretiyle onaylamış olmaktadır.

Şimdi Hayrettin Karaman’a sorsak;

1-Görmez’in yukarıda belirttiğimiz hadis yaklaşımını/inkarını kabul ediyor musunuz, Başörtüsünün dini/hukuki emir olmadığı görüşünü kabul ediyor musunuz?

2-Fazlurrahman’ın “yaşayan sünnet” anlayışıyla sünneti inkarını ve tarihselciliğini kabul ediyor musunuz? Musa Carullah’ın benzer fikirlerini kabul ediyor musunuz? Görmez’i tezkiye ettiğinize göre, bunları da kabul ediyorsunuz anlamı çıkmaz mı?

3-Görmez’in, “Allah, insanların, tarihsel bakış açısıyla dini hüküm koymalarını emretmiştir, diyebilir miyiz acaba?” yaklaşımını kabul ediyor musunuz?

4-Müslüman hanımların ehli kitapla evlenebileceği görüşünü kabul ediyor musunuz?

5-Hayızlı halde iken hanımların namaz kılıp oruç tutabilecekleri görüşünü kabul ediyor musunuz?

6-Yukarıda geçtiği üzere, Diyalog bağlamında Görmez'in, Dinler Arası Diyalog yolunda, Konrad vakfındaki sunumunda, dinlerin ortak hükümlerinin alınması gerektiği anlamına gelen, "Eğer çok dinli yasam yeniden ele alınacaksa bütün dinlerin tecrübelerinden yararlanmak gerekir” vurgusunu kabul ediyor musunuz?

Bunlar sadece birkaçı!..

Köşe yazınızda, Görmez’in bu örnek görüşlerini bilerek mi söylediniz, bilmeyerek mi?

“Bilmiyordum” diyorsanız, “Ben sevgili Görmez''i salih bir mümin ve güzel bir insan olarak tanıyorum” dedikten sonra, Görmez’e basın aracılığıyla peşin peşine verdiğiniz kefalet ve tezkiyenizi geri çeken bir yazı yazmanız icap etmez mi?

Aynı soruları, daha dün köşenizde tezkiye ettiğiniz yeni İstanbul Müftüsü Maşalı hakkında da tekrar ediyoruz… Yeni İstanbul Müftüsü Maşalı’nın durumu, tercüme ettiği Kur’an münkiri adamların kitapları ve KURAMER birlikteliği ortada! Ne buyurursunuz acaba? O zaman, yeni atanan İstanbul Müftüsü M. Emin Maşalı hakkındaki tezkiye yazınızı geri çekecek misiniz?..

Hem KURAMER Müdürü olan Bardakoğlu da eskiden ve hali hazırda, burnunuzun dibinde sizin çalışma arkadaşınız!

Bardakoğlu’nun KURAMER’de, milletin zekat paralarıyla bastığı Kur’an’ı ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in peygamberliğini inkar eden ve onu Allah adına iftira uyduran kitaplar hakkında bugüne kadar, bir çift sözünüz oldu mu? Yoksa el altından tebrik mi ettiniz?

Haberim yoktu diyorsanız, şimdi sizi haberdar ediyoruz, umarız teşekkür edersiniz; ardından da hemen bir yazı kaleme alır tüm bunların yanlış olduğunu, ümmet-i Muhammed’e ilan edersiniz de onlar da sizin için, “Hoca yine de görevini yaptı” derler… Haydi bekliyoruz…

SONUÇ

Dinin köklerinden darbelendiğini dejenere edilmek istendiğini anlatan işbu manzara karşısında artık, ne yazık ki Türkiye’mizde, “dindarlık” kisvesi altında dini yıkmaya yeltenen dış mihraklı bir yapının bulunduğuna “akl-ı selim” kanaat getirmektedir.

Bu durum, devletin ve milletin bekası açısında da çok tehlikelidir. Çünkü birileri bu milleti ayakta tutan genleriyle oynamakta, toplumu bir arada tutan çimentoyu bozmaya çalışmaktadır. Bu durum, devletin de milletin de aleyhinedir. Allah dininin sahibidir, onun dinine bir şey olmaz. Olan topluma ve devletimize milli varlığımıza ve bekamıza olur.

Tarihteki “Haçlı Seferleri”, zamanımızda artık taktik değiştirmiştir. O taktik milletin bin yıllık mayası olan dinini ve kültürünü bozmaktır. Bu bağlamda Batı’nın, göz diktiği ülkeleri sömürmek ve hegemonya altına almak için attığı ilk adım, o ülkenin tarihi ve kültürüyle oynamak, benliğini bozmaktır…

Allah, dininizi, ülkemizi, devletimizi ve milletimizi ihanet ve tehlikelerden korusun!

Bu vaziyetimizle, ne yazık ki, başımızı belalardan ve şerlilerin şerlerinden kurtaramadığımız bir hakikat! 15 Temmuz ihanet ve felaketi bunun en açık bir örneği. İçerde de dışarda da düşman tetikte bekliyor. Her gün, yüreğimizi delen şehit haberleri adet adet gelmeye devam ediyor. Her gün baba ocaklarına acılı haber düşüyor. Din, vatan ve devlet yolunda her şeyimiz vermeye elbette hazırız ama, hali hayatımızda Allah’ın destek ve nusretine mani olacak rezaletlere neden müsaade ediyoruz? Neden bunlara dur demiyoruz? Sanki hayatımızı, dinimizi, devletimizi Avrupa birliğine ipotek etmişiz!...

O halde nerede hata yapıyoruz, neden yapıyoruz, diye düşünmenin ve tövbe etmenin zamanı hala gelmedi mi? 17 senedir Allah’ın diniyle, milletin bin yıllık kadim inancıyla ve İslam’ın 14 asırlık itikadıyla oynanıyor. Unutmayalım ki Allah dini ile oynamayı affetmez, sadece mühlet verir… Sonunda -Allah muhafaza eylesin- devletçe de milletçe de topyekûn hepimiz kahroluruz. Bize basiretler ihsan eylesin, tövbe edip öze dönmeyi nasip eylesin!

Not: Ahmet Gelişgen hocanın web sitesinden bazı yazıları ister istemez referans göstermek zorunda kaldık, ama başka da çaremiz de yok. Hoca’nın artık, malum çalışmalarıyla artık hedef tahtasına da oturtulduğu anlaşılıyor. Kendisinden izin almadık ama, geçen aylarda şehir içinde yolculuk halindeyken arabasına sabotaj çekildiğini ve pert olan arabasından Allah’ın lütfuyla sağ salim çıktığını, bu hain tuzaktan bir hafta sonra da evinin eşiğine “ölüm tehdit notu” konduğunu da haber vermekte biz hassaten fayda mülahaza ediyoruz artık…

 

[1] Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası Tebliğ ve Müzakereleri (3-7 Mayıs 2000) I, Ankara, 2000, s. 517, 518.

Beğendim 3 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık