Lütfen bekleyin..
13
Aralık

M.FATİH CAN

tarihvedusuncedergisi@gmail.com

BİR ÜTOPYA, BİR TEKLİF

24 Ekim 2017 00:21

Lise iki talebesiydim. O yıllarda “felsefe grubu” tesmiye olunan felsefe, sosyoloji mantık dersimizin hocası değişmiş sene ortasında yeni ve çiçeği burnunda bir muallim ilk dersine girmişti. Klasik tanışma faslından sonra birden; “ Tarihte ve günümüzde sınıfsız, imtiyazsız bir mutlu dönem ve devlet var olmuş mudur?” sorusuyla dersine ani ve şaşırtıcı bir giriş yapmıştı. Sırayla herkesin kafasına göre bir görüş serdedebileceğini ifadeden sonra cevapları almaya başlamıştı. Arkadaşların çoğu soruyu “bilmiyorum”, “bir fikrim yok” şeklinde geçiştirmiş; kimi Rusya kimi Amerika hatta Arnavutluk diyen dahi olmuştu; o arkadaş galiba Enver Hocacıydı. Sınıfın en arka sırasında oturan bana sıra gelince yekten “Asr-ı Saadet” deyivermiştim. Hocanın ideolojik yapısı, dünya görüşü hakkında henüz ufak bir ipucu bile ortada yoktu. Yalnız, bu cevap karşısında saklamaya çalıştığı ama mani olamadığı perdeli tebessümünü yakalamıştım. “Neden?” sorusuyla izah isteyince anlattım… Zil çalınca çıkmamı beklemiş ve koridorda yanıma gelip bu sefer serbest bıraktığı yüz ifadesiyle “gel bakalım arkadaş, sen kimsin, necisin” tarzında samimi bir jargon kullanarak tanışmak istemişti. Hoca bir dahaki dersine elinde kalın bir kitapla gelmiş, teneffüs arasında kitabı bana hediye etmişti. Kitap Alex Hurley’in ünlü “MalcolmX” biyografisiydi. Tadı hala damağımdadır.

Olmayan mükemmel yer mi?

Başlık “bir ütopya bir teklif” olunca hemen hatırladığım ve hatırdan satıra naklettiğim bu anekdotda geçen  “Asr-ı Saadet” pratiği tarihin her döneminde o kısa devir hariç insanlık için bir ütopya olarak kalmış olan “Kızılelma”yı temsil etmektedir. Platon gibi, Thomas More, Campanella, Saint Augustin gibi Batılı; Farabi gibi Doğulu ütopistlerin hayalini kurdukları idea; Asr-ı saadet’le kendini gerçekleştirmiştir. Ütopya; Yunanca, “olmayan mükemmel yer” anlamında bileşik bir kelime olmakla beraber Thomas More’un 1516’da yazdığı kitabına başlık yapmasıyla isimleşmiş hatta kavramsallaşmıştır. Platon Devlet’inde; Thomas More Ütopya’sında, Campanella Güneş Ülkesi’nde, Saint Augustin Tanrı Sitesi’nde ve nihayet Farabi Medinetü’lfadıla’sında bu kızılelma’nın mahiyetine dair derin tanımlamalar, tarifler ve tahliller yapmışlar; peşine düşmüşlerdir.

XX. yüzyılın cins kafalarından İngiliz tarih felsefecisi Arnold Toynbee, “Tarih Üzerine Bir Etüd” başlıklı yazısının “Ispartalılar” bölümünde, Platon’un ideal devlet ve toplum modeline en uygun devlet ve toplumun Osmanlı olduğunu itiraf eder. “Ahlak-ı Alai”nin müellifi Kınalızade, Farabi’nin “faziletli şehir ve halk” modellemesinin, Osmanlının Kanunili yıllarında gerçekleştiğini ifade eder. Diğer İslam alimlerinden önemli isimler de Devr-i saadet’ten sonra emsallerine nazaran ona en yakın devirlerin Osmanlı’nın kuruluş ve klasik çağları olduğunu kaydetmişlerdir. Hakikaten XV. asırdan XVIII. asrın ilk çeyreğine kadar bu görüşler Osmanlı mülkünde  realize edilmiştir.

O halde şu tezi rahatlıkla ileri sürebiliriz: “Ütopya” bizim için ütopya olmaktan çıkmıştır. Şöyle de formüle edebiliriz: Ütopya, “gerçekte olmayan mükemmel” anlamındaysa bize ifade ettiği şu şekilde olmalıdır: Gerçekte olan ama kaybettiğimiz mükemmel… Devlet aslında Platon’un hocası Sokrates'in mutlu bir toplum, ideal bir devlet için düşündüğü yönetim modelini anlatır. Eser Platon tarafından kaleme alınmıştır; lakin kitapta hocasının konuşmalarına yer verilmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa ayrılmıştır; çalışanlar (işçiler, çiftçiler, zenaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir. Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Burada kadın erkek eşitliği de mevcuttur.

Güneş Ülkesi’nde Campanella (Platoncu İtalyan filozof) Platon’un Devlet(Politea)ini örnek alır. Güneş Ülkesi’nin yöneticileri aydın kişilerdir. Ülkenin en yüksek yöneticisi filozof bir rahiptir. Her birey, topluma yararlı olacak şekilde bir görev üstlenir. Özel mülkiyet yasak olup, her şey ortaktır vs.

Farabi ise zikrolunan eserinde insanı ve içtimai tesanüdü merkeze almaktadır. İnsanın sosyal bir varlık olduğunu, ancak toplumu içerisinde varlığını sürdürüp geliştirebileceğini ifadeden sonra aslolan kemal bulmaktır der ve ütopyasını şöyle temellendirir: “…Buna, bir birleriyle yardımlaşan birçok insanın bir araya gelmesiyle ulaşılabilir. Gerçek mutluluk vasıtası olan hususlarda yardımlaşmayı amaçlayan bir şehir,  erdemli ve mükemmel şehirdir. Mutluluğu elde etmek için üyeleri birbirine yardım eden toplum erdemli mükemmel bir toplumdur. Ülkenin mutluluğu için şehirleri birbirine yardım eden bir millet, erdemli, mükemmel bir millettir. Aynı şekilde erdemli, mükemmel, evrensel devlet de ancak içinde bulundurduğu bütün milletleri mutluluğa eriştirmek için bir birlerine yardım ettikleri zaman ortaya çıkar.” (Farabi; El Medinetü’lFadıla; (ç. Ahmet Arslan); Kültür Bak. 100 Temel Eser; Ankara 1990.) Toynbee, Osmanlı devlet ve toplumunu Platon’un Devlet’i üzerinden tartmıştır. Bize göre Farabi’nin “faziletlilerin şehri” tanımı daha iyi bir kalıp ve kurgu oluşturmaktadır; buradan yürüyebiliriz.

Önce “şehr”e bakalım…

İstanbul; oluşum, gelişim, tabi çevre, mimari, insan unsuru, topografyaya uygun ahenkli yerleşim vs. gibi hususlar dikkate alındığında ideal bir Müslüman Türk şehri prototipidir. Bir yönüyle sadece Türk vatanının değil bütün İslam dünyasının vitrinidir. Ütopyamızı (gerçekte olan ama kaybettiğimiz mükemmel anlamında) bu sebeple İstanbul kimliği üzerinden kurmak ve beslemek daha açıklayıcı olacaktır.

Şehirler, kendilerine özgünlük kazandıran renklerini, kokularını; hücrelerine hayat taşıyan yolların konumu ve onlar üzerinde yer alan her çeşit yerleşim biriminin formlarından alırlar. Bununla birlikte bir yerleşim alanının “şehir” vasfını kazanabilmesi sadece orayı süsleyen abidelerle ilgili bir şey değildir. Asıl olan orayı temekkün eden insanların, ferdi ve içtimai yapılarındaki kalite seviyesidir. Nasıl yaşadıkları, çevreleriyle, tabiatla, kamu alanıyla, mahalleyle, yakınlarla ve aileyle ilişki kurarken sergiledikleri tutum ve tavırlar bütünü önemlidir. Fi’lhakika büyükler; “şerefu’lmekanbi’lmekin” demişlerdir.  Ünlü siyaset bilimci-filozof Rousseau da “köyler ve kasabalar binalardan; şehirler insanlardan ibarettir” der.

Bütünden parçaya bir şehrin maddi manevi katmanlarını anlama ve anlamlandırmada topografya, coğrafi ve kültürel iklim, tabii çevre, ortak alanlar; yollar, kamu-sivil mekanlar ve insanlar şeklinde bir tasnif yapmak açıklayıcı olabilir. Öncelikle Müslüman Türk şehrinin fiziki yapısının ortaya çıkışında tamamen kendine özgü süreçlere bir bakalım:

Din tarihçileri Yahudiliğin “varoluş”, Hristiyanlığın “yaşama biçimi”, İslam’ın ise her ikisi olduğunu, hatta daha aşkın bir dünya ve ahiret görüşünü mündemiç bulunduğunu belirtirler. Hakikaten İslam, müntesiplerinin ana rahminden kabir dahiline kadar hem ferdi hem içtimai yaşantılarını kuşatan kurallar mecmuunu vazeder. Bu itibarla haram-helal mefhumu; fizik alemi belirleyen başat amil olmuştur. Zaman telakkisinden mekân tasarrufuna kadar Müslümanın hayatındaki bütün şekillenişler bu paradigmanın bir yansımasından ibarettir. Haliyle evi, mahallesi, şehri İslam’ın emir ve yasaklarını rahatlıkla ifa edilebileceği fizik şartlara göre şekillenmiştir. Yani İslam, berhayat olduğu zeminin bütün veçhelerinin oluşmasında baş müessirdir.

Vakıf imaret külliyeleri…

Müslüman Türk şehrinin tohumunu, ruşeymini var eden genetik kodlar da din kaynaklıdır. Yani; O’ndan geleni yine O’na döndürmek şeklinde tarif edebileceğimiz infak davranışının kurumsallaşmış tezahürü olan vakıf-hayrat müesseseleri bir şehrin oluşmasında ve gelişmesinde baş faktör olmuştur. Vakıf-hayrat kurumlarının omurgasını çatan imaret külliyeleri bir sistem olarak şehrin ilk hücre yapılanmasını gerçekleştirmiş; meskûn alanlar bu hücrenin etrafında konumlanarak şehrin nihai suretini meydana çıkarmışlardır. Türk şehrini anlamlı kılan kültürü doğru tanımlamak için imaret külliyelerini biraz açalım:

İmaret siteleri de diyebileceğimiz külliye, merkezinde cami olan mütenevvi hizmet binalarından müteşekkil devasa bir merkezdir. Bu yapılar başta hamam olmak üzere mektep, medrese, imaret (aşhane), tabhane (misafirhane) tımarhane, darüş’şifa, tekke-zaviye, marangozhane, matbah (mutfak) ve bimarhane (acizler yurdu) gibi “hayrat” dediğimiz doğrudan hizmet veren birimlerdir. İlaveten; buraların hizmet devamlılığını mümkün kılacak gelir getirici han, bedesten, kapalı çarşı, imalathane, konak, ticarethane gibi “akarat”a da sahiptir. Ayrıca bu muazzam tesislerin yol, su ve kanalizasyon ihtiyacını gören altyapı hizmetleri vardır. Böyle bir merkezi yapılar bütününün hemen etrafında uydular gibi teşekkül eden mahallelerle şehrin fiziki yapısı ortaya çıkmaktadır:

“Doğu Roma bütün güce sahip bir imparator tarafından yönetilirdi ve o imparator her şeyin hakimiydi. Dolayısıyla şehrin çeşitli kısımlarının birbirine nasıl bağlanacağını, kendi kuvvetinin bir sembolü olmak üzere belirlerdi. Bağlantılar büyük arterler şeklinde planlanır ve yapılırdı. Orta çağda papalar Roma’ya hâkim oldukları zaman Roma’da imparatorlar gibi hareket etmiş ve şehrin çeşitli kısımlarını birbirine bağlayan arterler açmışlardır. III. Napolyon ise bir darbeyle devrilmekten korktuğu için yuvarlak meydanlar tasarlamış şehirde. Yuvarlak meydanları birbirine bağlayan geniş bulvarlar, bu bulvarların üzerine de altı katlı apartmanlar koydurmuş ki yuvarlak meydanlara konulan topçu bataryaları; muhalifleri halkı isyan ettirirlerse halkın kaçacağı yer kalmasın ve halkı imha edebilsinler. Türk aydınların çok hayran olduğu Paris’in planı işte böyle oluşmuştur… Osmanlı şehirlerinde insanların; yaşadığı çevrenin oluşumuna katıldığı, evlerin birbirlerine göre ilişkilerini insanların kararlaştırdığı bir şehir dokusu oluşmuştur. Bu şehir dokusu birçok küçük farklı istikamette yollardan oluşan bir dokudur. Bildiğimiz bir şey var ki… Osmanlıların kurduğu şehir de kesin olarak Napolyon’un şehri Paris değildir. Bugünkü Washington da değildir. Peki niçin Osmanlılar farklı bir şehir inşa etmişlerdir. Bu sorunun cevabı son derece önemli. Çağımızın önemli bir yönetim ilkesi olan “katılım”ı zorunlu kılan Hz. Peygamber’in ikazı ve irşadıdır. ‘Halk haktır’ buyurmaktadır Hz. Peygamber. Osmanlı’nın yönetim ve şehir telakkisinde vurgulanması gereken birinci nokta bu. Önemli bir nokta daha var; Osmanlının şehir ve devlet telakkisiyle ilgili. Varlığın ne kadar kalıcı ne kadar değişken olduğu meselesidir bu. Fatih dahil bütün Osmanlı şehzadelerine defalarca okutulan ve tamamen öğrenmekle mükellef oldukları bir metin vardır. Muhiddin-i Arabi’nin Füsusu’lhikem’i. Bu birçok peygamberin hikmetlerinin tekrar gözden geçirilmesidir. Bu kitapta Şuayb (as.)ın hikmeti söz konusu olduğunda varlığın ne kadar kalıcı ne kadar değişken olduğu sorusu tartışılmaktadır. Muhiddin Arabi hazretleri kitabında bu arazın sürekli değişmekte olduğunu, bunun kaçınılmaz olduğunu anlattıktan sonra cevherin değişken olup olmadığını tartışma konusu yapmıştır. Ona da Rahman suresinin son ayeti kerimesini delil göstermiştir. Yüce yaratıcı; ‘Ben her an farklı bir şenliğim, farklı bir mahiyetteyim’ der bu ayette. Yani Osmanlı, varlığın sürekli değişme halinde olduğunu ve cevherin sürekli değişmesi sebebiyle bu değişmenin kaçınılmaz olduğunu bilerek, bugün modern şehir plancılarının çok iyi algıladıkları bir hususu gerçekleştirmiş; şartların değişmesine göre binaların değişebilmesini mümkün kılan bir genel felsefe, bir dünya görüşü Osmanlı şehir telakkisinin temelini teşkil etmiştir. Örneğin Bursa bugün dünyanın birçok seçkin şehir plancısı için insanlık tarihinin meydana getirdiği, dünyanın tek şehridir. Artık o Bursa 50 yıl evveldi ve bugün yok. Bursa bütün insanlığa rehber teşkil edecek bir şehir. Tabi İstanbul da eskiden öyle bir şehirdi. Ama İstanbul bir taraftan Tanzimat sonrasında bu değerlere yabancı yöneticilerin biraz maymunca bir tavırla gösterişçi şeyleri bu ülkeye getirmek istemeleri sonunda şehre tek istikametli bulvarlar, yollar açmak gibi girişimleri sonunda biraz bozulmuştur…”(Turgut Cansever; Fatih Sempozyumları I-II-III; Tebliğler; Fatih Belediyesi y.; İstanbul 2011.) Bu şekilde teşekkül etmiş İstanbul’daki mahalle ve semtlerin sayısı XV. asırda üç yüz civarındadır.

Yörüngesindeki Müslüman ahalinin eğitim, öğretim, ibadet-taat, yeme-içme, sağlık, temizlik, su, kanalizasyon, güvenlik; aciz ve yetimler için bakım, misafirhane; külliye akaratı tahtında teşekkül eden çarşı pazar ve’lhasıl maddi manevi tüm ihtiyaçlarını karşılayan külliyeler toplamı, zamanla büyük ve medeni bir şehrin ortaya çıkmasını sağlamaktadır. “Mesela İstanbul bu sistem sayesinde XV. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın en büyük şehri olmuştu.” (H.İnalcık; İslam Tetkikleri Dergisi; “İstanbul: Bir İslam Şehri”c.IX; Edebiyat Fak.b.; İstanbul 1995.) Her biri farklı ama merkezi mevkilerde konumlanan imaret sitelerinin meydana getirdiği; biri diğerine uzanan ve yek diğerine ahenkle bağlanan nahiyeler, semtler, mahalleler adeta bir “yıldızlar kümesi” teşkil etmekte, bu da İslam şehirlerinin “galaktik” özelliğini ortaya çıkarmaktadır.

Yeryüzü ve gökyüzüyle; toprak ve havayla hem sistem hem ruh olarak sonsuz bir bütünlük yakalamış her bir şehrimiz, harcında hayrat duygusu ve pratiği bulunan, tamamen insan tabiatına uygun bir açık mekan planlamasıdır. “1960 yılında İstanbul için Harvard, MİT ve diğer üniversitelerin çok seçkin teorisyenleri bir toplantıda, ‘eğer insanlık İstanbul’u anlasa dünyanın büyük şehirlerinin bütün meseleleri çözülür’ demişlerdi.”(Turgut Cansever; a.g.t.)

Üç ana daire

Toprağın rahmine şehrin ilk tohumunu atan imaret külliyeleri medeniyet tarihimiz için bir yüz akıdır. Bunlar, iç içe halkalanmış üç ana daireden müteşekkildir. İlk daire “Hayrat” birimleridir ki bugün belediyelerin ve bir kısım devlet kurumlarının bir bedel karşılığı sunduğu hizmetleri kapsamaktadır.

Cami mihrak noktasıdır.

Külliye eğer padişah vakfına ait ise merkezi oluşturan ve“selatin” tabir olunan cami ve müştemilatının yerini bizzat padişah belirlemektedir. Bu yerin seçiminde topografik özellik önem arz etmektedir. Çünkü şehrin silüetini oluşturacaktır. Bu nedenle özellikle İstanbul’da şehre hâkim yükseltilerin hemen tamamı padişah külliyelerine tahsis edilmiştir. Böylelikle “Yedi Tepeli Şehr”in dünyada çok az beldeye nasip olan muhteşem silüeti doğmuş ve tablolaşmıştır.

Osmanlı edebi gereği, ala meratibihim sıralanan valide sultan, hanım sultan, vezir-i azam, vezir, saray ağaları vd. tarafından vakfedilen külliye ve camiler padişahınkine nazaran boyut itibariyle daha mütevazı olmak durumundadır. Mesela sultan camileri çoklu minare yapısına sahip olduğu için birden fazla minareli cami yaptırma izni o da en fazla iki minare olmak üzere sadece valide ve hanım sultanlara tanınmış bir imtiyazdır. Mescidler genellikle mahallelerde bulunur ve mahallenin merkezini oluşturur. Cami yaptırmak padişahın yazılı müsaadesine bağlıyken mescidler için bu yetki, mülki ve kazai amir olan kadılara aittir. Mahalle ya da semt mescidleri genellikle şehrin eşraf, esnaf veya ticaret erbabından bir hayırsever tarafından finanse edilir ve mahalle ya da semt adını o zatın isminden ya da unvanından alır. Bunlara ilaveten padişahlar, nüfuzlu şeyhler, alimler adına da camisiyle tekkesiyle ve diğer aparatlarıyla belli ölçeklerde külliyeler yaptırmışlardır. Şeyhler, Osmanlı tebası indinde muazzam itibara sahiptir. Padişahlar onlara yakın olmakla bu krediden istifade etmeyi de düşünmüş olmalılar. Bu külliyelerin yer aldığı mahalleler de o şeyhin veya alimin adıyla adlandırılmıştır.

Erken dönem Osmanlı müverrihlerinden Ahmedi, Orhan Gazi için “Mescidümihrabbünyad eylemiş; bunca dar-ı hayrabad eylemiş” demektedir. Tarihçi Şükrullah’ın tespitleri de aynıdır: Çelebi Mehmed “Bursa başkentine gelip ataları dedeleri gibi daru’lhayr yapılmasını buyurdu. Yaptılar. Hem cami hem hankah hem de yoksullar evidir. Daha güzeli ve daha tatlısı olmayan türlü yemekleri büyüğe küçüğe eriştirdiler. Darulhayrın karşısında medrese buyurdu, yaptılar. Din bilginlerinden ve gayri bilginlerden hiçbiri yoktur ki öğrenciler ol medresede öğrenmesinler. Müderris, muid, öğrenci ve daha başka hizmetçiler için yetecek kadar akça tayin buyurdu. İki darulhayrın ortasında bir kubbe yapılmasını buyurdu. Kendilerü dinlenmek içün.”(B. Yediyıldız; Genel Türk Tarihi; “Klasik Dönem Osmanlı Toplumuna Genel Bir Bakış”; c.VI; Yeni Türkiye y. Ankara 2002)

Cuma namazları şehrin en merkezi selatin camiinde ve yine farklı mevkilerde bulunan külliyelerin camilerinde kılınır. Hassaten, padişahın gitmek mecburiyetinde olduğu selatin camiine gidilir. Diğer mahallerde Cuma namazı kılınması padişahın yazılı iznine bağlıdır. Ancak kendisine halife padişah tarafından ve “imamet tevcihatı” denilen ruhsat verilen imamlar Cuma namazını padişah halife vekili sıfatıyla kıldırabilir. Cuma, en temel dini vecibelerden olmakla birlikte aynı zamanda siyasal mesajı olan bir törendir. Padişahın bulunduğu camide gerçekleşen ve Cuma selamlığı diye tabir edilen merasim adeta bir şehrayin havasında icra edilir. Burada, halk otorite buluşması; güven ve biat tazelenmesi yaşanır. İslam devlet ve sosyal geleneğinde vazgeçilmez yer tutan bu merasim esnasında padişah teb’a ile bizzat görüşür, selamlaşır; şikayetleri dinler, yazılı olanlarını bizzat alır ki buna “rık’a” denir. Kalabalık maiyetiyle birlikte sarayına dönerken yol üzerine dizilen medrese talebeleri “mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!”; dervişler ise ürpertici sesleriyle “ölüm de vaar” şeklinde bağırır ve sultan ikaz edilmiş olur; bu bir gelenektir. Ve’lhasıl cami, külliyenin merkezinde olmaktan çok hayatın merkezindedir. Ezan da zamanın merkezine oturmuştur. Çünkü hayat namaz vakitlerine ayarlıdır. Prof. Beynun Akyavaş bir sohbetimizde Ataköy’de büyüyen bir çocukla Üsküdar’daki hemcinsinin arasındaki farkı buna göre açıklamıştı: “ Ataköy’deki çocuğu annesinin; ‘akşam saat yedi oldu mu evdesin!’; Üsküdar’daki de; ‘akşam ezanı okunur okunmaz doğru eve! Şeklinde tembihlediklerini, bu basit detayda bile kültür farkının ortaya çıktığını uzun uzun anlatmıştır; calib-i dikkattir…

Medrese, tekke

İman; ilim, amel sacayağına oturan İslam’ı, ecdadımız bu külliyelerde ete kemiğe büründürmüşlerdir. Burada hepsi bir aradadır. İmanın lezzetinin tadıldığı; en büyük amel olan namazın eda edildiği; cemaat için ders-i am’ın tedris edildiği; etrafı kuşatan daru’l hadis, daru’l kura, daru’lhikme, tetimme, mütehasisin vd. gibi unvan ve ihtisas çeşitliliğine sahip medreselerde, üçlü sacayağın ilim ayağının derinlemesine talim edildiği yer burasıdır. Tatbikat sahası olarak camiyi kullanan medrese talebe ve hocalarıyla cemaat burada hemhal olur, karşılıklı etkileşim gerçekleşir; özellikle rol model olan müderris alimlerin yaydığı feyz, halka burada sirayet eder; bu manevi yoğunluk külliye dahilinde müminleri teshir eden rahmani bir atmosfer oluşturur. Medreselerde ders geçme esası vardır. Büyük şehir medreselerinde vazifelendirilecek müderrislerin gayet tecrübeli, alim, amil, fazıl olması şartı vakfiyelerde özellikle belirtilmiştir.

Osmanlı sultanlarının hemen tamamı gönül ehlidir. Bu yüzden İstanbul’un nasibine çok sayıda tekke, zaviye, dergah düşmüştür. Külliye müştemilatında konumu ve prestijiyle ayrı bir yer tutan tekkeler irfan mektebidir. “Medrese, önündeki kitabı okumayı öğretir insana; diğeri içindekini.” Bu kitap “edeb” kitabıdır. Tekkelerin “Edeb ya hu!” levhasının altından boyun büküp meydana dahil olan dervişler; “Edeble gelip lütufla çıkar”lar eşikten. “Hatanın envaından korunmaya sebep olan şeyi bilmek edebdir; çoğulu adabdır.”(Mehmet Zeki Pakalın; Osmanlı Tarih Deyimleri ve TerimleriSözlüğü, M.E.B. Devlet Kitapları; İstanbul:1983, c.1)

Tekke müdavimleri her yaş ve sosyal kesimden oluşabilir. Kapı herkese açıktır. İslam cemaatinin hemen büyük kesimi tarafından işle ev arasında camiden sonraki en önemli duraktır. Halkın günlük manevi kirini pasını döktüğü yerdir. Tekke zaviye şeyhleri Bab-ı meşihat makamı tarafından çok yönlü denetlenir. Tarikat silsilesi olan, salih, ehlitakva, gönül erbabı, mütevazı, ihata edici, irşada ehil kimse olmaları gerekir. El hak, müridanın manen olması olgunlaşması söz konusu olduğu için nafiz bir irşad kabiliyetine sahiptirler. Aşhane, tabhane, şifahane

Külliyenin aşhanesinde, külliye çalışanları, talebe, hoca, misafir, garib gureba, fakir fukara, hatta hali vakti yerinde olan (ki kimseye durumu sorulmuyordu) Allah kulları günde iki öğün ikram edilen nimetlerle karnını doyurabilmektedir. d’ Ohsson, Tableau general de l’empireOthoman (Osmanlı İmparatorluğunun genel görünümü)isimli eserinde XVIII. yüzyılın İstanbul’unda imaretlerin toplamında günlük yemek yiyenlerin sayısının otuz bin’den fazla olduğu bilgisini vermektedir.

Tabhane denilen misafirhanelerde yolda kalmışlar, gezginler, bir iş için şehre gelmiş misafirler ağırlanır. Dar’uşşifa; tam mesai hizmet verir ve her kesime açıktır. Külliye sistemi; alt yapı hizmetleri, ağaç bahçe havuz gibi çevre düzenlemeleriyle de şehir ahalisi için cazip bir vaha gibidir.

Vakıf imaret külliyesinin ikinci dairesi; hayrat birimlerinin, başta çalışanların maaşları olmak üzere emtia, bakım, onarım giderlerini karşılamak için vakıf tarafından kiraya verilen ve akarat denilen her türlü gayr-ı menkul mülkünden ibarettir. Akarat, şehrin ticari, sınai merkezini teşkil eder. İslam’ın haremlik selamlık şeklinde tanzim ettiği hususi hayatın şehirdeki yansıması diyebileceğimiz şehir evinin selamlık kısmını oluşturur.

Son daire ise merkezinde bütün müştemilatıyla vakıf imaret sitesi dediğimiz muazzam külliyenin bulunduğu ve etrafını kuşatan semt ve mahallelerle; yani eviyle, bahçesiyle, kabristanıyla, bostanıyla, bodur minareli mahalle mescidiyle, çeşmesiyle bir bütün olarak şehri tamamlayan mesken bölgeleridir. Böylelikle şehrin askeri alanlar dışında fiziki yapısı, sosyal dokusu tamamlanmış olmakta ve şehir ortaya çıkmaktadır. Büyük tarla, bahçe gibi tarım alanları ise genellikle sur dışında bulunur. Vakıf imaret külliyelerinin birbirlerine ölçülüp biçilmiş bir tenasüple yakınlaşıp uzaklaştığı ahenkli form şehrin silüetini ortaya çıkarır. Külliyelerin kubbe, minare ve alemleri uzaktan yekpare ve şahane bir manzara arzeder.

“… Ana kubbeden başlayarak yan kubbelere, revaklara kadar uyum içinde inen, yakın yapılara atlayıp uzak çevreye kadar yayılan, sonra tekrar aynı uyum içinde başka bir anıtın ana kubbesine doğru yükselen bir dalgalanmanın parçası olmuştu.” tasviriyle Süleymaniye külliyesi; “Sinan’ın Süleymaniye sırtlarında başlatıp kendinden sonraki ustaların ve halkın Marmara kıyılarına indirdikleri bu mimari XX. yüzyılın açık eser kavramının özgün bir örneği”.(U.Erkan; “Sinan Yapılarında Yakın ve Uzak Çevre İlişkileri Üzerine Düşünceler” Mimarbaşı Koca Sinan, Yaşadığı Çağ ve Eserleri;VGM y.; İstanbul 1988, c.I) ifadeleriyle de İstanbul’un şahsında İslam şehirlerinin galaktik yapısı ve şehir mimarisinde ulaşılan  zirve tablonun hakkı teslim edilmektedir.

Aynı çağlarda Batı’da ise;“…Özelikle Rönesans ve sonrası ütopistler, şehir tasavvurlarında iri, gösterişli ama değişmeyen unsurlardan oluşan bir alemi amaç olarak alıyorlardı.” (T. Cansever; Kubbeyi Yere Koymamak; Timaş y.; İstanbul)

Müslüman Türk evi

Osmanlı şehrinde merkezde yer alan büyük külliyelerinin arka fonunu oluşturarak şehri tamamlayan sivil yapılar ahenkli, dengeli bir terkip manzumesidir. Topografyaya, şehrin siluetine ve tabii çevreye en uygun iskân ve mimari ölçü dikkate alınarak tabii bir inşa süreci takip eden Türk evi ve mahallesi, insan tabiatına en uygun standartları tespit etmiştir. Mesela İstanbul’da Süleymaniye evleri, Üsküdar evleri, Boğaziçi yalı ve köşkleri; taşrada Safranbolu, Beypazarı, Tokat, Konya, Amasya vd. evleri çok zengin bir mimari çeşitlilik arz etmektedir. Merkezi semte ve mahalleye bağlayan yol sistemi de dik ve birbirini kesen caddeler şeklinde değil; dar, kıvrımlı, sürprizlere açık bir şekil arz etmektedir.

Binalar mahallenin sosyal ilişkileri ve İslam’ın mahremiyet prensipleri dikkate alınarak inşa edilmektedir. Evlerin belli prensipler gözetilerek; bir süreç içerisinde ve kendi tabii seyrinde yavaş yavaş tamamlandığı mahalle, Batıdaki gibi tek kalemde planlanmış ve tasarlanmış statik bir çehreye yabancı kalmaktadır. Plan deyince burada bir oryantalist iddiaya H. İnalcık üstadın tespitiyle yer ve cevap verelim; “… Çoğu zaman İslam şehrinin plansız bir biçimde kendiliğinden meydana geldiği ve nüfusunun ‘şekilsiz bir yığın’ olduğu ileri sürülmüştür…”; “… Temelde İslam geleneğini takip ettiğini bildiğimiz Osmanlı pratiği bu kanaate meydan okumaktadır. Bir İslam şehrinin plandan yoksun olduğu görüşünü hakikaten terk etmek gerekir.”; “Şehrin yerleşim yerlerinin herhangi bir planlı düzenlemeden yoksun olduğu iddiasına gelince; bu durumu İslam dininin ve kültürünün bazı temel inanç ve kavramlarıyla açıklayabiliriz... İslam hukuku aynı zamanda insanların iaşesi ve iskanı ve çevreleriyle ilgili konuları da ihtiva eder. İslam şehrinde gayrımüslimler domuz eti ve içki yasağından dolayı bu maddeleri Müslümanlara kesinlikle satamaz ve dükkanlarını Müslüman mahallelerinde açamazlardı. Mesela İstanbul’da meyhaneler sadece Galata tarafında bulunur ve bu taraf Müslümanlarca günah yeri olarak görülürdü.

İslam’ın özel hayat ve mahremiyet konusunda bazı şartları vardır. Aile ve ev kutsaldır. İhlali büyük bir günahtır ve sorumlusu kim olursa olsun mütecavize karşı hukuki bir müeyyidenin uygulanmasını gerektirir. Her toprağın sahibinden başkasına yasak olan bir kısmı vardır (hş.) İslam’ın haremin kutsallığıyla alakalı ilkelerini nazarı itibara almadan, yerel mimarinin ve sokakların Osmanlı şehrine verdiği özel biçimleri açıklayamayız. Osmanlı binaları ve sokak biçimleri İslam hukukunun kural ve düzenlemelerine sıkı sıkıya bağlıdır. Buraların kontrolü şehrin kadısıyla birlikte sermimar, şehremini ve su yolu nazırı gibi memurlara aitti. İhtilaflar nizamnamelere uygun olarak kadı ve son tahlilde şeriat hükümleri tarafından halledilirdi. Kural gereği gayrımüslimler müslümanların ibadet yerlerinin etrafına bina yapamaz ve evlerini dokuz ziradan (6.82 m.) yani bir müslümanın evinden daha yükseltemezlerdi. Bir komşunun yüksekten bakıldığında evinin iç kısmının görülmemesi gerekti. Mahallelerin meskûn kısımları Müslüman ve diğer dini cemaatlerin kendi özel hayatlarını kendi bölgelerinde yaşadıkları alanlardı. Devlet memurları buralara arasıra giderlerdi… Şehrin nüfusu dini ve toplumsal açıdan özerk diye tasnif edilen gruplardan ibaretti. Devlet; şehrin tamamını etkileyen yangın,deprem gibi olaylar dışında yerleşim bölgelerine talimatnameler göndermeyi hiçbir zaman uygun bir iş olarak görmemiştir.”; “Osmanlı İslam şehirlerinde bir çeşit şehir özerkliğinin bulunduğunu mahkeme kayıtları üzerine yapılan son çalışmalar ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz.”(H.İnalcık; a.g.m.)

H.İnalcık hocanın da vurguladığı şekilde iskan ve imarın şekil ve mahiyetinibelirleyen özel kurallar sebebiyle evler birbirlerine ne çok yakın ne çok uzak; birbirlerinin güneşine, havasına, özeline mani olmayacak şekilde tasarlanmaktadır. Yapı malzemeleri bölgeye has malzemelerden temin edilmekte ve ebniye nizamnamesi ve geleneklerle belirlenmiş prensiplere uygun olması gerekmektedir. Evlerini, insanlar, kalfa dediğimiz ustaların refakatinde genellikle kendileri yapar. İnşaat sahibiyle birlikte; yapımına başlayacakları evin ihtiyaçlarını, tarzını, zevkini, hacmini belirledikten sonra komşu evlerin konumlarına bakarak ve onların muvafakatini de alarak bina tasarlanmakta ve kısa sürede tamamlanmaktadır. İnşaat devam ederken komşular her hususta yardıma amadedir. “Osmanlı evi rönesansta düşünüldüğü gibi üzerine hiçbir parça ilave edilmeyen, içerisinden hiçbir parça çıkarılmayan sanat eseri değil; üzerine ilaveler alabilen, büyüyen ve ilavelerle güzelliğini kaybetmeyen, bu bilicin insanlara kazandırıldığı açık bütünlüklerdir. Çok yüksek bir üslup çözümlemesidir bu…”(T. Cansever; a.g.e.)

Ev sahibi evini oturttuğu arsanın mülkiyetine değil, intifa hakkına sahiptir. Bunun için devlete işgal ettiği yerin büyüklüğüne, mahiyetine göre belirlenmiş bir kira öder. Çünkü Osmanlı’da toprak mülkiyeti devlete aittir. Lakin, seksenli yılların Türkiye’sinde sol ağızlarda sık dolaşan “yol yürüyenin toprak işleyenin” sloganının anlatmaya çalıştığına benzer bir mülkiyet sistemi vardır. Toprak size bir kere tahsis edildi mi hakkını verdiğiniz sürece sizindir. Bu düzen tarım arazilerinin miras yoluyla bölünmesini önlemekte, arazinin maksimum verimle değerlendirilmesini sağlamaktadır.

İstisnai de olsa ev yapımı esnasında komşularla yaşanan ihtilaflar mahalle kethüdası ve imamının başında olduğu ihtiyar heyeti tarafından hakkaniyet içerisinde çözümlenir. Binalar için belirlenen standartlar o kalemde iştihar etmiş uzman kişilerce, kadim gelenekler ve İslam örfü tahtında tespit edilen kıstaslar baz alınarak oluşturulmuş yüksek kalite ifade eden düsturlardır. İnşaat tekniği; avlusu, bahçesi, kanalizasyonu hep bu yüksek kalite standartlarına göre belirlenir. Aksi mümkün değildir. Bütçe ne olursa olsun mimaride malzemede kalite standarttır ve yüksektir. Aksi mümkün değildir; çünkü hem mahalle murakabesi hem helal gayreti hem sorumluluk duygusu kavidir. Bu yüksek kıymet tutkusunun arka planında yeryüzünü imar ile abad ve tahsin etme itikadının doğurduğu mesuliyet şuuru bulunmaktadır. Bu işler yapılırken “Allah güzeldir. Helal ve güzel olanı sever” sözü kalfa ve bina sahibince eşe dosta karşı sıkça terennüm edilir. Evlerin cepheleri, pencereleri, cumbaları (İslam evinde mahremiyet esas olduğu için balkon teras gibi aparatlar bulunmaz, bunların işlevini mahreme uygun yapıdaki cumbalar görür); hatta kapı tokmakları, özünde adab-ı muaşeret bulunan medeniyetin ve mahremiyetin zahire yansıyan ifadeleridir. Mesela kapı tokmağı: Osmanlı evinin kapısında iki tokmakve halka bulunur. Aslan başlı büyük halka vurulduğunda kalın ses çıkarır, çiçek desenli küçük halka ise ince ses verir. Dışarıdan gelen kişi erkek ise kalın halkayı, kadın ise ince halkayı vurur; böylece ev halkı kapıya gelen kişinin cinsiyetini anlamış olur. Kapıyı açmaya, misafire uygun kişi gider. Ziyaret edilen kapının tokmağını en fazla üç kere vurmanız gerekir. Üç kereden fazlası adab-ı muaşeret kurallarına aykırıdır.

Yine merhumdan iktibasta bulunalım; “1886’da bütün Avrupa mimarisini çok etkilemiş ünlü Amerikalı mimar Frank Lyodright ‘standartlar geliştirmeliyiz’ diye özetlenebilecek bir yazı yazdı. Le Corbusier de 1927’de bir yazı yazdı; ‘standartlar ruhunu geliştirmeliyiz’ diye. Ben o sıralarda talebeydim. Hocalarımız ‘aruz vezni yok edilmeli, herkes her şeyi serbestçe kendi gözüyle bakıp görmeli, keşfetmeli’ derken aslında standartları yok etmeliyiz diyorlardı. Tabii herkes kendi gözüyle bir şey görmeye çalışırsa bugün karşı karşıya kaldığımız anarşi oluşur. Osmanlılar Şeyh Edebalı’nın tesis ettiği loncalar düzenindeki bilgi birikimi ve hiyerarşisinin gerektirdiği esaslara dayanarak İstanbul’u inşa etmişlerdir. Daha yüz sene geçmeden İstanbul dünyanın en güzel, en mamur, en müstesna şehri haline gelmişti. 16.asır için İstanbul hem dünyanın merkezi hem en büyük güzelliklerin ortamıydı. Bunu sadece binalar sağlamıyordu. Binalar büyük abidelerin etrafında yer alıyordu. Büyük abidelerin etrafına bina yaparken çok dikkatli olunuyordu. Mesela Üsküdar’da Mihrimah Sultan camii arkasındaki yamaçlardaki son on beş yirmi( kitabın yayım tarihine göre/ mfc) sene içerisinde yıkılan ahşap konakların pencereleri genel standarda göre daha küçüktü. Aynı şekilde Süleymaniye camiinin Haliç eteklerindeki evlerin pencereleri de genel standarda göre küçüktü. Böylece Mihrimah ve Süleymaniye camileri olduğundan daha büyük gözüküyorlardı. Böyle şeyler artık kimsenin umurunda değil. Bir tane daha fazla kaçak kat nasıl atabiliriz, kime rüşvet vermek gerekir, artık bunlara bakıyoruz. Sonuçta böyle bir tavırla bir büyük medeniyet ürünlerini yok ettik… Geçmişte bu değerlerle yan yana gelmiş evlerin her birinin bir ziynet gibi süslendiği sokakta yürüyen insan; Allah’ın yarattığı dünyada, zarafetle vakarı bir arada taşıyan güzellikleri hissederek yaşıyordu. Karşısında bir mescidi, bir minareyi, güzel bir evi ya da büyük bir ağacı görüyordu…”

Osmanlı evinin ruhu vardır. Evler sade ve dingindir. Tek başına duruşuyla bağımsız ama çevresiyle arz ettiği perspektifte sosyalite, uyum ve bütünlük göze çarpar. Sokağa akseden vechesiyle vakur, içine dönük tarafıyla huzurludur. Osmanlı evi, kampını sessiz fakat güçlü ifade eden özel bir ifadeye sahiptir.Yabancı hatırat ve seyahatnamelerde İstanbul’un kozmopolit yapısına rağmen daha ilk bakışta bir evin Türk evi mi değil mi; hemen anlaşılabildiği; altı çizilerek aktarılan bir müşahadedir. Güçlü inanç ve geleneklere sahipseniz; kadim medeniyet müktesebinizi de kaybetmemişseniz her şeyiniz hayranlık celbeder; özgünlük şu dünyada her zaman en değeli olmuştur. Atalarımız, bu nev-i şahsına münhasır taraflarını maddi manevi tüm varlıklarına başarıyla yansıtabilmişlerdir.Bunun için propagandist kurnazlıklara gerek duymamışlar, sadece kendileri olmuşlardır. Boyacılık, teşhircilik, bizde Tanzimat hastalığı olarak ortaya çıktı ve maalesef modernite ve Batı’nın; o tanımlayamadığı, kategorize edemediği her orijinal şeye düşman olma refleksiyle dayattığı “unisex” tarz bizi de tektipleştirdi, farksızlaştırdı. İnönü’nün, şapka kanununun akabinde şapkaların önüne ay yıldız koymayı teklif eden yakın çalışma arkadaşının teklifini; “biz bu şapkayı Avrupa’yla farkımız olmasın diye onlardan aldık, sen tutmuş farkımız belli olsun diyorsun…” sözüyle reddettiği meşhurdur. Müslümanlığın şiarlarından olan “selam” Osmanlı toplumunda her şeyin başıdır. Gündelik hayat selamla başlar selamla devam eder ve selamla tamamlanır. Selam muhataba “emniyette ol benden sana zarar gelmez iyilik gelir; dostluğum senin için; Allah’ın inayet ve vikayesi seninle olsun” gibi çok derin ve çeşitli anlam ve mesajları içeren bir parola mahiyetindedir ve “selam Allah’ın selamıdır.” Bu yüzden İslam şehrinin insanları selam etrafında da bir adab geliştirmiştir: Küçük büyüğe, tek kişi çok kişiye, aşağıdaki yukarıdan gelene, yürüyen oturana, yaya olan binekliye önce selam verir. Aile büyükleri selamı aşılamak için özel gayret gösterir. Selam tanıdık tanımadık kimseden esirgenmez. Büyük Osmanlı şehirlerinin yapısı kozmopolit olduğu için diğer davranış kalıpları gibi selamlaşma da gayrımüslimler tarafından bile ihmale gelmeyen Osmanlılık sorumluluğu olarak görülür. Böyle bir terbiye gelişmiştir. Verilen selamı almamak affedilir bir şey değildir ve muhataba mutlaka bir bedel ödetilir. Bu bedel dışlanmaktır ki Osmanlı hassasiyetine bakıldığında çok ağır bir şeydir. Çünkü dışardaki hayat, toplumun ferdi  sıkı sıkıya kuşattığı murakabeli bir alandır.

Hal hatır sormada hiyerarşi değişir; ancak büyükler küçüklere hal hatır sorabilir. Hatır sormak ciddi bir iştir. Muhatap iyi değilim dediği anda sorana bir sorumluluk yüklenmiş olur. Toplum bunu böyle algılar. Terbiyesi bu istikamette gelişmiştir. Bu itibarla küçüklerin büyüklere öncelikle hatır sorması ciddiyetsizlik addedilir asla hoş karşılanmaz. Sokağın mahallenin şehrin rol modelleri vardır. Bunlar büyük, bilge, efendi, hanımefendi gibi sıfatlarla iştihar etmiş mahallerinde sözü geçen, örnek alınan saygın şahsiyetlerdir.

Ayrıca neredeyse her semtin bir evliyası yatırı vardır. Onun türbesi veya bir çınar dibindeki kabri o semt için hem huzurunda huzur bulunan bir ziyaretgah hem manevi bir karakoldur. Evde sokakta mahallede merkezde dil nezaketi ve üslup nezaheti fevkalade önemlidir. Bu hususta henüz olmamış, olgunlaşmamışlar zaruret miktarı konuşurlar, ama bu açıklarını bir an önce kapatmak için çaba sarfederler. Bunlar için darb-ı mesel bile üretilmiştir: “Sözün fıdda (gümüş) ise sükutun olsun zeheb (altın)/ Kemalat ehli kemali sükut ile buldular hep.”

Osmanlı cemiyeti incelikler manzumesidir. Misafirliklerde olsun tekke zaviye ziyaretlerinde olsun mekâna dahil olunurken kapı girişinde bırakılan ayakkabılar şimdi bir nezaket kuralı zannedilenin aksine toparlanır ama burunları çıkış yönüne çevrilmez. Nedeni ise; misafirin ayrılırken ev sahibine; müridin şeyhine, müridana arkasını dönmek zorunda kalmamasıdır. Ayrıca bu güzel edeb, gidiniz ama tekrar geliniz anlamındadır da. Toplum hayatın içindeki davranışların her birine ahlaki bir anlam yüklemiştir ve bu içselleştirilmiştir. Sözler tavırlar latiftir. Lamba kapatılmaz dinlendirilir, kapı kapatılmaz örtülür, yatak odası uyku odasıdır; çağrışımlar önemlidir. Evlerin pencerelerinden aşağı bir şey silkelenmez. Cuma ve bayram namazları çocuklarla birlikte idrak edilir ve mutlaka selatin camileri tercih edilir, ki oradaki ihtişam  ve kubbeye sinmiş manevi atmosfer çocukların ruhuna işlesin. Cuma, bayram hediyeleşmeleri; büyük, yaşlı, kimsesiz; dul, yetim, kabir ziyaretleri Osmanlı şehir hayatında tespit ettiğimiz en önemli toplumsallaşma faaliyetleridir.

Evde veya misafirlikte sofra kültürü de ayrı bir medeniyet manzumesidir. Yemek yer sofrasında yenilir. Masada yemek bir Roma-hristiyan adetidir ve yer sofrası ise sünnet-i seniyyedir. Masada yemek yeme, hatta öğlen öğünü bize Tanzimat’la bulaşmış bir virüstür. Sofra başına evin büyüğü, misafir varsa o oturur;  büyük başlamadan yemeğe başlanmaz. Büyüğün sesli besmelesi ve buyrun davetiyle eller sofraya uzanır; sofra çevresinde iştah kaçıracak her hangi bir şeye müsaade edilmez. Zaruri konuşmalar dışında yemek sessizce ve ağız şapırdatılmadan, sağ elle ve mutlaka tabağın önünden yenilir. Yemek sofradaki en küçüğe günahsız olması hasebiyle yaptırılan dua ile sona erer. Ekmek ve tuz çok mübarek addedilir hatta “ekmek tuz hakkı için” diyerek and verilir. Birlikte yenilen yemek, birlikte yapılan yolculuk ve alışveriş toplumun kendi içinde birbirlerini tarttıkları test alanlarıdır.

Toplumsal alanlarda veya mekanlarda bağırarak konuşmak, kahkaha, söz kesmek, müsaade istemeden söze girmek, büyük meclisinde malumatfuruşluk yapmak Osmanlı toplumunda düşünülemeyecek kadar ayıp karşılanan şeylerdir. Muhatapların birbirlerine hitap tarzları yaşa, seviyeye, toplum içindeki durumuna göre değişmekle birlikte mutlaka nezihtir. Saygı ve tevazu ifadeleri cemiyetin en dünundaki fertler için bile bağlayıcıdır. Osmanlı toplumunda canlı cansız her şeyin hatırı vardır. Mahalle ahalisinden biri vefat etmişse cenaze evine taziye ziyaretleriyle birlikte ilk önce kıble istikametindeki evden başlamak üzere sırayla yemek getirilir; acı hafifleyene kadar mahalledeki düğün dernek vs. ertelenir. Cenaze sahibi bu süreçte yalnız bırakılmaz, acı paylaşılır; topluca okunan Kuran-ı kerimlerle hatimler indirilip merhumun ruhuna bağışlanır. Acıların paylaşılması sevinç ve mutlulukların bir arada yaşanması mahalleyi sadece bir iskân mahalli olmaktan çıkarır “muhit” haline getirir.       

Mahalleli çocuğun çok sayıda abisi, ablası, annesi, babası olur; tüm mahalleli çocukların güvenliğinden, terbiyesinden, açlığından, tokluğundan kendisini mesul addeder. Sokakta oynarken acıkan bir çocuk en yakın komşu evinin kapısını çalar, karnı doyurulur ve tekrar oyununa gönderilir. Evlerde bugünkü manada kilit bilinmez, adet kabilinden kapı sürgüleri bulunurdu.

Sokakta asla bir şey yenmez. Eve taşınan erzak vs. dışarıdan bakılınca içinde ne olduğu belli olmayacak torbalarda taşınır. Görünen, kokusu duyulan yiyecek vs. tadımlık ta olsa mutlaka ikram edilir. Şeyhülislam Ebussuud efendinin sokakta yiyip içen kimselerin hafif meşrep olduklarına hükümle, şahitliğe ehil olmadıklarına dair fetva neşrettiği rivayet edilir..

Ve insan…

Osmanlı şehrinin insanı medeniyetinin, kültürünün tohumu gibidir. Hani bu değerleri temsil eden kimse kalmasa bir o kalsa medeniyet, kültür yeniden yeşerir denilse yeridir. Tavır ve davranışlarında vakur ve ağırbaşlıdır. Hareketlerinde sükûnet hakimdir. Mütebessim ve munistir. İç dünyasındaki huzur suret ve tavrına akseder. Toplumsal ve kamusal alanda hakkaniyet sahibi, saygılı ve naziktir; aynı şeyleri karşıdan da bekler. Oturuşu kalkışı görgülü ve seviyelidir. Mürüvvet sahibidir. Kendi dünya görüşünü ve değerlerini paylaşanlara karşı mütevazı, yumuşak; olmayanlara karşı da asla müsamahasız değil ama ciddi davranmayı bilir. Edepsize ve saldırgana karşı aynı dozajda karşılık verebilecek dirayete de sahiptir. Çocuklara çok düşkündür; bu durum diğer halleri gibi ama özellikle bu yönüyle ecnebi misafirlerin anılarında; “Türkün çocuklara aşırı düşkünlüğü görülecek şey” diye zikredilir. Çiçeğe ağaca yeşile müpteladır. Onun dünyasında her çiçeğin farklı mesajlar taşıyan anlamı vardır. Köpek, kedi gibi sahibi belli olmayan ama tüm bir şehrin sahiplendiği sokak hayvanlarına; güvercin kumru martı başta olmak üzere her çeşit kuşa zaafı vardır. Kuşlar için “kuş sarayı” denilen sanat eseri yuvalar yapacak kadar rakik bir kalbe sahiptir. Her türlü hayvanın şefkat merhamet çemberine dahil edildiği müstakil vakıflar kuracak kadar infak hayrat duygusu gelişmiştir. Hediye vermeyi ve almayı adet edinmiştir; çocuklar için cepte daima şekerlemeler hazır ve nazırdır. Güler yüzlü ve mütebessim olmayı sadaka bildiği için yüzünden hiç eksik etmez. Çevresindeki yaşlı, hasta, dul, yetim fakir kim nerede bilir, takip eder ve daimi bir ilişki kurar. Mahallenin yaşlısı, hastası, dulu, yetimi, kimsesizi hem mahallenin hem kendisinin sorumluluğundadır. Gittiği sohbet meclislerinde “bir yetim en yakınındakinin sorumluluğundadır, gözetilmezse tüm mahalle, mahalle ihmal ederse tüm şehir, şehir ihmal ederse tüm memleket bu vebali yüklenmiş ve mesuliyet altında kalmış olur” hadis-i şerifini hayat düsturu haline getirmiştir. Lisanı düzgündür. “Üslubu lisan aynü’l insan”darb-ı meseli sanki onun için söylenmiştir. Hitaplarında muhatabı ve mukaddesata ait mefhumlar için ihtiram ifade eden eklemelerde bulunur.Telaffuzu düzgün ve ahenklidir. Meramını gayet fasih, kibar ve açık bir şekilde anlatmada ustadır. Bağırarak konuşmayı ayıp sayar. Kime nasıl ve hangi saygı veya sevgi ifadesiyle hitap edeceğini bilir. “… Merhum Ord. Prof. Dr.Ali Fuad Başgil çok kibar bir insandı. Evine giderdik, yirmi küsur yaşındaki üniversiteli bir gence bile beyefendi diye hitap ederdi.”, “Bendeniz yetiştim, eski kibar insanlar günlük hayatta en çok efendim, estağfirullah ve teşekkür ederim kelimelerini kullanırlardı. Eski kibarlar Mekke demezler Mekke-i Mükerreme, Medine demezler Medine-i Münevvere, Şam demezler Şam-ı Şerif, Kudüs demezler Kuds-i Şerif, Haleb demezler Haleb-i Şahba derlerdi. Onlar Eyüp’e gitmezler, Eyüb Sultan’a giderlerdi. Onların gözünde Beyazıt Camii, Beyazıt Cami-i Şerifi idi. Onlar ben demezler, bendeniz, bu fakir derlerdi. Onların evleri yoktu, fakirhaneleri vardı. Kibar insanlara sizin eviniz demezler, devlethaneniz derlerdi. Sultan Abdülhamid hazretleri zamanında az sayıda idadî ve sultanî (lise,kolej) mektebi vardı ama onlardan mezun olanların çok büyük kısmı görgülü, terbiyeli, faziletli olurdu.” (Şevket Eygi Bey’in 1453 Dergisi’ne verdiği röportajdan)

İşinde sanatında dürüst ve ustadır; zaten içinde yaşadığı toplumun ahlaki seviyesi aksine imkân vermeyen yapıdadır. Beyoğlu’nun meşhur lokantalarından birinin camında “tereyağımızı her zaman temin ettiğimiz yerden tedarik edemediğimiz için üç gün süreyle kapalıyız. Müşterilerimizin anlayışla karşılamasını istirham ederiz” diye levha gördüğünü bir büyüğümüzden dinlemiştim.

Neyi kaybettik

Cemil Meriç; “Hangi Türk aydınına biz neyi kaybettik diye sorsanız toprak kaybettik diye cevap verir. Toprak mı, toprak belki de en değersiz şeyimizdi. Belki de en değersiz şeyimizi de kaybettiğimiz için her şeyimizi kaybettiğimizi anladık” der. Anladık mı pek emin değilim. Bu yazı da bir anlama çabasından başka bir şey değil haddizatında.

Neyi kaybettiğimizi anlamadan kendimizi bulamayacağımız aşikardır. Ütopyamızı gerçekleştirebilmek için neydik ne olduk ve neredeyiz mukayesesi kaçınılmazdır. Toprak kaybımız bir sonuçsa; o zaman kademe kademe o noktaya gelişteki ana başlıkları şehirden eve; toplumdan insana şöyle toparlayabiliriz.

İslam şehrinin fiziki yapısı gökyüzündeki sistemin yeryüzündeki simetriği gibi “galaktik” bir özellik arz eder. Devri cumhuriyette modernleştiriyoruz yanılgısıyla şehrin bu nev-i şahsına münhasır orijinal yapısı bozulur. Tarihi şehirlerimiz dik, düz, dev ve birbirini kesen caddelerle parçalanır. Ortaya anlamsız, sevimsiz devasa kavşaklar; amacı belli olmayan türedi meydanlar çıkar. Bu cadde, bulvar, meydan sevdasına tarihi doku paymal edilir. Şehrin kuşatıcı, insanı içine çeken davetkar sıcaklığı yerini, otomobillerin ezdiği yollarla kenarında dizilmiş görgüsüz yükseltilere bırakır. “1957 de başbakan Adnan Menderes İstanbul’da bulvarlar açmaya başladığı zaman, uluslararası bir konut kongresi bütün gündemini terk etti, bir hafta İstanbul’u konuştu.”(T. Cansever; a.g.t.)Tarihin doğurduğu ve yoğurduğu şahsiyetli bir kimlik olan şehir; derin kompleksler ve gündelik zaruretler yüzünden harcanmıştır. Mesela, “… maalesef İstanbul planlaması bu meselelerden bihaber, tamamen şekilci bir Fransız’ın Henry Prost’un eline verildi. Prost yirminci asır mimarisinde belki de en etkili bir şahsiyet kenara itilerek getirildi. Fransız mimar le Corbusier. Modern mimarlığın ilkelerinin oluşmasında çok büyük rolü olan le Corbusier, Balkan şehirlerini ve İstanbul’u görmüştü. 1925’te CIAM da(uluslararası modern mimarlık kongreleri 1928-56) Türk evinin mimarisinin ilkelerini modern mimarinin ilkeleri olarak kabul ettirdi. Tabi o ilkeler Batı dünyasında çok az uygulandı. Bizim gibi ülkeler ise dünyaya kaynaklık etmiş kendi çözümlemelerini bir kenara iterek Batıda olanların en aptallarının kopyalarını yapmayı düşler…”(T. Cansever; a.g.e.)

Dahası; çarpık, plansız sanayileşme hareketleri çevreden merkeze kontrolsüz göçleri teşvik eder. Gerçi göç hareketinin başka sosyolojik, ekonomik sebeplerinden de bahsedilebilir lakin tahribat büyük olur. Zaten mevcudu bile kaldıramayan altyapılar berhava olur. Şehri kenardan kuşatan, tehdit eden gettolar, gecekondu mahalleri oluşur. Öyle bir manzara ortaya çıkmıştır ki “09.07.2005 tarihinde İstanbul’da 22. mimarlık kongresinde uluslararası mimarlar birliği başkanı JaimeLemer; kongrenin ardından İstanbul’u havadan inceleyince şehrin iki yüzü ortaya çıkar. Yenikapı’dan kalkan helikopter Sultanahmed ve Ayasofya’nın üzerine geldiğinde iki elini birden kaldırarak şu sözleri söyler; “Muhteşem Sultanahmed. Elimi uzatsam minarelerine değecek neredeyse. Ben İstanbul’un sembolü olarak Ayasofya’yı göstermiştim, yanılmışım” Tarihi yarımada ve Boğaz’dan sonra İstanbul’un arka semtlerine yol alırken ünlü mimarı bir suskunluk kaplar “Bu binaları, Sinan’ın torunlarının yaptığına beni kimse inandıramaz!” derken pilottan rica eder; “Lütfen beni Taksim, Ortaköy ve Sarıyer civarına götürün!” Tarihi yarımada ve Boğaz’dan sonra Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Bağcılar üzerine gelince biraz önce gördüğü hayal şehir ile bu çarpık yapılaşmanın aynı kent olup olmadığını ironik bir şekilde soran Lemer; hemen şehre geri dönmeyi pilottan rica etmiş, hayal şehir İstanbul’dan hayal kırıklığına uğramadan ayrılmayı istemiştir.(Tarih ve Düşünce Dergisi; Eylül 2005; s.61)

Yeni sosyoloji, şehrin insan profilini de değiştirmiştir. Bu yoğunlaşma zaman içerisinde “rant”diye bir kavramı ekonomik hayatımıza sokarak ahlaki dejenerasyonun fitilini ateşler. Yüksek nüfuslu megakentler;“teferruattan, komşuluk ilişkilerinden, şehrin içindeki mikro kozmosun realitesinden bi haber olan teknokrat, bürokrat”,lar tarafından; bir kaçınılmazlık hatta modernleşme, asrileşme, gelişme olarak algılanır ve savunulur. Halbuki megakent gerçeği bir “az gelişmiş ülke hastalığı”ndan başka bir şey değildir. Niyazi Öktem hocamızın şu tespitine bakalım;“… İstanbul Mektebi yine faaliyette idi ve sağlam temelleri sayesinde bu faaliyetine devam eder giderdi de. Ancak bir hadise, çok talihsiz bir hadise bu faaliyete mani oldu ve İstanbul Mektebi (yani şehir/mfc) kapandı. Bu hadise otuz yıl gibi kısa bir zamana sığan ve İstanbul’daki her türlü dengeyi alt üst eden plansız programsız bir göç ve yerleşme vakıasıdır. Bu müddet zarfında şehrin nüfusu beş misli artmış ve bu güzel coğrafya üzerinde maddî ve manevî manada nefes almak imkânı kalmamıştır, devam eden göçe bakılırsa durum daha da zorlaşacaktır. Bu göç bir şehirleşme değildir, bırakınız bir şehirde yaşamanın getirdiği kültürel unsurları, gelenlere asgari seviyede sağlık, eğitim ve ulaşım imkânlarının sağlanması bile fevkalade güçlükle gerçekleşebilmektedir. İskân ve altyapı meselesi ise tamamen vatandaşın görgüsü, mahdut kapasiteli belediyelerin bilgi ve becerileri ile bu iki taraf arasında teessüs eden denge sayesinde çözülmektedir. Kısacası İstanbul, kendi nüfusunu eğitmeden öyle yoğun bir göçe maruz kalmıştır ki o güzelim mekteb adeta zaruri olarak kapanmıştır.”(N.Öktem; 1453’e verdiği röportajdan) Halbuki“… Orta Avrupa şehirlerinde vahşi şehirleşme yoktur. Frankfurt ve Münih metropollerinin merkez şehirlerinin nüfusu bir milyon civarındadır; ama Frankfurt’un nüfusu 16, Münih’inki 14 milyondur. Diğer dünya metropollerinden farklı olarak bu metropoller belirli merkezi fonksiyonları ifa eden merkez şehirlerdir. Çevresindekiler ise ihtisas şehirlerinden oluşur. Bu ihtisas şehirleri 100-150 bin nüfusa sahip olduğundan, insanlar çoğu zaman bisiklete bile binmeye ihtiyaç duymadan yürüyerek gidebiliyorlar işlerine. Bu da insanlara şehri yaşama ve çevreyle bütünleşme imkanı veriyor.”(T. Cansever; a.g.e.)

Bizdeki ilk örnekleri; Tanzimatçıların açtığı gedikten girerek bir müddet sonra Şişli gibi gayr-ı müslim nüfus ağırlıklı yerleşimlerde ortaya çıkan “apartman”, İslam şehrinin kadim sakinleri tarafından “Yahudihane” olarak adlandırılır. İnsanlar, sefer tası gibi birbirinin üstüne oturan bu acaibü’l garaip yapıyı görmek için buraya adeta turistik sefer düzenler ve garip duygularla geri dönerlermiş. Fıtrata, aile mahremiyetine, her türlü kadim ihtiyaç ve zevke ters bu yapılar kısa zaman içinde görgüsüz, saygısız gövdesini her yere taşır, şehri teslim alır. Bu model; haremlik selamlık örfünü, komşuluk adab ve samimiyetini, toprağa yakın bir medeniyetin çocuklarının tarzını, tavrını, duruşunu kısa sürede yamultur. Toprakla, tabiatla, hayvanla; çiçekle, böcekle barışık, dostça bir yaşama sanatı geliştirmiş İslam toplumu bu teslimle bütün bunlara elveda demek durumunda kalır.

“Şehir”den“kent”e, şehirlilikten kentliliğe kaymalar artar. Şehrin yerli “muhafazakar” ahalisi için bile gözde mekanlar artık apart(u)manlı, teshinli, asansörlü, kapıcılı, caddeli, bulvarlı, butikli, cafeli muhit-i alafrangalardır. İstanbul sahillerinin nazenin kuğuları yalılar bile taşradan ithal yeni sınıf müteahhit esnafına terk edilir; Şişli’de Nişantaşı’nda bir apartman dairesine tav olunur. Terk edilen yalılar da zaten kısa sürede apartmana dönüşür. Göztepe, Erenköy, Bostancı köşkleri bahçesindeki fıstık çamlarına kadar sökülüp atılır. Bahçeden arsaya tebdil edilen yerlere üçüncü sınıf siteler kondurulur. İstanbul da site tarzı yapılaşmayla bu semtleri üzerinden tanışır. İnsan ve toplum dejenere olunca çevre daha hızlı tahrip olmuştur. Batının ”Lux”ü bize “lüküs(!)” olarak girse de artık durum tam da Ömer Hayyam’ın dizelediği gibidir: “Bir elde kadeh bir elde Kuran/ Ne tam gavur olduk ne tam Müslüman…” Sur bir kere yıkılınca, üçüncü mevki türedilik Galata’dan, Pera’dan şehrin harim-i ismetine atlar. Evliya Çelebi daha 1600’lerde; o neslin “şehrin günah mekanları” dediği Galatayı, Perayı kasdederek “ Diyar-ı Frengistana geçmek iki buçuk akçeye patlar” diyordu. Evliya bugünleri görseydi herhalde “akçeye gerek kalmamış” derdi… Bu kültürel alt üst oluşta, kimlik yarılmasında devri kadim efendisi tipi, geleneksel aile formu ve mahalle, muhit vahası kendi içinde derin bir bölünme yaşar ve savrulur… Neticede her kulvarda zayıf insan, zayıf aile, zayıf toplum karşımıza çıkar. Batıyla bin yıldır süren mücadelede havlu atılmıştır. Kültür şokunun sersemlettiği bu ilk neslin üçüncü kuşak çocukları artık sofadan salona, avludan agoraya, bedestenden avm’ye, cumbadan balkona, nohut oda bakla sofa “ev” den rezidansa geçer; sınıf atlar. Seküler hayatın hazzı tadılır tadı çıkarılır. Bir şey daha olur. Melez, sentetik, eklektik bir muhafazakar tipoloji türer. Bunlar “historia avm”de tarih, medeniyet, kültür konuşur; rezidans (ki elçilik konutuna denir. Pazarlama cambazları statü satmanın daha karlı olduğunu görünce bu etiketi apardılar, tower(!) katlarına artık rezidans diyorlar) katında iftar verir, mesela “Katibim”in Üsküdar’ını bulvarlı meydanlı rezidanslı towerlı “modern Üsküdar’a dönüştürmenin planlarını yapar. Bu sakalet uzar da uzar…

Yeni adab-ı muaşeret misyonerleri kadını cesaretlendirir, sokağa davet eder. Evinin hanımı, cemiyetin hanımefendisi sokağa çıkar. Bir adım sonra meydanda ve nihayet sahnededir. Kadın, modernizmin sembolü, en güçlü silahıdır. “Kadını kafesten kurtaranlar onu sokakta kafesler”. Bu bir stratejidir. Geleneksel muhafazakâr mütedeyyin toplum kadın üzerinden çözülür. Bu strateji “özgürlük” kavramı üzerinden kurulur. Kavram efsunkardır; siyasal sosyal süreçlerde denenmiş, sonuç alınmıştır.

1920’lerin ikinci yarısında neşriyata başlayan resimli günlük gazete Son Saat seri anketlerle tam da böyle bir işe soyunmuştur. O yıllarda gazeteler toplumu bu tip anketlerle gıdıklamayı, yoklamayı kutsal bir görev bilir. Gazetenin seçtiği anket sorusu şudur: 

Kadınları açık saçık mı, kapalı mı görmeyi tercih edersiniz?’ Cevaba bakalım; ” Açık. Çünkü çıplak kadın zararsızdır, örtünüp saklandığı andan itibaren fitne ve fesat unsuru oluyor. Kadın açık saçık göründükçe etinin bizim etin cinsinden olduğunu anlar ve onu sevmek ona hürmet etmek için cinsi cazibe dışındaki faziletlerini bulmaya çalışırız” (Ahmet Haşim; Bize Göre; Mehmet Kaplan; MEB y. İstanbul 1969)

O bayıldığımız süper, ultra, mega sıfatlarıyla tesmiye olunmaya başlanan şehir; kaba kalabalığa teslim olur. Vasatizm yükselen değerdir. Şehrin tenezzüh mekanları cafe, müziği pop arabesk olur. Bu sektör kaba kalabalığı istismar ettikçe yozlaşma derinleşir. Müzikte ortaya çıkan pop- arabesk form güçlenerek lümpen kültürün tamamını beslemeye başlar. Arabeskin babaları, pop starlar toplumun yeni rol modelleridir. Bu türedi formun patronları basit sıradan duygulardan dev dalgalar oluşturur, üzerinde sörf yapar. Asıl problem, sektörün kültüre hâkim olmasıdır.

Farabi’nin faziletli şehir faziletli toplum ütopyasının mükemmel formu ve kaynağı “Asr-ı saadet” tir. Belki de Farabi, ütopyası için ilhamı “Asr-ı saadet”in Medine’sinden almıştır. Medine zaten kıyamete kadar bir nümune-i imtisal olarak Müslümanların ütopyası olmaya devam edecektir. İslam tarihini beslemiş ne kadar devlet varsa medeniyet anlamındaki dizilişleri güneşe (devr-i saadet) yakınlıkları nispetindedir diyebiliriz. Bu tarif kronolojik yakınlığı baz alan bir tarif değildir. Bu konuda söz söyleyenlerin sözleri ve tarihin şahitliğiyle sabittir ki; makalemizin kurgusunu teşkil eden şehir ev toplum insan gibi değerler baz alındığında Osmanlı, şehriyle eviyle toplumuyla ve en mühimi insanıyla asgari iki yüz elli yıl Medine medeniyetinin yani Medinet’ülfadıla’nın huzurunu mutluluğunu yaşamış ve yaşatmıştır...

O halde yazının başında kurduğumuz tez mucibince, ütopistlerin hayallerine ihtiyacımız bulunmamaktadır; hayal gerçekleşmiştir. Tatbik değeri kazanmış şey ütopya olmaktan çıkar. Durumumuz tam da; servet hayaliyle dilenirken üstünde oturduğu sandığın hazine sandığı olduğunu bilmeyen dilenciye benzemektedir. Sandığın kapağını açtıracak bir oluşa ihtiyacımız var.

Şunu teklif ediyoruz:

Teklif ettiğimiz medeniyetin geçerli ürünlerini meydana getirebiliriz… Rol modellere ihtiyacımız var; müşahhas, dokunulabilir, kavranabilir rol modellere... İstanbul ya da başka bir şehrimizin kenarında, bakir bir alanda (ölçek mütevazı olabilir), klasik devir Osmanlı şehrinin bir semtini ya da mahallesini inşa edebiliriz. Merkezdeki imaret külliyesiyle, akarat sisteminin oluşturduğu ticari alanı (kapalı çarşısı, bedesteni, arastası, hanı, kıraathanesi, sahhaf çarşısı; taş döşemeli, çınarlı, çitlenbikli tenezzüh ve dinlenme mekanlarıyla vs.), ile; çıkmaz sokaklarıyla, sokak çeşmeleriyle, bodur minareli asmalı mescidiyle, en fazla iki buçuk katlı arka bahçeli, cumbalı, haremlik selamlıklı ahşap ev, konak ve sairesiyle yeni lakin yedi yüz yıllık birikimin gerçek yansımasının küçük de olsa numunesi olacak sahih bir hayat alanı açabiliriz. Yeni bir “minyatürk” teklif ettiğim sanılmasın. Türkiye’nin imkanlarının farkındayız. 100 bin nüfusu barındıran şehir çapında siteler kısa sürede realize edilebiliyor. Böyle bir şehri kurduğumuzda sokak mobilyalarından evlerin dekorasyonuna; şerbet kültüründen ecdad yadigarı yemek tariflerine; hasılı klasik dönem bir Osmanlı ailesinin gündelik pratiklerini realize edecek; mahallesinin tarzını tavrını inşa edecek; burada yaşamayı tercih eden ailelere uzmanların yardımcı olacağı kadim bir yaşama sanatı ihya edilmiş olacaktır. Ve böyle akılcı bir projenin tatbik değeri kazanması; mimarisi ve hayat tarzı sıradanlaşmış bizler için etkili bir rol model teşkil edecektir.

Medrese, dergah, aşhane, tabhane, darüşşifa velhasıl hepsinin yer alacağı ve medresenin medrese gibi dergahın dergah gibi tabhanenin tabhane gibi fonksiyon icra edeceği sahici bir şehir. Bu modeli bi hakkın tarif, tanzim ve tatbik sahasına koyacak mali, beşeri ve fikri kaynaklarımızın mevcut olduğunu biliyoruz.

Bu teklifimiz (ütopya) kuvveden fiile intikal ettirildiği takdirde büyük talep göreceği ve kısa sürede örneklerinin yaygınlaşacağı izahtan varestedir.  Evler ve şehirler kültürün çocuğudur. Her şehir ya da ev, az ya da çok sahiplerinin medeniyet birikiminin, medeni vizyonunun bir yansımasıdır. Dava şu; önce insan şehri, bozar sonra şehir insanı… Tersi de aynı etkiye sahiptir… ŞAR DERGİSİ YAZ 2017 3.SAYI ANKARA

YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
osman kibar
24 gün önce
maşallah yükseklisans tezi gibi doyurucu. tşkr.
Yazarın Diğer Yazıları
Editörün Seçtikleri
Puan Durumları
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=