"BÜTÜN DARBELER MİLLETE KARŞI YAPILMIŞTIR"

"Bazılarının da geriden şöyle söylediğini duyardık: “Yahu bunun kendine menfaati olmamış. Kaç sene Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış. Bakanlıklarda bulunmuş… Menfaatin kaynağında bulunmuş. Ama kendine faydası olmamış. Bir evi bile yok. Aldığı, dolaştığı otobüsün hali ortada. Bu adamın bize ne faydası dokunacak? Kendisi yemeyen bize nasıl yedirir? Dolayısıyla Cem Uzan olayında ben bunu daha iyi anladım. Cem Uzan köfte ekmek dağıtarak, kontör dağıtarak, bizim aldığımız oyun çok daha fazlasını aldı. Biz sekiz sene dürüstlük ve fazilet mücadelesiyle yüzde 1’i geçemedik. Ama Cem Uzan geldi birkaç aylık çalışmayla yüzde 7 küsur oy aldı."

(Bu röportaj rahmetli Hasan Celal Güzel ile Ankara'daki ofisinde 2011 yılında yapılmıştır.)

Murat Başaran

Her meslek erbabı insanlığa faydalı olduğunu düşünür ama öncelikle kendi ihtiyaçları için belirlemiştir ne işle meşgul olacağını. Politika ile uğraşanların vatan- millet ve hizmet iddiaları daha belirgindir. Fakat şu soruyu sormadan da edemiyoruz: Bir insan niye belediye başkanı olmak ister, niye milletvekili olmak ister? Bu soruların cevapları halkın vicdanında, politikacıların iddialarıyla pek örtüşmüyor. Bu çelişkinin istisnalarından biri olarak siz nasıl bakıyorsunuz halkın bu algısına ve politika bir meslek midir sizce?

 

Politika bir meslek değildir. Politika halka hizmet şeklinde tarif edilmelidir. Şimdiye kadar çeşitli yollarla idari kademelere geçen kimselerin inançları varsa Allah rızası için hizmet etmeleri beklenir. Ama felsefi olarak bakarsak, taa Eflatun’a kadar gidersek, Sokrat’a, Platon’a kadar, bunun ahlaki bir mesele olarak karşımıza çıktığını görürüz. Zaten idealizm ahlaksızlıkla bağdaşamaz. Ben çok teorik konuşmak istemiyorum ama sizin sorunuzda biraz teori var. Ama ne yazık ki günümüzde politika bir menfaat anlayışı olarak ortaya çıkıyor. İyi politikacı demek, politik oyunlara vakıf, iyi yalan söyleyebilen, kendi menfaatleri için her türlü yanlışlığı yapabilen kişi demek.  Günümüzde dedim ama günümüzden önce de var. Mesela Makyavelli’yi biliyorsunuz, Prens eserinde… Gayeye erişmek için her vasıta meşrudur, demiştir. Yine jakobenler  1793-94’de kendi idealleri bu anlayışta olmuşlardır. Politikacının biraz yalan söylemesi, biraz kitleleri harekete geçirecek şekilde karizmaya sahip olması beklenir. Hatta halk arasında bu şekilde yanlışlıkları olan kişiler arasında hep aleyhte de konuşulmaz. Çok tuhaftır, “Yahu kendisi çalsın, yesin ama bize de yedirsin.” Diyenler vardır. Ben yıllarca hem Anavatan Partisi içinde hem de Yeniden Doğuş Partisi içinde kendime göre dürüstlük ve fazilet mücadelesi diye hareket ettim. Politikamızı bu şekilde özetliyordum. Dürüstlük ve fazilet mücadelesi. Partimizin genel merkezinin ve bir çok il merkezlerinin kapısında “Bu kapıdan hırsızlar giremez” yazılıydı… Ama o kapılardan maalesef çok fazla kimse girmedi… (Gülüşmeler…)

Memlekette hırsız çok olduğu anlamına mı geliyor bu?

(Gülerek) Yani ben onu söylemek istemiyorum tabii. Ama şu var, ben bazen halk arasına giderdim, 25 yıllık her tarafı dökülen bir otobüsle… Yanımda birkaç arkadaşımla… Peynir ekmek yiyerek politika yaparken, halkın beni takdir ettiğini, sevdiğini, teveccüh gösterdiğini bu sayede de oy alacağımı düşünmüştüm. Tabii içlerinde böyle düşünenler oldu… Bana sarılıp ah keşke keşke diyenler… Yani keşke olsa ama gücümüz yetmez diye düşünüyorlardı. Kendi oy güçlerine ve bizim barajı geçeceğimize inanmıyorlardı. Oy da vermiyorlardı. Bunlar iyi niyetli olanlar… Bazılarının da geriden şöyle söylediğini duyardık: “Yahu bunun kendine menfaati olmamış. Kaç sene Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış. Bakanlıklarda bulunmuş… Menfaatin kaynağında bulunmuş. Ama kendine faydası olmamış. Bir evi bile yok. Aldığı, dolaştığı otobüsün hali ortada. Bu adamın bize ne faydası dokunacak? Kendisi yemeyen bize nasıl yedirir? Dolayısıyla Cem Uzan olayında ben bunu daha iyi anladım. Cem Uzan köfte ekmek dağıtarak, kontör dağıtarak, bizim aldığımız oyun çok daha fazlasını aldı. Biz sekiz sene dürüstlük ve fazilet mücadelesiyle yüzde 1’i geçemedik. Ama Cem Uzan geldi birkaç aylık çalışmayla yüzde 7 küsur oy aldı.

Efendim, yine şöyle bir algı var. Kimler politikaya atılır? İşte bilhassa Doğu’da aşiret ileri gelenleri. Çünkü oy potansiyelleri vardır. Başka? Çok parası olanlar…Hem adaylık hem propaganda parasına sahip olacaksınız. Başka?  Kuvvetli ilişkileri olanlar... Yani vatan millet aşkıyla hadi ben hizmet edeyim diye yola çıkıldığı düşünülmez… Yahut da bir partiye delege olarak girip uzun yıllar partiye hizmet edeceksiniz ve bu hizmetin karşılığı olarak adaylık bekleyeceksiniz. Vatandaş için oy vereceği insanın bir partinin içinde bilmem kaç yıl debelenmesi önemli değil ki? Partisine hizmet etmiş olabilir ama devlete millete hizmet edecek potansiyele sahip mi? Politikacıya bu bakış sizce çok mu insafsızca?

-Ben yıllarca arkadaşlarıma şunu söyledim.  İnsanlar “Politikaya bulaşmadım…” derler. Sanki çok mülevves bir işmiş gibi bakarlar. Yani politika çamurmuş, pislikmiş gibi bahsediyorlar. Biz politikayı böyle olmaktan ve böyle anlaşılmaktan çıkaracağız derdim. Biz bir zaman Eflatun’un tarif ettiği, daha sonra bizim kendi medeniyetimizde bir Emir-ül Mü’minin  vasfının nasıl olduğunda Hazreti Ali’nin Efendimizin düşündükleri ve anlattıkları gibi bir modeli benimseyeceğiz. Bu modeli alırsak ve Allah rızası için, halka hizmet için çalışırsak ideal politikaların yolu açılmış olur. Faziletli bir politika yapmış oluruz derdik. Ama olmadı… Fakat ben bu konuda inancımı kaybetmiş değilim. Yıllarca bütün Türkiye’yi dolaşarak bağırıp çağırmış, sekiz yılını kendini çok yıpratarak adamış eski bir politikacı olarak söyleyebilirim ki, sayıları az da olsa bir takım kimselerin menfaat beklemeden ortaya çıktıklarını biliyorum. Mesela Rahmetli Menderes gibi… Rahmetli Özal gibi… Sayın Erdoğan gibi…

Bu silsilede Sayın Demirel de sayılırdı. Siz çıkardınız aradan…

Artık söyleyemiyoruz maalesef. Söyleyemiyoruz. Bakın Rahmetli Menderes gerçekten rüyasında İstanbul’u gören, sabah namazını selatin camilerden birinde kıldıktan sonra gün ağarmadan gidip arkadaşlarıyla yapacağı imar faaliyetlerinin yerini belirlemeye çalışan bundan heyecan duyan bir insandı. Biz Menderes’i böyle bildik. Halkımız kendisine yakın olan, kendisiyle aynı değerlere, aynı inançlara sahip olanları fark edebiliyor. Menderesin o nur yüzü, mütebessim çehresi halkımızı hep cezbetti ve onun hizmet ettiğine inandı. Ve gerçekten hizmet de etti. Ondan sonra gelen Süleyman Demirel tamamen Demokrat Parti’nin mirasyedisiydi. Geldi Menderes’in mirasına kondu. Ve demokratlara da haklarını vermemek için elinden geleni yaptı. Fakat buna rağmen ben gençliğimde Demirel’i severdim. Gerçi Demirel’in samimi olmadığını da hissediyor, biliyordum. 18-19 yaşlarında Adalet Partisi Gençlik Kollarındaydım… 27 Mayıs yeni olmuştu. Ben Ankara’ya üniversiteye gelmiştim.  Sadettin Bilgiç’i daha çok sevdim ve tuttum Anadolu insanı diye… Demirel’in samimi olmadığına dair hissim ise onun mason olduğu iddiasıydı. Daha sonra o iddianın doğruluğu da anlaşıldı. Fakat o zaman Hürriyet Gazetesi vasıtasıyla bir loca bunun aksini ispat etmek için belgeler dağıttı ve biraz da bu sayede Demirel seçildi. Adalet Partisi Genel Başkanlığına getirildi. Ama Demirel maskesiyle geldikten sonra, annesi Ümmühan Hanımın, babası Yahya Efendinin diliyle konuştu. Bu halkın hoşuna gitti. Basit bir retorik içinde, o zaman karşısındaki İnönü gibi jakoben, tepeden inmeci, halktan uzak kişilerin, CHP’nin diğer bürokratik asilzadelerinin karşısında oldu. Ve halk Demirel’i bu yüzden sevdi. Biz de o yüzden sevdik ve onun demokrat olduğuna inandık. İnançlı olduğu savunuluyordu ve bazı kesimler onu “Elinde Kuran, Gönlün İman, Geliyor Nurlu Süleyman” diye takdim ediyordu. Şimdi mesela Tayyip Beyin böyle takdim edildiğini bir düşünsenize.  Hemen laikliğe aykırı, irtica diye bağıracaklardır… Demirel’in yine de bazı hizmetler yaptığını da inkar etmemek lazım. Özellikle altyapı konusunda. Ben Demirel’i düşününce nedense aklıma eti kanı ruhu olan bir insandan çok bir ton demirle bir ton çimento geliyor… Sanki Demirel kafamda bir büst gibi… Taştan bir büst gibi canlanır. Bu milletin manasına, ruhuna vakıf değildi. Hiçbir zaman da olmadı. Ve o kadar ilgi çekicidir ki, 87 yaşında bile hala şu anda, 50 yıllık bütün mücadelesini inkar edecek bir şekilde kendi politik menfaatlerini kollamaya çalışıyor.

Bu yaştan sonra bir insanın nasıl bir politik menfaati olabilir?

İşte bu şunu gösterir. Demirel misalini ondan verdim. Menderes, Özal ve Erdoğan çizgisinde… Ki ben buna hakikaten altın zincir, altın silsile diyorum… Tabii asla kastım bir evliye silsilesi değil. Ama bir altın devlet adamı silsilesi… Bir ara Türk milleti bu zincire Demirel’i de dahil etmişti. Ama sonradan… Özellikle ahir ömründe yaptıklarıyla, 28 Şubat’ta darbecilerle birlikte hareket etmesiyle, bu millet Demirel’i gönlünden ve bu zincirden silmiştir… Asıl meselemize gelirsek, demek ki bu millet Menderes, Özal, Erdoğan gibi politikacıları da bünyesinden çıkarabilmiştir. Menfaat, çıkar ve kirli oyunlar deryasının içinde politika bazen saf da kalabiliyor. Ve ideallere hizmet edebiliyor. Politikanın öbür tarafı, çıkarcı tarafı patolojik kalmalı, yani istisna olmalı… Ama ne yazık ki, sizin teşhisinizde söylediğiniz gibi bazen istisna olanlar, asıl hale gelebiliyor. Öyle görünebiliyor. Öne çıkabiliyor.

Rahmetli Özal 80’den sonra, sağ-sol kısır çekişmesinden bıkan bir ülkede, yeni bir soluk getirdi. Herkesi birbirine yakınlaştırma gayretiyle, dört eğilim diyerek kucaklayıcı oldu. Özalla beraber yeni ve geniş bir kadro vardı. Güzel işler de yapıldı. Böyle bir liderin ve kadronun partisi Anavatan şimdi hatırlanmıyor bile. Bu tuhaf değil mi sizce?

Tuhaf. Haklısınız ama bunun izahları da var. Bir tanesi şu: ANAP Özalla beraber yaşayıp sona ermedi. ANAP çok büyük bir talihsizliğe uğradı. Ve dünyanın en kötü siyasi mirasyedisi olan Mesut Yılmazın eline geçti. Öyle ki rahmetli Özal Mesut Yılmaz’ın seçilmesinden 8 ay sonra “sırtımdan hançerlendim” diyebilme durumunda kaldı. Ve Mesut Yılmaz hiçbir şekilde Özal’ın ve ANAP’ın misyonunu devam ettiremedi. Mesut Yılmaz partiyi yedi bitirdi ve sonunda da yok etti. Yok etme operasyonunun da içinde yer aldı. Tarihin garip cilvesidir bu. Bir başka sebep, Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları yepyeni bir hareket başlattı. Yepyeni bir merkez sağ hareketine dönüştü. Ve bu hareketin bir özelliği de geçmişten çok fazla politikacı transfer etmemesiydi.  Dolayısıyla o eski kadro, yani Anavatanı hatırlatacak kadro birden bire açığa çıktı. Ve siyasetten tasfiye oldu. Bunların içinde bir tek ben ayrı bir hareket başlattım ve sekiz sene sürdü. Ama benim de bir takım maddi imkânsızlıklarım vardı ve çok fazla sürdüremedim.  Yalnız ben bu hareketi başlattığıma da memnunum. Çünkü 28 Şubat’ta Yeniden Doğuş Partisi Genel Başkanı olarak çok şerefli bir mücadele vermek nasip oldu. Eğer böyle bir siyasi partimiz olmasaydı bu mücadeleyi veremezdik.

Sayın Demirel sağı temsil eden bir siyasetçiydi. Bunun yanı sıra net bir şekilde belli bir görüşe sahip olup, herkesi hayretler içinde bırakacak parti değiştirmeler de yaşandı. Dolayısıyla insanların beyanlarına da güvenmek çok kolay değil. Acaba politikacının sağcı solcusundan çok, gerçekten omurgalı ve dürüst olanının peşine düşmeyi mi beceremiyoruz millet olarak?

Tabii, tabii… Bazı politikacılar yaptıklarıyla “haymatlos” hale geliyorlar. Haymatlos vatansız demek ama bunlar da siyasi manada haymatlos oluyorlar. Partilerin, renklerin, ideallerin hiç önemi olmuyor onlar için. Hangi parti seçilecek yerde yer vermişse o partiye gidiyorlar. Bunları rahatlıkla görebiliyoruz şimdi. Ben ANAP’an ayrıldığım zaman rahmetli Erdal İnönü vasıtasıyla, biraz da seçim bölgemde Gaziantep’te sevildiğimden olsa gerek, milletvekilliği teklifi gelmişti. Ben teşekkür edip reddettim. Çünkü ben çok şükür çocukluk yıllarından beri idealleri oturmuş bir insanım. Belli bir görüşüm var. Değerlerim var. Bizim siyasal bilgilerden Marksist bir çok arkadaşımız sonradan liberal bir çizgiye geldiler ve merkez sağa daha yakın oldular…

Bunlar daha çok Ak Partiye “Yahu size oy veremeyiz ama iktidar olmanızı da istiyoruz” diyenler grubuna mı giriyor…

(Gülerek…) Evet… Bir kısmının durumu bu… Benim bu şekilde zıtlıklarım olmadı. Mütevazı, milliyetçi muhafazakâr bir Anadolu ailesinde belirli bir dini terbiye ile yetiştirilmiş birisiydim. Daha sonra her konuda epeyce okudum. Çerçevemi genişletmeye çalıştım. Her fikir konusunda bilgi edinmeye çalıştım. Öyle ki, sonunda siyasi ve ekonomik doktrinler konusunda hocalık yaptım. Hem de harp okulu dahil bir çok üniversitelerde… Böyle birisinin saplantısını olması mümkün değildir. Ben hala milliyetçi muhafazakar yolumun doğru bir yol olduğu kanaatindeyim. Ve Türkiye bakımından da bunun ideal olduğunu düşünüyorum.  Ama bu arada liberal ekonomiye inanan ve sosyal adalete de çok önem veren birisi olduğumu söyleyebilirim. Aynı bizim halkımız gibi… Yani bu resmi illa sizin de söylediğiniz gibi sağcı solcu diye çekiştirip bir yerlere oturtmanın bir manası yok. Bu 1789 Fransız İhtilal Meclisi mi ki, sağda oturanlara şöyle desinler, sol da oturanlara şöyle desinler…

Harp okulu demişken, geçen gün sizin bir röportajınızda 12 Eylül darbesini 1 gün önceden haber aldığınızı okudum. O zaman 35 yaşındasınız. Ve bu haberi Demirel’e ulaştırmaya çalışıyorsunuz ama olmuyor. Neler hissetiniz. O geceyi nasıl geçirdiniz?

Hüseyin Erdem diye, sonradan MHP’nin Ankara Belediye Başkan adayı olan siyasal bilgiler fakültesinden bir arkadaşım var. Yaşça benden küçük. Halen çok sevdiğim bir dostum. O askerliğini yapyordu o sıralar genelkurmayda… Ben de Başbakanlık Müsteşar Yardımcısıydım. 11 eylül günü sabahleyin telaşla geldi. İçeriye girdi. Abi dedi, ihtilal olacak yarın dedi. Ben annem hastanede kalp krizi geçirmiş, çok kötü durumda diyerek 1 saatliğine yalvararak izin aldım, dedi. Bütün genelkurmaydan çıkışlar yasaklandı. Ve birlikler de harekete geçirildi. Yarın sabah darbe olacak. Kendi aralarında konuşurlarken duydum, dedi. Hüseyin ciddi arkadaşımdı. İnandım ve sen git ben gereğini yaparım dedim. Hemen tabi kendi amirim olan rahmetli Turgut Özal’a gittim. Çok ciddiye aldı ve inandı ve “Ben de zaten bunların bir iş karıştıracağından şüpheliydim.” dedi. Git, dedi Başbakana söyle, ben de kendisiyle görüşeceğim dedi. Hemen Başbakana gittim. Saat 11:00 civarındaydı ve Bakanlar Kurulu toplantısına giriyordu. Efendim, size çok önemli bir konuyu arz etmem lazım dedim. Sen dedi, Ekrem’e söyle dedi. Ekrem Ceyhun da devlet bakanıydı. Gidip söyledim. Yahu, dedi biz de bir takım duyumlar aldık. Milli Savunma Bakanı Ahmet İhsan Birincioğlu’na sorduk. Hiç böyle bir şey yokmuş. Ankara’da 12 Eylül günü bir genel çalışma yapılacakmış. Anarşik olaylarla ilgili… Onun için birlik kaydırmışlar dedi. Ben de, “Sen buna inandın mı abi?” dedim. Bugüne kadar hep hazırlıksız yakalandığınızı söylediniz. İşte ben size bir gün evvel söylüyorum, gereğini yapın. Adamları çağırın konuşun dedim. Pek oralı olmadı. “Ben gidip Beyefendi ile konuşacağım.” dedi. Süleyman Demirel’e beyefendi diyorlar o zaman. Fakat bu arada size Ahmet İhsan Birincioğlu’ndan bahsedeyim. Darbe oldu, bir gün sonra, beni Haydar Saltuk Paşa aradı. Darbe Konseyinin genel sekteri… Ben de müsteşar vekiliyim hala… Dedi ki, “Sayın Güzel, biz şimdi kararname çıkarabilir miyiz?” Ben de “Valla kılıç hakkınız var. Ne istiyorsanız yapabilirsiniz.” dedim. Biraz kızdı. “Yani nasıl yapacağız, bakanlar filan da yok” dedi. “Kolay efendim” dedim. “Milli Güvenlik Konseyi yazarsınız üstüne. Altını da dört tane general imzalarsınız. Siz de paraf edersiniz.” dedim. “Olur mu bu şekilde?” dedi. “Olur” dedim. Ne diyeyim. Ortada kanun yok, anayasa yok… Hepsi çiğnenmiş. “Peki o zaman, böyle bir şey hazırlayalım da…” dedi, “Ahmet İhsan Birincioğlu’nu Ziraat Bankası Yönetim Kurulu üyeliğine tayin edelim. ”dedi. Bakınız, 1 gün geçmiş, bir darbe yapıyorsunuz ve darbe sırasında Milli Savunma Bakanı olan kişiyi bir yere tayin ediyorsunuz. Adam kendilerine nasıl hizmet etmişse… Adamın nemalanmasını istiyorsunuz.

Çok enteresan. Neyse o gün akşam oldu. Ertesi gün de darbe olacak biliyorum. Başbakanlıkta kimse yok. Açtım Süleyman Beyin odasını… Sümenaltı, çekmeceler ne varsa karıştırıp, evrak mevrak yazılı ne varsa aldım. Sonra Turgut Beyinkini aynı şekilde yaptım. Sonra geldim kendi odamı temizledim. Saat gece 9-10’u bulmuştu. Eve gittim.

Askerlerin asabını bozacak bir şey bırakmadınız yani…

Evet…  Üzülmesinler diye… (Kahkahalar…) Neyse… Çocuklar Ankara dışındaydı. Gidip eve yattım. Baktım uyuyamayacağım. Bir tane müsekkin aldım. Uyuyup kaldım. Sabahleyin saat 7 civarında kapı neredeyse kırılacak gibi çalınıyor. Uyandım, gidip açtım. Baktım iki tane Mehmetçik, iki tane de biri kara biri hava albayı… Sizi almaya geldik dediler. Ben de, haa ben de bekliyordum zaten dedim. Hazırlanıp çıktık… Ekrem Ceyhun’u aldık… Turgut Beyi de getirmişler… Benim hayatımdaki en büyük üzüntüm nedir biliyor musunuz? O sabah iki albayla başbakanlığın önüne gittiğimizde gördüğüm manzaraydı. İstihkam renkleriyle boyalı koskoca bir tank, başbakanlığın önünde… Tankın namlusu da bakanlar kurulu toplantı salonuna çevrilmiş. İçeri girdiğimizde o memurların neşeyle konuşup koşturdukları koridorlarda Mehmetçiklerin çizme sesleri vardı… O manzarayı hiç unutamam. Gerçekten demokrasi nimetinin kıymetini bilmek zorundayız. Bu tip antidemokratik darbe rejimleri hiçbir şekilde hiçbir ülkede fayda getirmemiştir.

Şöyle bir şey söylenir. Biz Türk milleti olarak Kurtuluş Savaşıyla Cumhuriyetin bedelini ödedik ama maalesef demokrasinin bedelini ödemedik ve onun için sahip çıkamıyoruz diye…

-Artık demokrasinin bedelini de birkaç defa hem de ödedik. Yeter yani… 27 Mayıs’ta milletin sevgilisi olan arslanlar gibi bir Başbakanı ve iki bakanını şehit verdik. Daha ne ödeyelim? Ve 27 Mayıs’tan sonra son 50 yıldır devam eden bir darbeler dönemine girdi Türkiye… 2007’de 27 Nisan muhtırasından sonra Başbakan Erdoğan ve hükümetin Türkiye tarihinde ilk defa olarak karşı çıkmaları bir milat teşkil etmiştir. Ve o tarihten itibaren de bence darbeler dönemi sona ermiştir. Ama 47 sene sürmüştür bu dönem. Ben ekonomistim. Benim yaptığım bir çalışmaya göre, eğer 27 Mayıs dahil bütün o muhtıralar, darbeler, baskı dönemleri, post modern darbeler… Bunların hiç biri olmasaydı, Türkiye’de 2010 yılında milli gelir 30 bin dolar olacaktı… Milletçe ödediğimiz faturayı düşünebiliyor musunuz? Bu sadece bir demokrasi faturası değil, milletimiz her konuda fatura ödedi…

Çok partili döneme geçtiğimizden beri hep sağ partiler iktidar olmuş veya iktidarın içinde bulunmuş. Ama bu darbelerle ve baskı dönemleriyle hep bu sağ partilere oy veren kitle cezalandırılmış. Veya bu kitle tehdit unsuru gibi görülüp aşağılanmış… Yani milletin çoğunluğuna karşı yapılmış darbeler. Yani hükümetlere değil, millete yapılmış. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet… Darbeler millete karşı yapılmıştır. Milletin jakoben, tepeden inmeci kısmına yani CHP kısmına darbe yapılmamıştır. Tam aksine CHP darbelerden faydalanan taraf olmuştur hep. 12 Eylül’de bir takım solcuların sağcılar gibi zulme uğradığını biz de kabul ederiz. Ama 12 Eylül’de dahi CHP hep korunmuştur. Evren Paşa kadrolaşması, CHP kadrolaşması olarak meydana gelmiştir. Daha önceki dönemler zaten açıktır. 27 Mayıs’ta CHP+ordu=iktidar formülü işlemiştir. Siz parlamentonun büyük kısmını her türlü işkence, rezalet, baskı altında götürüp zindanlara atıyorsunuz, kalan kısmını da alayı vala ile kurucu meclis kurup parlamentoya geçiriyorsunuz.

Geçici Meclis Başkanımız Sayın Oktay Ekşi çok memnun ama o dönemden. Bunu birkaç gün önce başkanlık kürsüsünden söyleyebiliyor…

Geçici başkanımız çok memnun. Onun için de ben geçen gün gazetede yazdım, tipik bir jakoben Türk Oktay Ekşi diye yazmak zorunda kaldım… Olacak gibi değil… Yani bu halka rağmen halk için düsturu hep devam etti… Cumhuriyetin ilk yıllarında da vardı. Daha önce ittihatçılarda bu hastalığı gördük. O bildiğimiz klasik Fransız jakobenler kulübünün Fransa’da yaptığı tahribattan sonra, en fazla tahribat yaptığı ülke Türkiye olmuştur. Bu zihniyet, yani bu tepeden inmecilik en fazla bizim insanımıza zarar vermiştir.  Bunu hiç unutmamak lazım. Eğer bir şaşkın darbeci tank yürütmeye kalkarsa da, o tankın üstüne çıkmalıyız. Başka çaremiz yok.

Birkaç gün önce Dışişleri Bakanımız Libya’ya gitti ve muhaliflerle görüşüp oradaki halka hitap etti. Bu çerçevede şunu sormak istiyorum. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Balkanlar’da…

Osmanlı coğrafyasında yani…

Evet, Osmanlı coğrafyasında, yaklaşık yüz yıldır “etrafımız düşmanlarla çevrili” anlayışımıza rağmen, bize karşı bir sevgi, saygı ve hasret var. Diğer taraftan bu coğrafyadaki halkların devlet kurma gelenekleri ve derinliklerinin olduğunu söylemek zor. Biz bırakmışız, oradaki devletler de Batı’nın kontrolüne girmiş. Geçtiğimiz ay Tunus’ta buna şahit oldum, “Bizi niye Fransızın eline bıraktınız” diye soruyorlar. Bu çerçevede Ak Parti hükümetinin dış politikasını nasıl buluyorsunuz?

Doğru buluyorum. Hükümetimiz ilk defa Cumhuriyet döneminde, milli ve küresel bir dış politika izliyor.  Milli kültüre ve tarihe dayanıyor, bunun gerçeklerine ve değerlerine dayanıyor. Hem de küreseldir. Çünkü iddiaları da küreseldir. Daha evvel Türk dış politikası hep pasif olmuştur. Misak-ı milli teranesi aslında “Biz bu sınırların dışına çıkmayız” yeminiydi. Hâlbuki sonradan tek parti döneminde bu sınırların dışında bir talebimiz yoktur ve bu sınırların dışında politika yapmayız şeklini almıştır. Yani CHP zihniyeti, bu bürokratik zihniyet Türkiye’yi dış politika açısından sınırlarının içine kilitlemiştir. Ve Türkiye’nin dışında onlar için Türk yoktur. Türkiye’nin dışında Müslüman yoktur. Zaten İslam Birliği hiçbir zaman düşünülemez çünkü irticaidir… Dış Türklerden bahsetmek Turancılıktır, ırkçılıktır. Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a gelinceye kadar iki istisna vardır. Birincisi rahmetli Menderes rahmetli Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte Kıbrıs meselesini zorlamıştır. Ve ilk defa Osmanlıdan kalan topraklar üzerinde bizim bir dış iddiamız meydana gelmiştir. Ve Londra Zürih anlaşmaları başarısı ortaya çıkmıştır. Rahmetli Menderes’in misyonunun da klasik misak-ı milli misyonunu zorladığını gösterir.  İkincisi ise Rahmetli Özal ve onun dış politikasıdır. Özal da ana eksinini batı olarak tutmakla beraber bir taraftan İslam Konferansı Örgütüne çok önem vermiş, bir taraftan da Türk dünyası ile ilgilenmiştir. Ama pasif bürokratik dış politikayı tam olarak ortadan kaldıran ve Türkiye’nin dış politikasını yepyeni bir mihvere oturtan da Recep Tayyip Erdoğan’dır. Bu 9 senelik dönemde bence bir çok güzel gelişmeler olmuştur. Gayrı safi milli hasıla üç kat artmıştır.  Büyümede rekor kırılmıştır. Bunlardan memnunuz ama bizi en fazla memnun eden, daha dokuz sene evvel bölgesinde iddialı olmayan bir bölge ülkesi Türkiye’yi artık bir küresel aktör haline getirmeleridir. Dış itibarımız çok artmıştır. Bununla birlikte Türkiye’nin politikasına kendi tarihi değerlerini bir faktör, bir denge ve bir güç olarak sokmuşlardır. Böylece Osmanlı’dan kalma ilişkilere sahip çıkılmış, İslam ülkeleri ile münasebetler geliştirilmiş, Türk dünyası ile çeşitli ilişkiler tesis edilmiş, bu arada hiçbir zaman daha önceki dönemlerde ilgilenilmeyen mesela Afrika kıtasıyla ilgilenilmiştir. Afrika kıtası 19. Asra gelinceye kadar Türklerin çok yakınında olan bir kıtadır. Ve müslümanlaşmışken daha sonra sömürgeci misyonerlikle hrıstiyanlaştırılmak istenmiştir. Bu kıtayla ilk defa Erdoğan- Davutoğlu ve Gül ilgilenmişlerdir. Bu da bizim dış politika perspektifimizi çoklu bir perspektif haline getirmiştir. Eksenimiz falan da kaymamıştır. Aksine eksenimizi kendimiz çizmeye başlamışızdır. Eksen Batıya göre ayarlanan bir eksen olmaktan çıkmış, Türkiye’nin dünya içindeki ekseni haline gelmiştir. Ve Türkiye dünyanın en önemli ülkelerinden biri haline gelmiştir. Bunu sağlayan bu iktidardır. Ve önünde sonunda bir Osmanlı Milletler Topluluğu kurulması kaçınılmazdır. Bunu belki sayın dışişleri bakanımız ki kendisini çok takdir ediyorum, çok seviyor ve beğeniyorum, bunu telaffuz etmiyor. Bunun dış politika açısından mahzurlu tarafları olabilir. Ama fiilen bunu gerçekleştirmeye başladık biz. İngiliz Milletler Topluluğuna benzeyen bir model olabilir. Yoksa artık 21. Asrın başlarında bir devletin hakimiyet alanının kalkması ve başka bir devlete bağlanması gibi bir olay söz konusu olamaz.

Fiilen böyle bir şeye gerek de yok.

Tabii lüzum da yok dediğiniz gibi. Onun için burada önemli olan eski Osmanlı milletleriyle birlikte hareket edebilmektir. Çünkü Osmanlı sınırlarından ve Osmanlı nüfuzu ve hâkimiyeti altından 76 devlet çıkmıştır. Yani 76 devlette bizim nüfuzumuz, izimiz var. Böyle büyük vizyonları olan bir Türkiye olmalıyız.

Bizim böyle bir mirasımız, böyle bir fırsatımız varken, yıllarca içimize büzüştürülmemiz nasıl izah edilebilir?

Yıllarca Türkiye sanki uzaydan ışınlanmış nesebi gayrı sahih bir ülke olarak düşünülmüştür. Halbuki biz Osmanlının devamıyız. Osmanlı ayrı bir kültür değildi. Biz onların varisiyiz. Bu veraseti de kullanmamız lazım. Biz Ermeni konusunda itham edilirken Osmanlının devamı olarak gösteriliyoruz… Bir bakıyorsunuz PTT’nin kuruluşunun yüz bilmem kaçıncı yılı, siyasal bilgiler fakültesinin kuruluşunun 159. Yılı ama Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 88. yılı… Böyle bir şey olabilir mi? Demek ki daha evvel de varız. İlk defa biz bu dönemde Osmanlı torunu olmanın gururunu yaşıyoruz. Onun için ben Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle dış politikasından çok memnunum.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Türkiye’de bir muhalefet problemi var. Bilhassa Türkiye’de sol kaset operasyonlarıyla tanzim edilmiş, nereye nasıl gideceğini henüz belirleyememiş bir halde. Solu ve muhalefetsizliği nasıl değerlendiriyorsunuz.

-Evvela Türkiye solu dediğiniz zaman neyin anlaşıldığını iyi bilmek lazım. Profesör İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” diye bir kitabı var. Orada bir şema var. Sağ ve sol diye gösterilmiş. Sağı sayıyor: İttihat ve Terakki Partisi, Cumhuriyet Halk Fırkası ve Cumhuriyet Halk Partisi… Solu da şöyle sayıyor: Hürriyet İhtilaf Partisi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti ve Adalet Partisi… Daha o zaman diğerleri yoktu… 1960’ların başı… Aslında bakarsanız Cumhuriyet Halk Partisi geçmişinden beri incelediğinizde Batılı yelpazelere oturtmak isterseniz, aslında kendi iddia ettiği gibi ortanın solu, demokratik sol ya da sosyal demokrat bir parti değildir. Aslında sol bir parti bile değildir. Cumhuriyet Halk Partisi daha çok faşist bir partidir. Tepeden inmeci, jakoben bir partidir. Böyle bir parti solcu olamaz. Avrupa’nın sol partilerine bakınız, demokrasi konusunda en hassas olan partilerdir. Anti militarist partilerdir. Bunlar sosyal adaletle ilgili birçok tetkiklerle gelirler. Bunu gerçekleştirmek için uğraşırlar. Bu açıdan CHP’yi kıyasladığınızda, CHP’nin sol özelliği olmadığını söylemek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi tek parti döneminden kendisini hiçbir zaman kurtaramamıştır. Halkın değerlerine hep karşı olmuştur. Militarizmin yanında olmuştur. Jakoben bir zihniyete sahip olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisinin gerçekten Türkiye’de sol yelpazeyi doldurması lazımdır. Bunun için de gerçek bir sosyal demokrat parti olması lazımdır. Hem demokrasiden bahsedeceksiniz hem de millet iradesini hiçe sayarak yemin etmeyeceksiniz. İşte CHP hep bu benzeri işlerle anılmıştır.

Beğendim 1 Muhteşem 0 Haha 0 İnanılmaz 0 Üzgün 0 Kızgın 0

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yükleniyor

BU HABERİ OKUYANLAR BUNLARI DA OKUDU

  • S.Lig
  • 1.Lig
  • 2.Lig Kırmızı
  • 2.Lig Beyaz
    Takımlar O G B M Av P
1 Galatasaray 34 24 3 7 42 75
2 Fenerbahçe 34 21 9 4 42 72
3 İstanbul Başakşehir 34 22 6 6 28 72
4 Beşiktaş 34 21 8 5 39 71
5 Trabzonspor 34 15 10 9 12 55
6 Göztepe 34 13 10 11 -1 49
7 Demir Grup Sivasspor 34 14 7 13 -8 49
8 Kasımpaşa 34 13 7 14 -1 46
9 Kayserispor 34 12 8 14 -11 44
10 Yeni Malatyaspor 34 11 10 13 -7 43
11 Akhisarspor 34 11 9 14 -9 42
12 Aytemiz Alanyaspor 34 11 7 16 -4 40
13 Bursaspor 34 11 6 17 -5 39
14 Antalyaspor 34 10 8 16 -19 38
15 Atiker Konyaspor 34 9 9 16 -4 36
16 Osmanlıspor FK 34 8 9 17 -11 33
17 Gençlerbirliği 34 8 9 17 -17 33
18 Karabükspor 34 3 3 28 -66 12
Şampiyonlar Ligi
UEFA
Alt Lig
    Takımlar O G B M Av P
1 Çaykur Rizespor 34 20 9 5 30 69
2 MKE Ankaragücü 34 18 9 7 21 63
3 Boluspor 34 18 6 10 23 60
4 Ümraniyespor 34 17 8 9 14 59
5 Erzurum BB 34 14 11 9 12 53
6 Gazisehir Gaziantep FK 34 15 8 11 19 53
7 Altınordu 34 15 8 11 10 53
8 Balıkesirspor 34 16 7 11 10 52
9 İstanbulspor 34 14 8 12 6 50
10 Vartaş Elazığspor 34 13 9 12 9 48
11 Giresunspor 34 13 8 13 6 47
12 Adanaspor 34 12 7 15 -15 43
13 Adana Demirspor 34 11 8 15 -3 41
14 Eskişehirspor 34 12 8 14 7 41
15 Denizlispor 34 10 8 16 -4 38
16 Samsunspor 34 7 15 12 -14 36
17 Manisaspor 34 7 3 24 -49 12
18 Gaziantepspor 34 2 4 28 -82 1
    Takımlar O G B M Av P
1 Hatayspor 34 23 7 4 48 76
2 Menemen Belediyespor 34 22 8 4 42 74
3 Afjet Afyonspor 34 21 7 6 31 70
4 Sivas Belediyespor 34 19 10 5 28 67
5 Keçiörengücü 34 19 7 8 36 64
6 Sancaktepe Belediyespor 34 16 11 7 26 59
7 İnegölspor 34 17 8 9 12 59
8 Sarıyer 34 13 5 16 -1 44
9 Tokatspor 34 11 10 13 -8 43
10 Etimesgut Belediyespor 34 11 9 14 -3 42
11 Kastamonuspor 34 12 4 18 -3 40
12 Eyüpspor 34 11 6 17 -10 39
13 Tuzlaspor 34 10 8 16 -9 38
14 Bodrumspor 34 10 8 16 -14 38
15 Amed Sportif 34 10 10 14 -4 37
16 Bucaspor 34 10 9 15 -9 36
17 Kocaeli Birlik Spor 34 4 4 26 -48 13
18 Mersin İdmanyurdu 34 1 1 32 -114 -17
    Takımlar O G B M Av P
1 Altay 34 19 9 6 30 66
2 Bandırmaspor 34 19 7 8 22 64
3 Gümüşhanespor 34 19 7 8 25 64
4 Sanliurfaspor 34 19 6 9 21 63
5 Sakaryaspor 34 17 10 7 15 61
6 Bugsaşspor 34 15 11 8 20 56
7 Hacettepe Spor 34 15 11 8 16 56
8 Konya Anadolu Selçukspor 34 15 10 9 7 55
9 Niğde Belediyespor 34 14 7 13 -1 49
10 Kırklarelispor 34 11 9 14 -9 42
11 Kahramanmaraşspor 34 9 12 13 -14 39
12 Zonguldak Kömürspor 34 9 11 14 -14 38
13 Pendikspor 34 9 10 15 -13 37
14 Fethiyespor 34 8 12 14 -9 36
15 Fatih Karagümrük 34 10 6 18 -16 36
16 Nazilli Belediyespor 34 7 8 19 -24 29
17 Karşıyaka 34 6 9 19 -22 21
18 Silivrispor 34 2 11 21 -34 17

ANKET

Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?

Site en altı
yukarı çık