Lütfen bekleyin..
13
Aralık

NEDEN GÜÇLÜYÜZ? İŞTE CEVABI!

Abdullah Ağar ile Yeni Birlik Gazetesi için yaptığımız röportajı hatırlamanın tam zamanı. Biz neden güçlüyüz? Ortadoğu'da ne anlama geliyoruz. Buyurun tekrar gözden geçirelim:

+ -

MURAT BAŞARAN 

Abdullah Ağar güneydoğuda mücadele etmiş eski bir asker. Sonra o bölgede ve özellikle Irak’ta çeşitli görevler almış ve cehennemî coğrafyayı hem asker hem usta bir gözlemci olarak yaşamış.

Televizyon programlarından ve gazete yazılarından tanıyoruz ama kitaplarındaki üslup ve detaylar beni çok şaşırttı. Gazetecilik kadar edebiyatla da uğraşan ve yayınlanmış on kitabı bulunan bendeniz, Abdullah Ağar’ın “IŞİD ve Irak” kitabını okurken, Attila İlhan’ın onun kalemi hakkında söylediklerini az bile buldum.  Attila İlhan, “Üslubu Allah vergisi. Zamanımızın Fakir Baykurt’u…” demiş Abdullah Ağar için. İnanın “IŞİD ve Irak” kitabı öyle bir anlatıma sahip ki, hem çok doyurucu bir edebi lezzetle okuma keyfine kaptırıyorsunuz kendinizi hem de gerçeklerin içinde yaşayan bir aktör oluyorsunuz. Etrafınızda bombalar patlıyor, barut kokusunu duyuyorsunuz, ayrılıkları ve tereddütleri yüreğinizde hissediyorsunuz.

Ağar, askeri tecrübesinin, gözlem yeteneğinin ötesinde, karşılaştığı olaylarla ilgili araştıran ve okuyan bir karakter. Dolayısıyla tahlilleri hem çok değerli ve hem şaşırtıcı.

Kendisiyle terör meselemizi ve Ortadoğu’yu konuştuk. Konuların detayları o kadar çok ki, sohbetin uzadığı labirentlerden en önemli kısımları özetlemek kolay olmadı. Bu röportaj sonrasında Ağar’ın kitaplarını okumak, herkes için çok faydalı ve ufuk açıcı olacaktır. 

Ortadoğu’da tezgahlanan büyük oyunda biz ilk olarak PKK terörü ile mücadele ederek kendimizi işin içinde bulduk. Otuz küsur yıldır mücadele ederken bu coğrafyada birçok şey oldu. Genel bir perspektif çizer misiniz? PKK’dan başlayarak. Ve PKK dediğimiz yapının içinde Kürt’ten çok Ermeni yok mu?

Evet, bunun içerisinde Ermeni bulaşığı çok. Ama asıl bunun arkasında olan Batı dünyası. Meselenin arkasında sadece Kürt ve Ermeni gibi yerel bir yapıyı aramak eksik kalır. Biz PKK denen yapı ile mücadele ederken aslında onun arkasına saklanmış koskoca bir dünya ile mücadele ediyoruz. Ettik ve ediyoruz. Bunu en iyi bilen silahlı kuvvetlerdir. Çünkü silahlı kuvvetler mücadele ederken şu soruya hep cevap aramıştır. PKK’nın arkasında kim var? Bu sorunun cevabını da bulmuştur. Ve bulduktan sonra silahlı kuvvetleri “milli bir ordu”ya çevirme gayretine girmiştir. Bu gayretten sonra da operasyonları yemeye başlamıştır. Türk ordusunun karşı karşıya kaldığı son dönemdeki operasyonları değerlendirirken millileşme gayretlerini mutlaka merkez noktaya oturtmak zorundayız. Biz bağımsız bir ordu kurmaya çalıştıkça hem içten ele geçirmeyle karşı karşıya kaldık hem de dıştan…

Bir ülkenin geleceği kendi milli güç unsurlarına dayandırılmak zorunda. Bu olmazsa, ittifak ettiğiniz veya müttefik olduğunu iddia eden güçler sizi yarı yolda bıraktığı zaman koskoca bir gedikle baş başa kalırsınız ve mücadele gücünüz biter. İttifak evet bir manada anlam ve önem taşıyor. Ama aslolan geleceğinizi kendi milli gücünüze dayandırmanızdır.

Türkiye bunu gördü. Özellikle güneydoğudaki mücadelesinde açıkça gördü. Ve sonrasında bununla ilgili bir gayrete girdi. Ama sayısız operasyona maruz kaldı.

Ben Irak’ta şunu gördüm. Amerika Irak’a geldiği zaman bir Irak devletinin başına vurdu devleti dağıttı, bir de ordunun başına vurdu orduyu dağıttı. Sonrasındaki fotoğraf bugünkü Irak fotoğrafıdır. Yani bir ülkenin bir ve beraber olmasını sağlayan iki temel dinamiği devleti ve ordusudur. Devleti ve orduyu zaafa uğratırsanız, ortaya Irak ve Suriye çıkar. Aynı fotoğrafın Türkiye’de ortaya çıkmasını istediler. Şu ana kadar başaramadılar. Fakat kabul etmek lazım. Büyük bir yara da almış durumdayız. Buna rağmen, yani almış olduğumuz yaraya rağmen, almış olduğumuz dersle bir beka arayışına girdik Suriye ve Irak’ta. Bunun kolay olacağını kimse iddia edemez. Allahtan bizim devlet omurgamız çok güçlü. Halkımız çok güçlü.

Halbuki özellikle son 25 yılda bizi var eden moral ve manevi değerler anlamında ciddi bir kopuş yaşadık Batılılaşma adına. Kendi medeniyetimiz, kültürümüz, kendi inanç dinamiklerimiz sulandırıldı, dejenere edildi. Benim adına sosyal medya terörü dediğim, sivil toplum terörü dediğim veya toplumu etkileme kapasitesi olan bilinçli veya bilinçsiz yapıların etkisi Türk toplumu üzerinde ciddi anlamda kırılganlıklar oluşturdu.

Bugün temel konularda birlik üretemeyişimizi, ortak bir güç üretemeyişimizi buna bağlıyorum. Devletin bekasını ilgilendiren temel konularda aynı fikri üretemiyoruz. Ülkenin geleceği açısından çok büyük bir risk.

İstihbarat servisi dediğimiz yapıların temel vazifesi şudur etki ürettikleri ülkelerde. Var olan hassasiyetleri kaşımak. Hassasiyet yoksa hassasiyet üretip, üretmiş olduğu hassasiyeti kaşımaktır. Şu an Türkiye böyle bir etki altında. Mesela bir toplumsal tepkiden üreyen gösteriler bir anda istihbarat servisleri operasyonuna dönüşebiliyor.

Bir patlamayla karşı karşıya kalıyorsunuz; örneğin Gaziantep saldırısı. IŞİD’in yaptığı bir patlama. Ama bir anda sosyal medya terörü devreye giriyor. Sokak devreye giriyor. Bindirilmiş kıtalar devreye giriyor. IŞİD’in yapmış olduğu bir eylem bir anda toplumsal kırılmaya dönüşebiliyor. 

Tam bu noktada şunu söylemek lazım. Aslında biz PKK’nın siyasallaşmasını da çok iyi anlayamadık. Normal koşullarda terörün dört safhası var. Stratejik savunma, stratejik denge, stratejik taarruz ve son olarak siyasallaşma.

PKK hiçbir zaman stratejik savunma safhasını geçemedi. Hiçbir zaman. Ama Türkiye’de bir şey oldu. Demokrasinin nimetlerinden ve bizim ortaya koymuş olduğumuz hoşgörüden faydalanıp bir anda siyasallaştı. Bundan sonra beşinci safha ortaya çıktı. Siyasallaşan ve siyasetin angaje ettiği kitleler üzerinden, kitlelerin terörize edilme safhası yaşandı. Ne oldu sonra, çözüm süreci ile birlikte cumhuriyet tarihinin en büyük isyan girişimi. Çok ağır bedel ödettiler bizi. 726 tane elit asker ve polisimiz şehit oldu. Üç binden fazlası yaralandı ve ne yazık ki bunların 900’ü geri dönemeyecek şekilde. Çok ağır bir bedel bu. Dokuz ilçe ve Şırnak yıkıldı. Tam bunların yaralarını saralım derken, bir anda devletin yıkılmasını, vatanın parçalanmasını ve ordunun dağılmasını amaçlayan bir darbe girişimi ile karşı karşıyla kaldık. Bunu da büyük bir hasarla savuşturduk. Tam savuşturduk derken bu sefer çok yoğun bir terör kuşağına girdik. Bunların üstüne de Suriye ve Irak’ta kendimize gelecek arıyoruz.

Nasıl bir gelecek?

Temel gayretimiz şu. Bir kere ülkemiz parçalanmasın. Çünkü terörü kendi topraklarınızda kabul etmeniz büyük bir hata. PKK ile niye kendi topraklarımızda mücadele ediyoruz ki? Veya IŞİD’le? Dışarıda mücadele etmemiz lazım. Bu önleyici konsept aslında. Biz bunu şu ana kadar yapmadık.

Sınır ötesine çıkmamız doğru o zaman!

Evet. Ama riskleriyle beraber. Çünkü daha önce yapmamız gerekiyordu. Ben iki buçuk sene önce bunu anlatmaya çalıştım. Ve o zaman bir cümle kurdum. Biz PKK ve IŞİD’le kendi irademiz ve inisiyatifimiz dahilinde mücadele etmek zorundayız. Kimseyle ittifak etmeden. İttifak arayışına girmeden. Ve kendi sınırlarımızın dışında. Ama bugün fotoğraf çok değişti. Şu an artık dizayn devreye girmiş durumda. Dizayn etki üretiyor. Ve onların güç ürettiği alanlarda, vekalet savaşçılarının pozisyonlarının netleşmiş olduğu bir coğrafyada müdahale yapıyorsunuz. Bu çok risk üretiyor. Ama yapmak zorundayız.  

Orada ne tür risklerle karşı karşıyayız?

En büyük risk mezhep savaşı.

Yani İran’la Türkiye arasında…

Aynen.

Peki bu İran ile Türkiye arasında hedefleniyorsa, hangi ülke bu tuzağa düşmeye daha yakın veya hangi taraf daha kışkırtıcı? Çünkü Türkiye özellikle son dönemde en üst seviyede İslam’da birleşelim mesajı vermeye çalışıyor.

Şii eksen üzerinde Türkiye ile ilgili üreyen şöyle bir algı var. Özellikle Suriye iç savaşında çeşitli vekalet savaşçıları üzerinden Türkiye’nin dahil olduğuna ve etki ürettiğine inanıyorlar. Ve dolayısıyla Şii ve Nusayri eksende Türkiye ilgili kemikleşmiş bir kanaat var. Bu bir gerçek. Onlar öyle algılıyor. Biz bunu kabul etmeyebiliriz. Doğru değil diyebiliriz. Ama onların nasıl algıladıkları önemli. Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği Batı dünyası tarafından çok pompalandı ayrıca. Halbuki böyle bir desteğe ait en ufak bir işaret ve kanıt yok. IŞİD’çiler Türkiye sınırlarını kullandılar. Turist olarak geldiler ve geçtiler oraya bu bir gerçek. Ama bunu Türkiye’nin desteği olarak kullanmak büyük bir uyanıklık. Bize de haksızlık.


IŞİD gerçekte nedir? İçinde Batılı unsurların olduğunu görüyor ve biliyoruz.

IŞİD’in de temel amacı mezhep savaşı çıkarmak. Ki bu mezhep savaşını Irak’ta çıkarttı. 2006 yılında Samarra’daki Askeri türbesini vurarak. Ve vurmadan önce 2003 ile 2006 yılında hem doğrusal saldırılarla hem asimetrik saldırılarla Irak’ta çıkan mezhep savaşının en önemli faktörüdür. İşgalle beraber şöyle bir kırılma ortaya çıktı. Bu aslında 1991 yılındaki Körfez Savaşına dayanıyor. Körfez Savaşının hemen ikinci ayında Amerika temel bir hamle yaptı. 32. Paralelin güneyi ve 36. Paralelin kuzeyi… Dedi ki, uçuşa yasak bu bölge. Uçuşa yasak bölge dizaynı anlatıyordu aslında bize. Biz o zaman sadece 36. Paralelin kuzeyiyle ilgilendik. Halbuki orada şu oldu. 32. Paralelin altında Şiiler organize edilmeye çalışıldı. 36. Paralelin kuzeyinde ise Kürtler dizayn edilmeye çalışıldı. 2003 işgali öncesine gelindiğinde Irak’ta şöyle bir fotoğraf vardı. Bu dizayndan etkilenen Şii Araplar ve Kürtler şu cümleyi kurdular: Saddam’ın gitmesi adına İblisle bile iş birliği yaparız. Evet, İblisle iş birliği yapmadılar belki ama Amerika ile iş birliği yaptılar. Bu iş birliği işgalle beraber çok ciddi bir kırılmaya sebebiyet verdi. Sünni Araplarla Şii Araplar arasında mezhebi bir gerilim oldu. Görece Şii Araplarla Kürtler arasında ama aslında Şii Araplarla Sünniler arasında. Bu fiili durum ortaya çıkan terör örgütleri üzerinden Şii Araplarla Sünni Araplar bir gerilime ve travmaya yol açtı… Doğrusal olanı şuydu. Şii kökenli terör örgütleri Sünnileri vurdular. Sünni kökenli terör örgütleri Şiileri vurdular. Asimetrik olanı şuydu; Sünni kökenli örgütler Sünnileri, Şii kökenli örgütler de Şiileri vurdular. Maksat neydi, Şii taban ile Sünni taban arasında gerilim yükselsin. Kırılganlık, düşmanlık, husumet, nefret, kin adını ne koyarsanız koyun. Ve sonunda 2006 yılında bir sembol saldırı yapıldı Samarra’da. Askeri Türbesini vurdu IŞİD. Türbenin özelliği de şu. 10 ve 11. İmamların mezarları burası. İmameyn Türbesi diğer adıyla. 12. İmamın yani kayıp imamın da ortaya çıkacağına inanılan yer. Vurulunca iş savaş çıktı Irak’ta. İki sene sürdü. Kollarını kaldıramayacak hale gelene kadar birbirlerini öldürdüler. Sayıyı kimse bilmiyor. Ama benim Irak’ta konuştuğum hem Sünniler hem Şiiler, hem Kürtler 800 bin canımız gitti diyorlar. Ve o iç savaştan doğdu IŞİD’in bugünkü etkisi. Yani IŞİD’in toplumsal taban bulması ta oralara dayanıyor. Askeri destekten bahsetmiyorum. Toplum desteğini oradan buldu. Bunu da kim yaptı aslında. İstihbarat servisleri yaptı. Irak’ta Sünniler ve Şiiler arasında husumet vardı ama temel figür IŞİD değildi. Yüzde beşlik bir etkisi olan örgüttü. Asıl mücadeleyi Sünni aşiretler ve 60’tan fazla paramparça Sünni yapılanmalar veriyordu. Maliki’nin uygulamış olduğu mezhepçi politikalar sonrasında Irak’ta 2012 sonlarında Cuma gösterileri başladı. Bizde zaman zaman yapılan farklı. Daha sert toplumsal gösteriler. Kendi içerisinde meşruydu. Devlet de zaten izin veriyordu. Ama sonra Maliki bu Cuma gösterileriyle ilgili baskı üretti ve kendi içinde bölünmeleri için çalışmalar yürüttü. 23 Nisan 2013’te Havice’de bir olay oldu. O gün Cuma gösterilerini hükümet çok sert bir şekilde bastırdı. 250 civarında Cuma göstericisi askeri araçların altında ezildi. Yani devlet kendi vatandaşlarını ezdi. Araçların içinde de İranlı subaylar olduğu iddia edildi. Bütün Irak özellikle Sünni vilayetler karıştı. Gömülü silahlar, gömüldükleri yerlerden çıkarıldılar. Ağır silahlar… Helikopterler düştü. Ve IŞİD ciddi etkiler üretmeye başladı. Sonra müthiş bir IŞİD yükselişi… 2014 Haziran’ı Musul’un düşmesine kadar. Orada baktık ki her şey IŞİD olmuş. Irak’ın yüzde 40’ını sonra Suriye’nin üçte ikisini ele geçirerek damgasını vurdu.

-Yani IŞİD özünde Irak’taki Sünni görüşten ortaya çıkıp bu noktaya geldiyse, Türkiye’ye karşı daha dostça davranması gerekmez miydi?

-Yok. Bir defa Türkiye zaten ateşten bir koru eline almazdı. IŞİD olmazdan önce bir şeyler olabilirdi. Türkiye de yapmaya çalıştı. Türkiye özellikle Irak’taki 2010 seçimleri sonrasında Ortadoğu’da üretebildiği en büyük siyasi etkiyi üretti. Ve dedi ki, Sünni ve Şii radikaller hükümet dizayn edilirken dışarıda kalsın. Laik Şiiler, ılımlı Sünniler, Türkmenler ve Kürtlerin dahil olduğu bir hükümet kurulsun. Türkiye buna çok uğraştı. Birebir yaşadığım bunu çok iyi biliyorum. Ama Türkiye bunu başaramadı. Amerika ve İran karşısında kaybetti. Onların tercihi çerçevesinde Maliki tekrar iktidara geldi. Maliki tamamen mezhebi bir zihniyetle davrandı ve Şii unsurları Sünnilere karşı çok etkili kullandı. Yol ortasında kontrol noktaları kurup isimleri Ayşe diye, Ömer diye insanlar toplandı ve bir daha haber alınamadı. İnfazlar, suikastlar vs. Bu tavır Sünnileri çok kastı tabii. Sünni taban IŞİD’leşmeden önce meşru bir arayış üretti. Fakat başarılı olamadı. Sonuçta haklarını ve meşruiyetini kaybetmiş bir toplum modeli ortaya çıktı. İstenen buydu belki de ve IŞİD bu zeminde çok hızlı güçlendi. Neticede Sünniler kaybetti, terörize oldu. Sonuçta Şii ve Sünni yapının arasına nesiller boyu devam edecek bir kan girdi. Bu işi sahada askeri metotlarla çözmek çok zor. Şu an barış gelse bile iki üç nesil geçmesi gerekiyor tam bir huzur için. Husumetin dinmesi için.

-Mezhep savaşı diyoruz başından beri. Ama Türkiye’den baktığımızda ben Sünni’yim, onlar Şii’dir ayrımında şiddet duygusu ve düşmanlık yok. Ama İran’da ve Şii eksende bu radikal tavır daha fazla öne çıkıyor.

- Şöyle bir gerçek var. İran üretmiş olduğu mezhebi etkiyle veya Şii siyasal İslam’ıyla coğrafyada ciddi bir aktör haline gelmiş durumda. Şiiliğin ritüelleri ve ritüeller üzerinden yaşanan hayat bizimkinden çok farklı. Bizde hiçbir dini örgütün faaliyetinde kan-revan içinde bir manzara yok. Ama orada Kerbela’ya atıfta bulunarak insanların kendilerini ciddi anlamda hırpaladığını, kendilerini yaraladıklarını, kan akıttıklarını görüyoruz. Adamlar satırlarla kafalarını yarıyorlar. Zincirlerle kendilerini dövüyorlar. Acı çekiyorlar. Bunu da sadece Sünnilere mesaj olarak yapmıyorlar. Böyle inanıyorlar ve kendi aralarında da çok ciddi hizipleşmeler var. Ben buna başından karşıyım. Peygamber Efendimiz’den sonra ortaya çıkan büyük bir kırılma bu. Müslümanlık iddiasındaki halklar birbirlerine cihat ilan etmiş durumdalar. Birbirlerini doğruyorlar ve sonra biz şehit oluyoruz diyorlar. Sonuçta bir insanın Allah ile olan hukukuna karışamazsınız. Bireysel olarak yaşayacak. Doğru yaşadı. Yanlış yaşadı. Hesabını Allah’a verecek. Ama bu mezhebi çatışmalar burayı çoktan aşmış durumda. Ben gördüm ve yaşadım o dünyayı. Çözümüm şu. Kur’ana sarılıp İslam’ı yaşamayı becerebilmemiz lazım. Kur’anda buluşmamız lazım. Bu ayrışma dış güçlerin de işine geliyor. Kullanıyorlar bu durumu ve Irak’ın, Suriye’nin hali ortada. Uçaklar bomba atıyor. Müslümanlar ölüyor. Ölenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyor. Bu savaşlardan bu coğrafyanın insanlarına bir menfaat doğmuyor. Bunu herkesin görmesi lazım. 

-Çözülmesi zor görünüyor. Çünkü bugün bu siyasi ve tarihi gerçekler çerçevesinde Tayyip Erdoğan Sünni’yim, Şii’yim değil, Müslümanım dediği zaman Türkiye’de bile rahatsız olanlar çıkıyor. Mezhep çatışmasına karşı söylenmiş bu sözü “mezhepsizlik” olarak algılıyorlar.

- Ben İslam dünyasının doğru makasa girmesi açısından bunu şart görüyorum. Ayrışmalar olabilir ama bu ayrışmalar kan, kavga ve savaş getirecek ayrışmalar olmamalı. Öncelikle Kur’an’da buluşup ortak bir akıl ve sonrasında bilinç ortaya çıkarmamız lazım. Biz ayrıştıkça birilerinin bizi kullandığını görmemiz lazım. Yukarıda da dedim ya, herkesin doğrusu yanlışı Allah ile kendi arasında.

-Türkiye’nin bu coğrafyada bir aktör olarak şu andaki durumu nedir? Ordunun millileşmesi gayretinden bahsettiniz. Sonra güneydoğuda isyan, darbe teşebbüsü, terör ve sınır dışı harekât… Biz Türkiye olarak ne durumdayız. Ne kadar etkili bir aktörüz?

-Cenap Şehabettin’in bir sözü var. Diyor ki, azim ve irade kullandıkça keskinleşen bir kılıçtır. Evet biz çok zorlu bir terörle mücadele dönemi yaşadık. Ama bu mücadele bizi keskinleşen bir kılıca çevirdi. Terörle mücadele alanlarında bulunmuş, çatışmayı savaşı yaşamış beş milyon Mehmetçiğimiz var bizim. Herhangi bir tehditle karşı karşıya kalındığı zaman toplumun hem itici hem çekici gücü olacak bir ruhu yaşıyor bu beş milyon tecrübeli insan kaynağımız.

-Altını çizmek istiyorum. Bir dakika, bu çok önemli. Her türlü silahtan daha üstün bir güç. Beş milyon sıcak çatışma yaşamış, sahada pişmiş, yetişmiş savaşa hazır tecrübeli bir kitle… Askeri anlamda çok büyük bir zenginlik ve fark olarak algıladım. Bir anda güven duygum katlandı. Doğru mu anladım?

-Evet. Kesinlikle. Tamam istemeyiz, Allah göstermesin ama bugün topyekûn bir mücadele gerektiğinde beş milyon tecrübeli askerimiz var. Ki bu beş milyon bir anda bütün toplumu ayağa kaldıracak ruhu taşıyorlar. Ben onlarla görüşüyorum. Şimdi hayatın içinde çeşitli pozisyondalar ama istisnasız hepsi her an göreve hazır bir duygu ve inançla yaşıyorlar.

-Orduların silah gücü ve asker sayısı kıyaslanırken hiç hesaba katılmayan bir şeyden bahsediyoruz şu anda.

- Aynen. Gelelim işin teknik kısmına. Ben ilk 1990’da gittim Güneydoğu’ya. Ve en son da bu sene gittim. Yaklaşık 2,5 ay kaldım. 1990’da görevliydim, mücadelenin içindeydim. Bu sefer bir gözlemci olarak oradaydım. Olağanüstü bir teknik değişiklik var. Biz 90’larda bazuka dediğimiz, hani iki soba borusunu ekliyorsun birbirine… İçine roketi koyuyorsun sonra atıyorsun. Tutturabilirsen ne ala… 22,5 mm geri tepmesiz topları askerlerimiz sırtlarında taşıyorlardı. Mühimmatı düşünün. Bunlarla göreve çıkıyorduk ve gece görüş teçhizatımız neredeyse yok gibiydi. Ve o zaman PKK’nın elinde hiç yabana atılmayacak silahlar vardı. İnsanlık tarihinin en zor mücadele biçimiyle karşı karşıya kaldık biz. Evet terördü ama gerilla doktriniyle hareket eden bir terör örgütüydü. Biz açık bir harekât yapıyorduk. PKK kapalı bir harekât yapıyordu ve istediği yerde, istediği zaman, istediği şekilde vurabileceği bir doktrin benimsemişti. Bu bizim aleyhimizeydi. Ama şimdi gittim, olağanüstü bir teknik yeterlilik kazanmış durumdayız. Silah, mühimmat, gözetleme, dinleme anlamında büyük bir gelişme ve fark ortaya çıkmış durumda. Teknolojiyi yoğun bir şekilde kullanma imkanına sahibiz. Özellikle hava gücümüzü özgür ve çok etkili kullanıyoruz. Biz o zaman yerel istihbarat imkanlarıyla tespit yapıyorduk. Şimdi insansız hava araçlarımız çok önemli güç ve fayda üretiyor. Sonra kıyaslanamayacak bir harekât hızına kavuştuk. Anında tespit ve anında müdahale. PKK o zaman istediği gibi geziyordu dağlarda. Şu an asla istediği gibi hareket edemiyor. Havada sürekli gözlerin var senin ve anında etki üretebiliyorsun. Sonuçta müthiş bir gelişme ve güçlenme. Bir kısmı belki gayrı milli kaynaklar ama milli kaynakların oranı her geçen gün artıyor. Bayraktar’lar orada çok şeyi değiştirdi. Bizim silahlı insansız hava araçlarımız gördüğü an hedefi ortadan kaldırıyor.

-Çok yakın zamanda iki tane Heron versinler bize diye yanıp tutuşuyorduk.

-Tabii. Bozulduğu zaman öyle kalıyordu. Uğraşıp duruyorduk.

-Hem uğraşıyorduk hem de sahadan aldığı bilgiyi bizimle beraber başkalarına da yolluyordu…

- Aynen. Bizim Güneydoğumuzla ilgili bu tür ihanetler zaten çok. Girersek çıkamayız. Biz 90’lı yıllarda çevirip kuşattığımız, yok etmek üzere olduğumuz PKK’lı unsurların hava desteği alarak kurtulduklarına dair yaşadıklarımız var. Neticede PKK’nın da arkasında onu dizayn eden bir akıl var. Üreteceği terörü ona planlayıp veren bir akıl. Hareket tarzıyla ilgili. Toplumu etkileme metotlarıyla ilgili… Yani moda deyimle bir üst akıl. Bunu biliyoruz.

-Kritik bir şey sormak istiyorum. 15 Temmuz’dan önce Güneydoğu’daki şehir isyanlarında çok zor bir mücadele yürütüldü. O mücadele sırasında anlıyoruz ki, ordumuzda PKK ile ortak hareket eden unsurlar vardı. Bu operasyonları şimdi nasıl değerlendireceğiz. Ve 15 Temmuz sonrasında ordunun içindeki temizlik bir zafiyete sebep olur mu? Özellikle savaş pilotlarımız anlamında ciddi bir mesele var gibi.

-Normalde her savaş uçağı için 1,5 pilot planlanır. 15 Temmuz’dan sonra bu noktada bir hassasiyet oluştu ve bu oran 0,8’e kadar indi. Zafiyet demiyorum. Hassasiyet. Şimdi devletimiz bu hassasiyeti ortadan kaldırmak için yoğun bir gayret içerisine girmiş durumda. Daha önce silahlı kuvvetlerden çeşitli sebeplerle ayrılmış olanlara kapılar açıldı. Diğer taraftan konuyla ilgili diğer sektörlere hizmet üzere yetişmiş olan kaynaklar orduya yönlendiriliyor. Bu hassasiyet ortadan kaldırılıyor. Bu tür hassasiyetler bizde çabuk kapanır. Çünkü çok güçlü bir tabanı olan, demografik anlamda seksen milyon yani çok güçlü bir ülkeden bahsediyoruz. Evet darbe çok büyük etki üretti. Kabul ediyoruz. Gerçeği görmek ve mücadele etmek anlamında önemli olduğunu düşünüyorum.

-O hainler ordunun içindeyken daha büyük bir hassasiyet ve risk yok muydu aslında.

-Evet. Çok daha büyük bir risk ve tehlikeydi. Düşünün Irak, İran, Suriye sınırlarımızı tutan en kritik tümenlerimizin, tugaylarımızın komutanları Fetöcü olmaktan hapse girdi. Tutuklandılar. Düşünün şimdi terörle mücadelede Fetöcü yapılanma bizi nasıl manipüle etti. Bunu şu an tam bilmiyoruz. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Ama teorik olarak şu cümleyi kurmamız mümkün. Terörle mücadeleyi Fetöcü komutan ve subaylar emir- komuta, kontrol- koordinasyon, planlama ve uygulama safhalarında nasıl manipüle ettiler?  Bu bir. Bu çok çok önemli. Ama belki bundan çok daha önemli başka bir şey var. Mücadele eden Mehmetçiği ruhu, savaşma azmi ve kararlılığı, iradesi ve inisiyatifi ve morali bu Fetöcü yapılanma tarafından nasıl zedelendi? Bu hiçbir zaman ölçülemeyecek.

-Diğer taraftan bakarsak da şimdi arınmış haliyle yeni bir heyecan inanç tazeliği ortaya çıkmış olmalı…

-Tabii. Doğru. Ama bakın tam arınmadı. Bunu da görmemiz gerekir. Fakat arındıkça devletin kudreti ortaya çıkmaya başladı. Bakın çeşitli kritik zamanlarda ve olaylarda ben şu soruyu hep sorardım. Yahu benim devletimin buna gücü yeter. Ama niye olmuyor? Niye çözüm sürecini tercih ediyor? Çünkü terörle gerçekten mücadele ettiğimizde her zaman sonuç aldığımızı ben çok iyi biliyorum. Her zaman sonuç aldık. Her zaman başardık. PKK hiçbir zaman stratejik savunma safhasını gezemedi. PKK dört kere ben pes ediyorum, dedi. Biz bunu başarmış bir ülkeyiz. 2011 örneği mesela. PKK bitmişti. Yoktu dağda. Ama ne oldu, Uludere olayı denen bir kurguyla her şey değişti, bir çözüm süreci başladı. Üç buçuk yıl sürdü. Biz büyük ümitlerle, bu PKK meselesi bitecek diye beklerken, meğerse PKK bütün Türkiye’ye silah, mühimmat doldurmuş. Mehmetçikle konuşuyorum. Her gün dağlarda patlamalar… Her gün hilti sesleri. Adam çok katlı mağaralar, dehlizler hazırlamış. Mehmetçiğin duyduğu sesi komuta kademesi duymuyor muydu? Hepimiz seviniyorduk. PKK’lı terörist 5’erli, 10’lı gruplar halinde Irak’tan Suriye’den geliyor, teslim oluyor. Aaa PKK bitiyor. Teslim olanlar var ya, yetiştirmişler Irak’ta Suriye’de, Türkiye’de de suç kayıtları yok. Sokuyorlar içeri pişman olmuşlar gibi. Bakıyorsun GBT’sine, suç işlememiş, salıyorsun Türkiye’nin içine. Ne yaptı bu adamlar? Bu adamlar Cumhuriyet tarihinin en büyük isyan girişimini örgütlediler. Çözüm sürecinin bitiş açıklamasını Murat Karayılan yapmıştır. 11 Temmuz 2015’te. Sonra isyan girişimi başladı. Onu bastırabilmek için ağır bedel ödedik. Dokuz tane ilçemiz yıkıldı. Bir tane şehrimiz yıkıldı. 726 elit kuvveti şehit verdik. Bir tane noktada başarabilselerdi Türkiye’nin halini düşünün domino etkisiyle.

- Çok haklısınız. Ama tersten okursak, başaramadıkları ve hepsinin tek tek gebertildikleri de bir gerçek. Yani bizi aldatıp geldiler ama bedelini ödedik ve onları önemli ölçüde yok ettik.

- Evet. Polis, asker, korucu, jandarma hepsi Mehmetçik ruhuyla önledi bu isyanı. Ne oldu. İsyanla başaramayınca, 15 Temmuz girdi devreye. Darbe. Temel hedef ne? Devletin yıkılması. Ağır bir darbe yedik ama şükür Allah’a… Başardık. Onu başardık, tam zafer yürüyüşü yapacağız, bir anda çok yoğun bir terörle karşılaştık. PKK, IŞİD, Fetö, sol örgütler, eyleme geçtiler. Bakın size bir şey söyleyeyim. Bugün Türkiye’de bilinen 123 tane terör örgütü var. Avrupa’nın en güçlü ülkesinde 123 tane terör örgütü olsa 123 kere parçalanırdı. Ama Türkiye o kadar güçlü bir ülke ki, bu kadar büyük mütecaviz harekete, bu kadar manipüleye, bu kadar saldırılara rağmen hala dimdik ayakta. Ve ağır yaralı olmasına rağmen iki ayrı temel alanda yurt dışı operasyon yürütüyor. Çok güçlü bir ülkemiz var.

-Bu güç nereden geliyor? Ben de inanıyorum gücümüze ve sebepleri ile ilgili bir şeyler elbette söylerim. Ama sizden duymak istiyorum.

-Devletimizin omurgası çok sağlam. Mücadele üzerine kurulmuş bir devletimiz var bizim. Biz yedi düvelle savaşabilen ve bundan ayakta kalarak çıkan bir milletiz ve devletiz. Bu tecrübe devletin kimyasına karışıyor ve temel bir omurga ve omurga ile kendi başına, tek başına var olmayı bilen bir zihniyet. Bunun kökeninde ne var. Kültür var, medeniyet var, inanç var. Bu kavramsal güçlerin altında fiziki bir güç yapılandırılmış. Büyük bir başarı bu. Medeniyetle teknolojiyi çok karıştırıyoruz biz. Batının teknolojik anlamda ileri gözükmesi, medeni oldukları anlamına gelmez. Medeniyet insanlıktır. İnsanın yaratılışına, fıtratına uygun yaşamasıdır. Bu güç bizim topraklarımızda, bizde var. 

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Bu habere henüz bir yorum yapılmamıştır, ilk yorumu eklemek için yukarıdaki formu doldurunuz
Facebook ile Yorum Yap
Benzer Haberler
İslam İşbirliği Teşkilatı Kudüs için toplantı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip E..
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın memleketi Kayseri'de cami yaptır..
Metafizik İstihbarat Uzmanı Selçuk Bora, dünyayı kaosa sürükleyen büyük dev..
Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil: "İslam dünyası Sultan II. Abdülhamid’den sonr..
Kazandığımızı nereye harcıyoruz? Eskiden bakkal yeterken, doktora yılda bir..
Kemal Kılıçdaroğlu İngiltere'de tuhaf işler peşinde. PKK yandaşlığıyla ..
Editörün Seçtikleri
Puan Durumları
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=