Lütfen bekleyin..
13
Aralık

OSMANLI'DA HAYVAN SEVGİSİ

Sadece insanların değil, hayvanların da huzuru ve sağlığı için vakıflar kuran Osmanlı Medeniyeti, her konuda olduğu gibi "hayvan sevgisi"nde de günümüze ve geleceğe ışık tutuyor.

+ -

M.FATİH CAN 

Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır; hayvanlar bile…”

                                                                                                            G. de Busbecq

Türklerin ferdi ve içtimai hayatlarında hiçbir düşünce ve davranış kalıbı yoktur ki müessir olarak arkasında bir ayet, bir hadis ya da “kelam-ı kibar” denilen veli, alim sözü bulunmasın. Tabiatımızı, şahsiyetimizi büyük ölçüde bu ana kaynaklar mayalamıştır. Türk İslam tarihi, arka plan okumaları yapılarak yeniden değerlendirildiğinde tarihi ve medeni kimliğimizin alameti farikaları olan kurumlar, refleksler, tarzlar, yönelişler, düşünce mekaniği; hasılı Türkün kendiyle; eşya ile ve tabiatla kurduğu ilişkiler bütünü farkında ya da bilincinde olunsun olunmasın yukarıda zikrettiğim üç temel kaynakla doğrudan ilişkilidir. Bu ana paradigmanın kendine has bir alt başlığı da “hayvanat” ile “hayrat” ruhu üzerinden kurduğumuz sıkı ve sıcak bağlarla ilgilidir.

Rahmeti sonsuz olan “Rahman”’ın merhameti sadece insanlara değil başta hayvanlar olmak üzere tüm mahlukata şamildir:“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki (onlar da) sizin gibi bir ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır.” (“En’am Suresi”; 38. Ayet-i Kerime.) buyrulmaktadır.

Yaratıcımız, bizlerden hem hayvanları hem bitkileri hem çevreyi yani dışımızda zannettiğimiz lakin içinde bir cüz olduğumuz alemi korumamızı istemekte ve emretmektedir. Peygamberimiz de bizi bu hususta ikaz etmektedir: “Kim haklı bir sebebe dayanmadan bir serçeyi, hatta ondan daha küçük bir canlıyı öldürürse, o canlı kıyamet günü davasını Allah’a götürür ve ‘Ey Rabbim! Falan kimse beni, bir fayda olmaksızın öldürdü’ der.” (Nesai; “Sayd.”)

Hz. Muhammed (s.a.v.), bir yuvadan aldığı yavruları torbasına doldurarak şehre getiren birine, onları derhal analarının yanına, aldığı yuvaya iade etmesi uyarısında bulunmuştur. (Ebu Davud, Cenaiz) Hatta, Medine’nin belli yerlerinde her tür avcılığı yasaklamış;  Mekke’nin fethinden sonra, aynı tatbikatı burada da devreye sokmuştur. (Yakup b. İbrahim EbuYusuf; Kitabü’l-Harac; Kahire 1976.)

Beni İsrail’den dindar bir kadının; kilerinden bir şey aşıran kediyi bağlayıp aç susuz ölüme terk ettiğini ve bu sebeple cehennemliklerden olduğunu (Buhari; “Bed’ü’l-halk.”); susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeği civardaki kuyudan pabucuyla su çıkarıp sulamak suretiyle hayata döndüren günahkar bir kadının ise cenneti kazandığını haber vermiştir. (Müslim; “Selm.”) Sahabeden bir zat: “Hayvanlara yaptığımız iyiliklerden sevap mı alacağız?” diye sormuş; Peygamberimiz cevaben; “Her yaş ciğeri olana (canlıya) yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buhari; “Bed’ü’l-Halk.”) buyurmuştur.

“Birr” sahipleri…

İslamiyet, hizmet hayvanlarına dinlenme hakkı getirmiştir. Bu hak sebebiyle gerek yolculuk gerek savaş gerek tarım vs. gibi alanlarda istirahat hususunda hayvanlara öncelik verilmeye başlanmıştır. Enes b. Malik, bu hususla alakalı şöyle demektedir: “Biz bir konaklama yerine geldiğimizde, hayvanların yüklerini çözmeden (dinlendirmeden, ihtiyaçlarını gidermeden) namaza başlamazdık.” (Ebu Davud; “Cihad.”)

Hadis külliyatında tabiat, çevre ve hayvanların haklarıyla ilgili rivayetler edep, ilim ve yüksek ahlak anlamına gelen “el-birr” başlığı altında bir araya getirilmiştir.

Hz. Ali; “Bütün dünyayı bana verseler ve buna karşılık bir karıncacığın ağzındaki taneyi almamı isteseler, bu zulmü yapamam” buyurmuştur. Büyük şair Firdevsi, Hz. Ali ‘nin bu hassasiyetinden mülhem bir mısraında: “Tane çeken bir karıncayı bile incitme. Onun da canı vardır. Can; elbette tatlı ve hoştur…” der. Yine Hz. Ali; “Karınlarınızı hayvanlar mezarlığı kılmayınız!” yani et tüketiminde ifrat göstermeyiniz tavsiyesinde bulunur. (İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İstanbul Üniversitesi Basımevi, İstanbul 1993.)

Kanuni Sultan Süleyman’ın, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemali efendiye şöyle bir soru gönderdiği meşhurdur: “Dirahtı (ağacı) sarınca karınca/Vebal var mıdır karıncayı kırınca?”  Zenbilli, Kanuni'nin sorusuna aynı estetik boyutta cevap vermiştir: “Yarın Hakk’ın huzuruna varınca/Süleyman’dan hakkın alır karınca.”

Şeyh Şibli Numani’yi vefatından sonra rüyasında gören bir talebesi, Şeyh’in kendisine; diğer hiçbir ameli sebebiyle değil ama; soğuk ve yağmurlu bir günde soğuktan bir köşeye büzüşmüş ve titremekte olan bir kedi yavrusunu cübbesinin altına alıp eve götürmüş olmaklığı sebebiyle Cenab-ı Hakk’ın afv ve mağfiretini kazandığını söylemiştir…

On beş asır geriden!

Bu ve benzeri billurlaşmış ve tatbik değeri kazanmış yüksek insani standartları İslam; doğuşuyla birlikte vaz’ etmişken modern ve pagan dünya bu hususta daha emekleme safhasındadır. Yine de insaf sahibi bir kısım hukuk adamı hayvan hakları konusu üzerinde durmakta ve hayvanların, yaşama hakkı ile sınırlı olsa bile, bağımsız hak ehliyetine sahip olmalarının gerektiğini savunmaktadır. (Hüseyin Hatemi; Gerçek Kişiler Hukuku; İstanbul 2005.) Bu savunuda ana fikir, bütün hayvanların doğmuş olmak itibariyle eşit oldukları ve bu ana prensip hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahip bulunduklarıdır. Paris’te 15 Ekim 1978’de UNESCO Evi’nde resmen ilan olunan “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi”nin dibacesinde yukarıdaki ana fikir etrafında temel gerekçeler sıralanır ve akabinde bildirge on dört madde ile son bulur. (İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İstanbul Üniversitesi Basımevi, İstanbul 1993.)

Tarihte, diğer haklarla birlikte hayvan haklarının da nasslarla tanzim edilip korumaya alındığı bilinen ilk devrin “Asr-ı saadet”  olduğu izahtan varestedir. Hususen Osmanlılar, bu hukuku tam manasıyla kurumsallaştırmışlar ve nevi şahsına münhasır yüksek bir kültür haline dönüştürmüşlerdir.

İnsanlık, “hayvan hakları” gibi bir hakkın olabileceği düşüncesine XIX. yüzyılın ikinci yarısında gelebilmiştir. BM, “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi” başlığıyla bu konudaki resmi düzenlemeyi ise bir yüzyıl sonra; XX. yüzyılın ikinci yarısında anca yayınlayabilmiştir. Oysa İslamiyet’in bu konuda vaz’ ettiği kanunları kaynak kabul eden Osmanlı alimleri çok erken zamanlarda; “… hayvan sahiplerinin, hayvanların beslenmelerine dikkat etmeleri, takatleri üstünde yük vurmamaları, hayvanlara vurmak suretiyle eziyet etmemeleri gerektir. Aksine hareket edenler tazir cezasıyla cezalandırılır” genel hükmünü hukuk kitaplarına dercetmişlerdir. ( Ali Haydar; Dürerü’l hükkam; c.II.)

1502 tarihli Osmanlı Belediye Kanunnamesi’ndeki şu hükümler, tebliğ tarihi dikkate alındığında her halde alanında bir ilktir.

“…Ve ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerini göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam etdüreler. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından geleler.” “ Fi’l cümle bu zikrolunanlardan gayrı her ne kim Allah Teala yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, Şer’i hükmü vardır.” “ Atı ve katırı ve hımarı nalsuz yürüdmeyüp gözede, mikdarından artuk yük yüklenmeye. Eslemiyenün Kadı marifeti ile hakkından geline ve aruk zebun davarı kullandırmaya…(Ahmet Akgündüz;Osmanlı Devletinde Belediye Teşkilatı ve Belediye Kanunları; OSAV; İstanbul 2005.)

Hamalların yük boşaltma sonrasında hayvanlarına binmemelerine dair 1766 tarihli bir diğer ilginç ferman da şöyledir:

“İstanbul Kadısı faziletli efendi!

İstanbul’da at hamalları ve sair yük hayvanı ile hamule nakleden nükuleler, yüklerini mahallerine götürüp avdetlerinde binmemek içün semerleri üzerine yarım vukiyye (okka) demirden mismarlar (kalın çivi) konulması öteden beri izamlarından iken, az müddetten beri bazıları terk ve bazıları küçük ekserler vaz’ ve üzerine ağaçlar koyup yük hayvanları sahipleri sürücülerine göz yummakla yük hayvanlarına binip şiddet ile sevk ve önlerine gelen çocuk ve kadın ile ama, aceze makulelerine dokunup ızrardan hali olmamalarıyla bundan önce defalarca tenbih olunmuşken uslanmamalarıyla zabıta altına ıfraı gerekli olmakla, imdi hamallar kethudası ve yiğitbaşılarını götürüp önceden olduğu gibi yarım okka demirden çivi vaz’ ve üzerlerine ağaç komayıp avdetinde binmemek üzere yük hayvanı sahiplerine ve sürücüler de yüderek (yürüterek) götürüp ensesinden şiddetle sürmemek üzere kuvvetli şekilde nizam-ı kaviyyeye rapt ve verilen nizamı ilam eyleyesiniz diye. 5 Ramazan 1179/ Şubat 1766.” İstanbul Kadılığı; sicil 25; varak 251-252. (Yay. Sadık Albayrak; Osmanlı’da Sosyal Yapı ve İstanbul; 1999.)  

Örneklerine fazlasıyla yer verebileceğimiz bu belgeler de gösteriyor ki Osmanlı’da hayvanların hukuki statüsü “mal” statüsünden daha ileri seviyede olmuştur. Nasslar, tarihi veriler ve fakihlerin ilgili nasslara yaklaşımlarını dikkate aldığımızda, “hak” kavramı çok erken zamanlardan itibaren ecdadımız için, hayvanları da tabiatı da içine alacak şekilde geniş ve kapsamlıdır. İlgili nasslardan, hayvanların sadece hak sahibi olmalarını değil, ayrıca ne gibi hakların sahibi bulunduklarını da anlamamız mümkündür. Mesela hamalların, Cuma günleri hayvanlarını da tatil etmeleri (çalıştırmamaları) nin mecbur olması, hayvan sahiplerinin onlara eziyet etmeleri durumunda cezai işlem görecekleri, seferlerde mühimmat çeken büyükbaş hayvanların takatten düşünce kasaplara satılamazlığı, hasta ya da yaşlanmış hizmet hayvanlarının ölene kadar bakımlarının sağlanması, hatta bunun için tabir caizse emekli maaşı gibi tahsisat ayrılması bu çerçevede değerlendirilebilecek haklar nevindendir. Bu itibarla “hak” kavramı sorumluluk ve ceza anlamında İslam itikadı açısından kategorize bile edilmiştir. Şöyle ki; başta “kul” hakkı (müslim ve gayrı müslim) olmak üzere; “beytü’l mal” hakkı ve “hayvan” hakkı. Bunlardan en dikkat edilmesi gerekeni de “hayvan” hakkı olarak gösterilmiştir, çünkü onlarla helalleşme şansı yoktur…

Alman seyyah Hans Dernschwam’ın, 1542’de (Kanuni devri) İstanbul’da şahit olduğu şu hadise hassasiyetin boyutlarını göstermesi açısından calib-i dikkattir: “Sadâret Kaymakamı Koca Mehmed Paşa, aşhanenin önünden geçerken odun yüklü güzel bir atın beklediğini görmüş ve atın sahibinin de aynı aşhanede karnını doyurmakla meşgul olduğunu öğrenmişti. Paşa bu vaziyete oldukça sinirlenerek, odunları atın sırtından indirmekle kalmayıp sahibini de cezalandırarak odunları onun üzerine yükletmişti.  Odunları, at için aldırdığı bir akçelik kuru otu at yiyene kadar sahibinin üzerinde bekletmişti.” (Hans Dernschwam; İstanbul ve Anadolu’ya Seyahat Günlüğü, ç.; Yaşar Önen;1992.)

Konstantinopolis’de köpeklere yer yoktu…

Alman seyyahın aktardığı anekdot, elbette masum hayvanların haklarını tespit, taknin ve tatbik etmede ulaşılan seviye ve anlayışa iyi bir örnektir. Filhakika bu hassasiyet nass ve nebevi buyruklardan neşet etmekle birlikte sadece müeyyide korkusundan kaynaklanmamaktadır. Asıl olan ecdadın hayvanlara karşı olan sevgisi; şefkat ve merhametidir. Bu görüşümüzün sayısız delilleri arasından birkaçını; bize ait kaynaklardan ziyade şu fart-ı muhabbete bir türlü anlam veremeyen, kendi dünyalarında yabancısı oldukları bir duygu ve durumu hayretle müşahede edip hararetle kaydeden ecnebi kalemlerden nakledelim.

Mesela, 1835-1839 yılları arasında Osmanlı’da askeri muallim olarak vazife yapan Prusyalı Feldmareşal Kont Moltke’nin gözlemleri hayli ilginçtir: “Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üsküdar’da bir kedi hastanesi, Bayezid camiinin avlusunda da güvercinler için bir bakım yeri vardır. Bunlar herhangi bir vakada bilmem hangi haberi Peygamber’in kulağına fısıldamış olan belli bir güvercinin torunlarıdır...  Kanatlarını çırpmaları, keyifli keyifli gurultuları ve alacalı kargaşalıkları dille anlatılamaz. Şahsi emniyetlerine güvenleri yüzünden, bu beleşçiler insanın yolundan bile çekilmiyorlar. Bunlar gibi limandaki martılar da insanın kürekle vurup öldürebileceği kadar tasasız ve yüzsüz… Evlerde asla köpek bulunmuyor; fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi fırıncıların, kasapların sadakalarıyla ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşıyorlar... Benim çok dikkatimi çeken bir şey de İstanbul sokaklarından atla geçtiğimde, köpekleri daima sokağın ortasında uyur görmem olmuştur. Burada bir köpek bir insanın ya da atın önünden asla çekilmiyor, bunu bilen insanlar ve atlar mümkün olabildiğince köpeğin önünden çekiliyorlar… En sık kalabalıklar içinde bile onların taş kaldırımlar üzerinde kıpırdamadan uyudukları görülüyor…” (Helmuth von Moltke; Türkiye’deki Durum ve Olaylar Üzerine Mektuplar; ç. Hayrullah Örs; İş Bankası Kültür y.; İstanbul 1960.)

Sultan III. Mustafa zamanında İstanbul’da bulunan Fransız Baron de Tott’un anıları da renkli satırlarla doludur: “Başkentte tüketilen buğday üzerine korkunç bir tekel uygulayan, fırıncılara buğdayı halktan daha ucuza veren hükümet, buğdayların belirli bir miktarını kumruların beslenmesi için ayırır. Kumru sürüleri Boğaz’ın iki yakasında üstü açık teknelerde taşınan buğdaya hücum ederler. Gemicilerin hiçbiri onların açgözlülüğünü önlemeye kalkışmaz. Hayvanlara sağlanan bu kolaylık, onların çok sayıda, korkusuzca, hatta gemicilerle haşır neşir olacak tarzda kursaklarını doldurmalarını sağlar… Türklerin kedileri koyun ciğeriyle beslemelerini de gezginler benim gibi hayranlıkla kutlamışlardır. Kendilerini bu işe adamış dindar kimseler temin ettikleri ciğeri kedilere dağıtırlar…”( Baron de Tott; Memoires sur les Turcs et lesTartares; ç. Mehmet R. Uzmen; Türkler ve Tatarlara Ait Hatıralar; Tercüman 1001 Temel Eser; İstanbul.)

Geçtiğimiz Şubat ayında sadece İstanbul’u değil tüm ülkeyi on gün boyunca ekranlara kilitleyen “kuyu” adlı yavru köpeğin, düştüğü derin ve dar kuyudan kurtarılma macerası ve insanımızın bu necatı; “son zamanların en mutluluk verici olayı” olarak tanımlaması, efsaneleşmiş hayvan sevgimizin galiba genetik olduğunu doğruluyor gibidir.

İtalyan seyyah Edmondo de Amicis’in anlattıkları, özellikle, İstanbul’un sokak köpekleriyle tanışmasının Fetih’ten sonra Sultan Fatih sayesinde gerçekleştiğini vurgulaması bu tezimizin en sağlam teyidlerinden olsa gerektir: “İstanbul, köpeği pek bol olan bir yerdir. Herkes gelir gelmez farkına varır bunun. Köpekler şehrin daha az kalabalık ama birincisinde daha az garip olmayan ikinci halkını meydana getirir. Türklerin köpekleri ne kadar sevip koruduğunu bütün dünya bilir. Bunu; Kuran’ın hayvanlara karşı olmasını da emrettiği merhamet hissiyle mi, yoksa köpeklerin de bazı kuşlar gibi uğurlu olduğunu sandıkları için mi yaptıklarını anlayamadım; belki Peygamber köpekleri sevdiği, belki mukaddes tarihleri bu hayvanlardan bahsettiği, belki de Fatih Sultan Mehmed’in, Topkapı’da açılan gedikten arkasında bir sürü erkan-ı harb köpekle beraber, şehre muzaffer girmesi yüzündendir. Şu bir vakıadır ki bu hayvanları içten severler. Birçok Türk beslenmeleri için kabarık meblağlar vasiyet eder. Sultan Abdülmecid bunların hepsini Marmara’da bir adaya sürdüğü vakit halk sızlanıp mırıldanmış, köpekler geri dönünce de bayram etmiştir. Hükümet hoşnutsuzluk oluşturmamak için bu hayvanları hep rahat bırakmıştır… İstanbul’daki bir sürü köpeğin hiçbirinin sahibi yoktur. Köpeklerin hepsi birden tasması, vazifesi, ismi, meskeni, kanunu olamayan büyük bir serseriler cumhuriyeti teşkil ederler…” (Edmondo de Amicis; Constantinopoli; İstanbul; ç. Beynun Akyavaş; Ankara.)

Köpeklerin ahı…

Amicis’in sözünü ettiği Abdülmecid devrindeki köpek sürgünü başlı başına bir fenomen hadisedir. İstanbul tarihinde emsali görülmemiş bir vak’a olarak bahse konu sürgün ve akabindeki gelişmelerle ilgili Osmanlı arşivlerinde müstakil eser olacak çapta vesika mevcuttur. Bu sürgünün doğurduğu infial İstanbulluları nümayiş (miting) dahil her türlü sivil tepkiyi göstermeye sevk etmiş ve netice de alınmıştır. Köpeklerin sürgünden dönüşü bir şehrayine dönüştürülmüş, İstanbullular bu vuslatı günlerce kutlamışlardır. Bu olayın akabinde cereyan eden büyük Kırım harbi masum köpeklere reva görülen kötü muameleye bağlanmış, harp boyunca “zavallı köpeklerin ahı tuttu” sözü dillerden düşmemiştir.

Buna benzer lakin hem daha acımasız hem geri dönüşsüz bir sürgün de İttihat ve Terakki döneminde gerçekleşmiştir. 1910 yılında yaşanan “Hayırsız Ada” vakası tam bir felaket ve İttihatçılar için yüz karası olmuştur. Yaklaşık 80 binden fazla sokak köpeği, üç ay boyunca sağdan soldan toplanarak vapurlarla Hayırsız Ada’ya taşınmış; mezkur idarenin estirdiği tedhiş havası sebebiyle halk, Abdülmecid devrindeki gibi ciddi bir tepki de gösterememiş; köpekler açlığa, susuzluğa ve sıcağa yani ölüme terk edilmiştir. Ulumalarının, iniltilerinin, şehrin sahil mahallerinden duyulduğu ve bir müddet sonra sıcaktan, açlıktan ve birbirlerini parçalayarak yemekten telef olan hayvanların acı ulumalarının kesildiği anlatılanlar arasındadır... Bu feci hadiseden iki yıl sonra patlayan meşum Balkan harbi ve felaketi de, ahali tarafından bu katliamın uğursuzluğu ve bedeli olarak kabul edilmiştir.

Tanzimat sonrası “amiran” takımında oluşan Batı hayranlığı ve aşağılık kompleksi, sokaklardaki başıboş köpek manzaralarının Batılılar karşısında Türkiye’yi sakil duruma düşüreceği zehabına kapılmalarına yol açmış; neticesi de yukarıda özetlenen felaketleri tevlid etmiştir. Fakat ahali henüz bu bozulmanın tesirlerinden beridir. Aslında her alanda kendini gösteren bürokrasi-halk çatışmasına şu köpek sürgünü hadisesi içinden çarpıcı bir örnek,  bir anekdot daha nakletmek istiyorum: “İttihat ve Terakki devrinde Aksaray Valide camii imamı Kamil efendi bir sabah namazından sonra mihrabda ‘mihrabiye’ okumaktadır. Tam da İttihad Terakki’nin belediye marifetiyle köpekleri itlaf ettiği günlerdir. Camiden içeriye bir köpek girer. İtlaftan kaçmaktadır. Doğruca imamın arkasına saklanır. Kamil efendi köpeği korur, zira ‘camiye giren emniyettedir.’ ayetine riayet eder. Sonraları köpek hocadan ayrılmaz. Hocanın ömrünün sonlarına doğru gözleri görmez olur. Köpek onun gözü kulağı olur…” (Bu olayı; “ bunu da şahidinden na bu kulaklarımla duydum” diyerek tevsik edip nakleden Ekrem Işın beye teşekkür borçluyuz).

Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un elçilik heyeti içinde İstanbul’a gelen Baron Wenceslaw Wratislaw da hayvanlara merhamet ve şefkat bahşetmede ecdadımızın cins, tür ayırmadığına dikkat çekmektedir:

“… Türkler bu ayak satıcılarından aldıkları yiyecekleri köpekler arasında elden geldiğince eşitlikle dağıtırlar ve bu arada duvarlar üstünde bekleşen kedilerin de paylarını vermeyi unutmazlar. Çünkü dinsel buyrukların dışında kalan bazı boş şeylere tanrı buyruğu gibi değer veren bu insanlar böyle yapmakla; yani kedi, köpek, balık, kuş ve tanrının başka canlı ve konuşamayan yarattıklarına yiyecek sadakası vermekle yüce tanrının gözüne gireceklerine inanırlar. Bu inançlarının sonucu olsa gerek yakalanmış kuşları öldürmeyi büyük günah sayarlar ve bunları çeşitli kurtuluş akçesi verir gibi satın alıp azad etmekle yüce tanrının hoşnutluğunu kazanmış olurlar. Balıklar için de sulara ekmek parçası atarlar…” “… Kent sokaklarında şişlere takılı et parçalarının da satıldığı ve bunların bazıları tarafından satın alınarak kümeler halinde uçuşan çaylaklara atıldığı da görülür. Biz de bu et parçalarını kapışmak üzere birbirlerinin üstlerinden uçup yuvarlanmalarını seyredip eğlenirdik.” (Baron Wratislaw’ın Anıları; XVI. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler; AD y. 1996.)

Polonyalı seyyah Simon ise Türkiye seyahatine dair seyahat notlarında; kurtlar vs. gibi vahşi hayvanların kışın açlıktan telef olmamaları için dağlara yiyecek bırakma şartını havi vakıflar bulunduğunu belirtir. (Veysel Akpınar; Batı ve Biz; İstanbul 1977.)

Kuş sarayları

Umum mahlukatı evcil, vahşi ayırt etmeden merhamet dairesine alan bu devr-i kadim beyefendi ve hanımefendileri; sokak hayvanlarını sokaklarda, vahşi hayvanları kendi tabii ortamlarında, ev hayvanlarını da evlerinde koruma ve kollama altına almışlardır. Tab’an özgür fıtrata sahip hayvanları ev, barınak ya da kafes hapishanesine mahkum etmek akıllarına bile gelmemiştir. Kuşlar için özgürce ve emniyet içerisinde yavrulayıp barınabilmeleri için “kuş sarayı” denilen nadide, zarif yuvalar yapmışlardır. Genellikle cami ve külliye duvarlarının yüksek yerlerine kondurulan bu vakıf kuş evleri, mimari üsluplarıyla da birer şaheserdir. Ruh asaletinin pratiğe akseden veçhesini de son derece ciddiye alan ve “kuş köşkü” tabirini hak edecek sanat formunu yakalayan estetik incelik bu babda son noktadır ve medeniyetimizin yüz akıdır (Esefle kaydedelim ki modern İstanbul’un nesebi gayrı sahih mimari aparatları; ‘site, avm, rezidans, tower(!), otel vs. gibi külliyelerinde (!) ise “kuş tuzakları” diyebileceğimiz çivili düzenekler sırıtmaktadır!). Minareleri, yüksek kenarlı kubbeleri, hilal biçimindeki alemleriyle birer selatin camiini andıran ve olağanüstü işçilikleriyle dikkat çeken bu yapıları büyük bir hayranlıkla gözlemleyen, Kanuni devrinde İstanbul’da bir müddet bulunmuş Avusturya Sefiri Busbecq’in, mektuplarında yer alan şu tespit her şeyi özetlemektedir: “Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır; hayvanlar bile…”

Ecdad mezarlarında da bu haslet mücessemdir; çünkü Müslüman kabri, vuhuş ve tuyurun rahatça su içebilmeleri için taşında minik havuzu bulunan mezardır.

Osmanlılar, Doğu’dan göç edip gelmeleri hasebiyle, leyleklere “hacı baba, hacı leylek” gibi isimler vermişlerdir. Göç yolları üzerindeki vilâyetlerde bu hayvanların ihtiyaçlarını görmek üzere vakıflar kurmuşlardır. Bu sevimli göçmenlerin yuvaları, nasılsa yine gelip aynı yere konacaklar denilerek muhafaza edilmiş adeta dokunulmazlık kazanmıştır. Eyüb Sultan Camii külliyesinde, hastalık ya da sakatlık sebebiyle katarına katılamayan sakat leyleklere tedavi ve bakım hizmeti veren vakıf asırlarca bu hizmeti yürütmüştür. “… Kışın karda aç kalan kuşlara yem, yollarına devam edemeyen leyleklere ciğer ikram eden hayır sahipleri vardır.( İ. Hakkı Konyalı; Üsküdar Tarihi; c. 1.)

Ahmet Haşim’in, Gurebahane-i Laklakan’ında bahsettiği, Bursa’daki  Haffaflar (ayakkabıcılar) çarşısı meydanı da sayısız emsallerinden bir diğeridir: “Bursa’da, Haffaflar Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan, malül bazı hayvanların darülacezesidir. Kanadı veya bacağı kırık leylekler, bunamış kargalar, kör veya sağır baykuşlar burada halkın sadakasıyla geçindirilirler. Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında; baktığı sakat leylekler kadar amelimanda (aciz) bir ihtiyar, toplanan sadaka parasıyla her gün işkembeler alır, temizler, parçalar ve insan merhametine sığınan bu zavallı kuşlara dağıtır.”

Hayrat’tan hayvanata bir hayat…

İslam tarihinde sırf hayvanlar için vakıf tahsis eden ilk zatın Musul Atabeqi Nureddin Zengi olduğu bilinmektedir. Zengi; yaşlanmış, güçten düşmüş hayvanların zahmetsizce yayılmaları için; daimi olarak otlak kalmak üzere Şam’da geniş bir arazi vakfetmiştir. (Abdurrahman Azzam; Ebedi Risalet; ç. H.H.Erdem; İstanbul 1962.)

Ömer Nasuhi Bilmen; muhalled eseri Kamus’unda; “…Ehli İslam’ın kalblerindeki lutuf ve keremin, rikkat ve merhametin birer güzide timsali olmak üzere kervansaraylar, hastaneler, Müslümanların defnedilmeleri için hazireler, makbereler; zayıf hayvanların otlayıp beslenmeleri için meralar, çayırlar vakfettikleri” nden mufassal olarak bahseder.  (Ömer Nasuhi Bilmen; Hukuk-ı İslamiye ve Istalahat- Fıkhiye Kamusu; c.4.)

İ. Hakkı Konyalı merhum balada zikrettiğim Üsküdar Tarihi isimli eserinin birinci cildinde; Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan’ın; Üsküdar meydanında Mimar Sinan’a yaptırdığı imaretinde konaklayanların atları için de “her at başına bir yem sadakası” şart ettiğini bildirmektedir. Mihrimah Sultan külliyesini inşa eden büyük usta Sinan da, memleketi Ağırnas’da kurduğu vakfın vakfiyesine; “… ve dahi Kayseriyye sancağında Ağırnas nam karyede rızaen lillah-i teala bina eylediği çeşmeyi vakfetti ve mezbur çeşmenin kurbünde tulen 260 zira ve arzan 160 zira arz-ı memlukesini vakfetti. Ta ki çeşme-i mezbureye gelen hayvanat orada istirahat ideler…”(İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü. y.; İstanbul  1992.) şartını koymuştur.

Ödemiş’in Mürselli köyünde bir hayırsever olan İbrahim Ağa’nın Leylekler için kurduğu vakıf da hayrat teşebbüsünün sadece zengin şehir aristokrasisine mahsus bir ayrıcalık olmadığının delilidir. 1889 yılında Ödemiş’te kurulmuş olan “Mürselli Hacı İbrahim Ağa Vakfı” çevredeki leyleklerin beslenmesi için vakıf bütçesinden senede 100 kuruş tahsis edilmesini şart koşmuştur: “… ve yine Yeni Câm‘i-i şerif-i mezkurda mücavir kalan leyleklerin eklleri (yemeleri) içün senevi yüz guruş virile…” (Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

 

 

Hirreye fart-ı mahabbet… 

Prof. İsmet Sungurbey a.g.e. inde “ Yedikule surlarında kimsesiz hayvanlara yiyecek verdiğimiz sırada yoldan geçen bir ihtiyar, çocukluğunda Hacı Evhad’ın Yedikule’de vakfettiği Mimar Sinan eseri camide, vakfiyesi uyarınca kedilere her gün kırk takım ciğer dağıtıldığını bize anlatmıştır. Muhammet Vamık Şükrü, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi kütüphanesinde mahfuz bulunan sekiz cildlik el yazması ‘Evkaf-ı Ümem Tarihi’ adlı eserinde şu bilgiyi vermektedir: ‘ Hayrat-ı vakfiyenin enva-ı garibesi de vardır. Mesela İstanbul’da, Koca Mustafa Paşa’da Şeyh Evhad Tekyesi’ne; şuradan buradan atılmış, bırakılmış kediler için hüreyre-perver (kedi sever) bir sahib-i merhamet  günde iki sırık ciğer vakfetmiştir.’ …(İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü. y.; İstanbul  1992.) bilgisini vermektedir.

İstanbul’un çocuk ve hayvan dostu büyük hayırsever hanımlarından Mısırlı prenses Zeyneb Hanımefendi (Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın eşi, Üsküdar’da adıyla anılan büyük çocuk hastanesinin banii Zeyneb Kamil ); “… Bir gün Aksaray civarında sokaktan geçerken bir evin önünde bir sürü kedi görür, bunun ne olduğunu sorar; mahalleli:

“Efendim, bu evde Emine hanım diye fakir bir kadın oturur, kedi sevdiği için ‘ kedici Emine hanım’ derler. Bu hayvanlara bakar. Onlar da evin etrafından ayrılmazlar.

‘Bari kadıncağızın kedileri doyuracak parası var mı?’

‘Yoktur. Kendisi kıt kanaat geçinir. Fakat kasaplara, salhaneye gider, öteberi toplar, hayvanlara bakar…’

Zeyneb Hanım kahyasına emreder. Kadına ayda on beş altın tahsis ettirir ve vakıfnamesine de koydurur. Bugün ‘Kedici Emine Hanım’ veresesi hala Mısır’ın Zeyneb Hanım vakfından bu parayı alırlar.” ( Hilmi Yücebaş; Ulunay, Hayatı- Hatıraları- Eserleri; İstanbul 1970.)

İstanbul merhamet, zarafet şehridir. Eskiler “Şerefü’l mekan bi’l mekin” (Mekanın şerefi orada oturandan kaynaklanır) demişler… Elbette İstanbul’a bu vasıfları kazandıran sakinleridir, İstanbullulardır. İstanbul efendisi denilen ve artık nesli neredeyse tükenmiş bulunan bu insanların hayvanlarla kurdukları bağ görülmeye, bilinmeye değer şeylerdendir.

Bayezid Kütüphane-i Umumisi’nin Osmanlı bakiyyesi son müdürü İsmail Saib Sencer merhum da bu neslin numune-i imtisallerindendir. Büyük ve şahsiyetli bir alim kişi olmanın yanı sıra tek başına bir “kedi vakfı” olmakla da maruftur.  Şapka inkılabı üzerine vefatına kadar hayatını kütüphaneye hapseden ve kendini kitaplara ve kedilere adayan bu son Osmanlı efendisinin vefatı üzerine İbnü’l Emin merhumun kaleme aldığı yazı bir şaheserdir: “… Kedilere gösterdiği merhamet ve şefkat şayan-ı hayret idi. Hukuk-ı kadime münasebetiyle yemeğe davet ettiğim zamanlar müşkil mevkide kalırdı. Benim davetimi reddetmekten sakınırdı. Davetime icabet ederse, kedilere bakmazlar, yemeklerini zamanında vermezler de rahatlarını bozarlar diye endişeye düşerdi. Birkaç defa ramazanda iftar vakti evin kapısına kadar geldiği halde o endişeyle geri döndüğünü muahhıran kendi söylerdi… ‘ Sizin meskeniniz kedilere mahsus darü’l acezedir’ derdim… Hizmetinde bulunanlar, maaşının yarısını bu kedilerin boğazına sarfettiğini söylerlerdi…

“Aşıka ta’n etmek olmaz, müpteladır neylesün

Ademe mihr ü mahabbet bir beladır neylesün” beytini;

“Saib’e söylenmek olmaz müpteladır neylesün

Hirreye fart-ı mahabbet bir beladır neylesün”  

şekline koyarak okurdum, gülerdi; bir yandan da kemal-i mahabbetle kedileri okşardı. Kedilere bu kadar merhametli olan bir ademin, insanlara ne kadar rahim olacağını düşünmeli…” (İsmet Sungurbey; Hayvan Hakları; İ.Ü.Yay.; İstanbul  1992.)

Vuhuş ve tuyura…

Sultanahmed camiinin banii; Peygamber aşığı; şair Sultan I. Ahmed’in, bir çok vasfına ilaveten sahipsiz hayvanlara karşı merhameti de meşhurdur. Zavallı “vuhuş ve tuyurun” karda kışta aç kalma ihtimalinin huzurunu kaçırdığı bilinen bu gönlü geniş lakin ömrü dar padişah; 1603 yılında, on dört yaşında tahta çıkar çıkmaz, hizmet alanı çok geniş bir vakıf kurmuştur. Vakfiyesindeki hizmet şartlarından biri de, çöpe atılan sofra artıklarının, bu iş için istihdam edilecek elemanlar tarafından toplanıp, evcil olmayan hayvanlara ve kuşlara mahallerinde ikram edilmesidir. Böylece, ziyan olup gidecek nimet hayırda değerlendirilmiş olacaktır. Genç Padişah hem israfı önlemeyi hem müsrifleri vebalden kurtarmayı hem de masum hayvanların açlıktan telef olmamalarını yani üç hayrı bir arada düşünmüş olmalıdır. Vakfiyesindeki ilgili kısmın orijinali şöyledir: “…Taamdan baki kalanı yabana atmaya. Vuhuş (her türlü sokak ve yaban hayvanı) ve tuyura (kuşlar) vermek için kimseler tayin oluna, anlara yevmi… akçe verile…” (Sultan I. Ahmed Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

 

Köpeklere her gün taze ekmek…

 “El Hac” lakabıyla da anılan Mustafa oğlu Hacı Mustafa, Peygamber efendimizin soyundan gelen bir Seyyid’dir. 1778 yılında kurduğu vakıf, özellikle sokak köpeklerine her gün ekmek dağıtılmasını şart koşmaktadır. Ayrıca Rumeli hisarında Kuran-ı kerim talim edilen Taş Mektep adıyla maruf medresenin senelik kömür ihtiyacı da vakfın hizmetleri arasındadır: …ve yine hisar-ı mezkurda külle yevmin otuzar akçalık nan-i aziz (ekmek) iştira olunup (satın alınıp) küllaba (köpeklere) eklettirile ve Rumeli hisarında deryaya karşı vaki Taş Mektep’de teallüm-ü Kur’an eden sıbyanan (çocuklar) için beher sene üç bin akçe kömür bahası verile…” (El hac, es Seyyid Hacı Mustafa Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

 

 

Bahadır gaziler için savaş atı…

Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve döneminin büyük sadrazamı Boşnak asıllı Sokullu Mehmed Paşa, üç padişaha vezir-i azamlık yapmış ve uzun hizmet yıllarında Osmanlı memalikine bir çok abide eser kazandırmıştır. Bugünkü sınırlarımız dahilinden bir misal vermek gerekirse Edirne’den Hatay’a kadar uzanan bir hat boyunca beş büyük külliyesi mevcuttur. İstanbul’un Kadırga semtinde bulunan külliyesi, Mimar Sinan’ın en ünlü eserleri arasında sayılmaktadır.

1574 yılında kurduğu vakfı, özellikle gaziler için at yetiştirilmesini şart koşmasıyla ünlüdür. İstanbul, Anadolu ve Rumeli’de, vakfına ait akar mahiyetindeki çiftliklerde iyi cins savaş atları yetiştirilmesi ve Paşa’nın bu konuyu vakıf hizmeti şeklinde ebedileştirmesi hayranlık uyandırıcıdır: …ve vâkıf-ı müşarunileyh hazretleri şart ettiler ki sabıkan zikrolub fi-sebilillah vakf olunan yundlardan (at sürüleri) hasıl olan atları gurat-ı merih-i guzat-ı müslimin ve kühat-ı ala simat-ı mücahidinden her hangi gazinin atı olmayub küffar-ı bed-tebara gaza etmek için at isteye; re’y-i hakim ve mütevelli ile ol gaziye bir yarar at verile...” (Mehmed Paşa bin Sinan Bey, Sadrazam, Sokullu, Şehid, Tavil, İbrahim Hanzade Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

Güvercinhane…

Hayvan dostu vakıflarımızdan biri de 1707’de kurulmuş olan “Mehmed Bey Vakfı”dır. Mehmed bey; vakfının hizmet şartlarından olarak, vakıf akarı çiftlikte bir güvercinhane yapılmasını ve burada güvercinlerin tüm ihtiyaçlarının karşılanmasını şart koşmuştur: “… Mülkü mevrusum olan çiftliğin dahilinde vaki fevkani iki bab odayı ve sair buyut-i müteferrikayı ve iki yan sofalarını ve bir çardağı ve bir orta sofayı ve soba tabir olunur bir magselhaneyi ve bir kayyım kıt’a anbarları ve iki furun ve bir güğercinhane (güvercinhane) ve bi’r-i ma’ ve eşcar-ı müsmire ve gayr-ı müsmireyi şart koştum…” (Mehmed Bey Bin İbrahim Bey Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

Öküzler için tahıl, ipek böcekleri için dut yaprağı…

Hüseyin oğlu Ali Paşa tarafından 1565 yılında kurulan “Ali Paşa Vakfı” özellikle tarımda kullanılan hayvanlar için “yulaf ve burçak” gibi tahıl tahsisi ve ipek böceği üretimi ve bunlar için dut yaprağı teminine matuf şartıyla hayli ilginç görünmektedir. Vakfın, Çatalca’ya bağlı bazı köylerde akarat mahiyetindeki çiftliklerinden elde edilen gelirin üçte ikisi vakfa kalacak, üçte biri de çiftliğin işletilmesi mukabilinde 1/3 oranında hissedar kılınan ortaklar arasında paylaştırılacaktır. Bu yönüyle de enteresan olan vakfın vakfiyesinde mündemiç şartlardan anladığımız kadarıyla Ali Paşa Vakfı’nın asıl amacı, üretim ve istihdama yani ekonomiye fi sebilillah destek olmaktır. Başat istihsal kalemi olarak ipek böcekçiliği seçilmiştir ve vakıf bu alanda uzmanlaşmıştır. İlgili şart vakfiyede şöyle geçer: Mumaileyh vâkıf; Çatalca kazasının Semen, Tatarlar ve Dündarlar ve Makrihor karyelerindeki mezrealarda ekilmek üzre vakfın anbarından ortakların kifayet mıkdarı mütenevvi hububat almalarını şart eyledi. Şol şart ile ki mezbur mezrelarda kain sığırlarla hububatı ekecekler… Hasad zemani geldiği vakit orakcılar tutulacak ve ücretlerinin üçte ikisi vakıf canibinden üçte biri de ortaklar tarafından verilecek; ortaklar biçilen ekinleri harman yerine getirüb temizledikten sonra ve mutad olan resim(vergi) çıkarıldıktan sonra üçte ikisi vakfe ve üçte biri ortaklara aid olmak üzre ortaklarla vakıf  arasında taksim olunacak. Alefden ve burçak namile maruf şeyden şeriklere bir habbe verilmeyecek; belki sığırlar içün vakıf canibinde hıfz olunacaktır…  ve ipek böceği zemanı geldiği vakit vakfın parası ile böcek tohumu alınarak ipek olasıya kadar böcekler içün gılmanın her gün dut yaprağı getirmelerini... şart kıldı.” (Ali Paşa bin Hüseyin, Cedid, Semiz, Gedik Vakfı Vakfiyesi’nden/Tarihte İlginç Vakıflar; VGM y. İstanbul 2012.)

İyiliğin rol modelleri

Osmanlı Devleti’nde klasik devirde “Kadılar”ın, Tanzimat sonrası ise “Şer’iyye ve Evkaf Nezareti” nin kontrolünde olan vakıf müesseseleri Cumhuriyet’in ilanından sonra, 5 Haziran 1935’te çıkan bir kanunla kurulan “Vakıflar Genel Müdürlüğü”nün sorumluluğuna bağlanmıştır ve el’an tarihten devraldığı 26.798 vakfiyenin muazzam maddi manevi zenginliğini ve mesuliyetini bünyesinde barındırmaktadır. Hayranlıkla ve zevkle okuyup künhüne vakıf olmaya çalıştığımız vakıflarımızın her birinin, bizim burada çok cüzi örneklemelerle başlıklandırdığımız “hayvanlara dair hizmetleri”, onların hizmet çeşitliliğinin sadece bir tarafını hikaye etmektedir. Yoksa sadece bir vakfın muhtevası ve hizmet çeşitliliği müstakil bir kitap hacmindedir. Bu itibarla İstanbul’da kurulmuş, İstanbul Şeri’yye mahkemelerinde tescil edilmiş 9748 vakfiyenin büyük kısmı “vuhuş-tuyur; böcü-börtü” tabir olunan hayvanatı,  ilgi alanının haricinde tutmamıştır. Ecdadtan mevrus takribi otuz bin vakfa dair hem fiziki hem ilmi çalışmalar şükür ki hızla devam etmektedir. Yani bizleri hayrette bırakacak yeni eserler yeni bilgiler yolda demektir…

Ez cümle; atalarımız, sevgi ve şefkat halesi içinde; kendinden başkasını yok saymayışın, yüce bir amaca adanmışlığın olgunlaştırdığı bir dünya kurarak “var” olmuşlar; el’hak varlık alemine de bir anlam ve değer katmışlardır.

Mutluluğun, kırık bir kalbi tamir etmek, kırık bir kanadı sarmak olduğunu bize öğreten “üsve-i hasene” varisi bu insanlar bizim için tek kelimeyle “iyiliğin rol modelleri” dirler…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Karadağli
2 ay önce
Rabbim o medeniyet ve insanlığa dönmeyine nasip etsin
Facebook ile Yorum Yap
Benzer Haberler
İslam İşbirliği Teşkilatı Kudüs için toplantı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip E..
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın memleketi Kayseri'de cami yaptır..
Metafizik İstihbarat Uzmanı Selçuk Bora, dünyayı kaosa sürükleyen büyük dev..
Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil: "İslam dünyası Sultan II. Abdülhamid’den sonr..
Kazandığımızı nereye harcıyoruz? Eskiden bakkal yeterken, doktora yılda bir..
Kemal Kılıçdaroğlu İngiltere'de tuhaf işler peşinde. PKK yandaşlığıyla ..
Editörün Seçtikleri
Puan Durumları
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=