Lütfen bekleyin..
13
Aralık

Gönül coğrafyamız bizi bekliyor!

Türkiye, sınırları söz konusu olduğunda dünyada başka ülkelerde rastlanmayan bir özelliğe sahip. Tarih boyunca üç kıtada yönetimler kuran Türkler, geniş bir kültür ve uygarlık alanında hareket etti. Bunun sonucunda devlet yönetiminden günlük hayata, yemek kültüründen müziğe kadar uzanan bir benzerlikler coğrafyası ortaya çıktı.

+ -

Türkiye’nin hafıza atlası


Türkiye, sınırları söz konusu olduğunda dünyada başka ülkelerde rastlanmayan bir özelliğe sahip. Tarih boyunca üç kıtada yönetimler kuran Türkler, geniş bir kültür ve uygarlık alanında hareket etti. Bunun sonucunda devlet yönetiminden günlük hayata, yemek kültüründen müziğe kadar uzanan bir benzerlikler coğrafyası ortaya çıktı. 
Dünyada yalnızca Türklerde olan bu özelliği, yıllarca büyük ilgiyle izlenen Tarih ve Düşünce dergisinin kurucusu, yazar Mehmed Fatih Can ile görüştük. Can, “hafızi coğrafya” olarak tanımladığı gönül coğrafyasını var eden dinamikleri anlattı.

Türkiye’nin Lozan’da çizilen sınırların çok ötesinde tarihsel ve kültürel bir etki alanı var. Bu alanın sınırlarını ne belirliyor?

Bir med-cezir hadisesi yaşandı, sular yükseldi, geniş bir alanı ihata etti ancak sonra yatağına geri döndü. Fakat yükselen su, geri çekilse de taştığı alanda bütün fiziksel, kimyasal özelliklerini bırakır. Bizim tarihimiz de bir med-cezir hadisesidir. Türkler Anadolu’ya gelmelerinin ardından, bir beş yüz yıl içinde takriben 24 milyon kilometrekarelik bir alana yayıldı. Bazı yerlerde üç yüz sene bazı yerlerde dört yüz sene, beş yüz sene kaldı. İmzasını çok geniş bir alana attı. Ancak bir iki asır önce bu geniş havzadan 1 milyon kilometrekare bile olmayan bir coğrafyaya geri döndük. Dönenler, geride kalanlarla, çok katmanlı bir ilişkiyi sürdürmeye devam etti. Bir milletin bir siyası sınırları vardır bir de hafızi sınırlar, gönül coğrafyası dediğimiz sınırları vardır. Türkiye 786 bin kilometrekarelik ana yatak dediğimiz coğrafyanın içinde bir ülke olmakla birlikte, üç kadim kıtada 24 milyon kilometrekarelik devasa sahada maddi manevi, görünür görünmez tesirleri hala devam eden büyülü bir ilişki imkânı ve gücüne sahip. Biz şimdi Türkiye’yi bu dar hudutlar içinde bir ülke olarak göremeyiz. Türkiye’nin, gönül coğrafyası ile ilişkileri çok derindir. Buna uluslararası literatürde soft power yani yumuşak güç deniyor. Türkiye dış politikada öteden beri bunun farkında. Şimdi önemli olan bu potansiyel, imkân ve tarihi avantajdan; güçlü bir şekilde istifade edebilmek.

 

Sözünü ettiğiniz hafızi coğrafya nereleri kapsıyor?

Biraz dış çemberden başlayalım. Macaristan, Romanya, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan, Bosna, Makedonya, Arnavutluk, Kırım, Ukrayna, Kafkaslar, Batı Türkistan, Doğu Türkistan, Afganistan, İran’ın kuzey kısmı, Irak, Suriye, Filistin, Lübnan, Ürdün, Mısır, Libya, Sudan, Cezayir, Tunus, Girit ve Rodos dahil Ege Adaları. Hatta Endonezya, Burma (bugünkü Myanmar), Açe, Sumatra gibi Doğu Asya bölgesi; Buna Afrika hatta sadece Kuzey değil orta ve Güney Afrika da dahil. Osmanlı’nın Güney Afrika’da Ebu Bekir Efendi kanalıyla çok derin bağlantıları var. Oraların İslamlaşmasında Osmanlı birinci derecede aktif. Yemen ve Suudi Arabistan’ı da listeye dahil etmek gerek. Bütün bu eski dünya dediğimiz dünyanın tarih boyu ana medeniyet havzası olmuş devasa coğrafya yüz yıllarca akrabalık ilişkileri kurduğumuz, hatıralar ve fiziki yatırımların hala hayatiyetini devam ettirdiği bir saha… Buralarda Osmanlı zamanından kalma hem maddi hem de kültürel varlıklar ile çok köklü ilişkiler söz konusu. Basit bir misal vereyim; Birinci Dünya Harbi sonunda Osmanlı Yemen’den çekilmek zorunda kalıyor. Orada İngilizin kışkırtmasıyla Zeydilerin başı İmam Yahya liderliğinde bize karşı çok ciddi bir isyan hareketi başlamıştı. Çok kan aktı. Fakat I. harpte kaybetmemiz sebebiyle Mütarekeden sonra Yemen’den geri çekilme kararı alan Osmanlı birliklerinin karşısına çıkıp “ bizi bırakıp nereye gidiyorsun Türk” diyen, bizi bırakmayın diyen başta isyancıların elebaşları olmak üzere geniş kesimler vardı. Nihayet Türkiye’ye dönmek isteyenlere izin verildi, kalmak isteyenler de Yemen’e kabul edildi. O dönemde yeni Yemen’in de neredeyse bütün askeri, idari, teknik ve kültürel yapısı Osmanlı’dan geride kalanlarla oluşturuldu. Yemen’in bugün devlet yönetiminde ve entelektüel hayatında hala etkin, aslı Türk olan ve Yemen üst sınıfını oluşturan insanlar var. Bürokraside, askeriyede, eğitimde söz sahibi olan Türk kökenliler var. Biz bu insanlarla bugüne kadar etkili bir rabıta kuramadık. Bu itibarla Yemen bizim hafızi coğrafyamızın çok önemli bir parçası. 
Mısır yine maddi manevi hatıralarımızın en canlı olduğu ülkelerden biri. Mısır’da bugün Türki soy isimli, İstanbuli soy isimli aileler var. Bu soy isimlerini taşımak Mısır’da bir tür soyluluk, aristokratlık göstergesi. Libya’da örneğin ülkede etkili Kuloğlu ailesi Türk kökenlidir. Uzun yıllar Libya’da başbakanlık yapan Türk kökenli başka isimler de var.

 

Balkanlar bu coğrafyanın neresinde?
 

Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan, Bosna ve daha pek çok Balkan ülkesinde ciddi bir Türk ve Osmanlı Müslümanı nüfus var. Bosna özellikle bizim bir bölgemiz, vilayetimiz gibi. Osmanlı geçen yüzyılda buralardan çekilmek zorunda kalacağını anladığında bile buralara ciddi fiziki yatırımlar yaptı. Camiler, medreseler, okullar inşa etti; saat kuleleri, köprüler, kamu binaları, çarşılar yaptı. Afrika ve Arap havzasında da aynı şeyleri yaptı. Irak’ta, Suriye’de. Ürdün o zaman Suriye’ye dahildi. Suriye, Irak gibi suni isimler İngiliz işi. Maalesef bizden kopan bu yerlerin isim ve cisim babası İngilizler. Buralarda çok ciddi maddi varlıklar bıraktık. Cumhuriyetin ardından bütün bu hafızi coğrafya ile ve hassaten Balkan hinterlandımızla iradi bir devlet politikası neticesinde irtibat kesildi. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra ise Türk halkı gönül coğrafyalarıyla yeniden ilişki kurma fırsatı buldu. Ticari, sosyal ve siyasal vesileler doğdu, buralarla tekrar münasebet kurmaya başladık. Bu geri dönüş başlayınca iyimser bir bakışın oralarda da olduğunu gördük. Bu işler o zaman biraz el yordamıyla, biraz doğaçlama şeklinde oldu. Biz henüz hazır değildik. Şimdi Türkiye, özellikle 90’lı yıllardan sonra çok geniş bir coğrafyada tabiri caizse işlenmeye müsait ve hazır maden yatakları gibi dev siyasal ve sosyal bir potansiyel olduğunun farkına vardı. 2000’li yıllardan sonra bunun Türkiye’nin dış siyasetinde temel paradigma olarak kullanılması gündeme geldi. Sivil - resmi kurumlarla bu istikamette çok şükür birtakım adımlar atıldı.

 

Osmanlı’nın çevresindeki etki alanı olarak, Türk dünyası ve uzak Asya açısından nasıl bir hafızi coğrafyadan söz edebiliriz?


Türkistan, Uluğ Türkistan Türkiye’nin gönül coğrafyasının mebdei ve merkezidir diyebiliriz. Atayurttur. Bakışları, yönelişleri hep Osmanlıya dönük olmuştur. Osmanlı Türkistan’a kardeş vatan olarak bakmış ve dahili siyaset veya hükümranlık yapılarına saygılı bir akrabalık ilişkisini sürdürmüştür. Çarlık Rusya’sı zamanında Türkistan hanlıklarından Osmanlıya hükümranlık devretmek isteyen, iltihak etmek isteyen hanlıklar vardır. Yani Osmanlının bu büyük havzada muazzam bir kredisi vardı. Aynı şekilde uzak Asya’da Malezya, Endonezya ve Burma’da hatta Japonya’da yine güçlü izlerimiz, sıcak hatıralarımız var. Bakın Hindistan’da da uzun yıllar, bir Türk imparatorluğu olan Babürlüler hüküm sürdü. Buralarla hilafet çizgisi üzerinden köklü ilişkiler kurduk. Bakın bir misal vereyim. Ertuğrul Fırkateyni Japonya’ya doğru yola çıktığı zaman, Asya’da çeşitli limanlara uğraya uğraya yol almıştı. Bizim gemi bu limanların her birinde mesela Bombay, Colomba, Singapur limanlarında günler boyunca demirlemek zorunda kalmış, çünkü Türk gemisinin, halifenin adamlarının geldiğini duyan Müslümanlar hatta kendini mazlum hisseden gayrımüslimler bile günlerce heyetler halinde limanda gemimizi ziyaret etmişler. Gemiye ayak basarken ‘elhamdülillah, halifenin toprağına ayak bastık’ diyorlarmış; cuma namazlarını artık Cuma farz oldu diyerek gemide kılmışlar. Bu sevgi, bu ilgi tamamen Osmanlı’nın hilafet merkezi olması ve hilafet siyasetiyle; pax otomana ile alakalı. Çin’de Hui Çinlileri adı verilen Müslüman Çinli bir topluluk var onlar da her zaman halifeye bağlı kaldılar.

 

Bu denli uzak topraklarda bu ilişki nasıl kurulmuş?

 

Neredeyse dünyanın üçte ikilik bir bölümünde hem Türklük hem de Müslümanlık vasıtasıyla etkili olduk. Endonezya (Açe Sultanlığı) 16. yüzyılda Portekiz saldırılarına maruz kalıyordu daha sonra Hollanda’nın sömürgesi oldu. Portekiz donanması her hasat döneminde Endonezya limanlarına gelerek, ülkenin mahsulünü gasp eder giderlermiş. Bundan bıkan ve çaresiz kalan Endonezya Müslümanları İstanbul’a heyet göndermeye karar vermişler. Bu olay Kanuni Sultan Süleyman devrinde yaşanıyor. Heyetin İstanbul’a geldiği tarihte Kanuni Zigetvar seferinde.  Heyet uzun süre İstanbul’da Kanuni’yi bekliyor ve misafir ediliyor. Ancak Padişah seferde vefat edince yerine geçen II.Selim (Sarı) Endonezya’dan gelen Müslümanlarla görüşüyor. Heyet, Portekizlilerin yaptıklarını anlatınca Padişah, Kurdoğlu Hayreddin Reis’e Endonezya’ya sefer emri veriyor. Herkes çok büyük bir donanma hazırlanacağını düşünürken heyet ve Kurdoğlu Hayreddin Reis için küçük bir filo hazır ediliyor. Sarı Selim çok farklı bir tedbir alıyor. Padişah Kurdoğlu’na ferman, top, tüfek vs. vermek yanında Endonezya’ya vasıl olunca Türk bayrağı ve sancaklarını Portekiz donanmasının ülkeye yaklaştığı yerlere asma emri veriyor. Gerçekten de daha sonra Endonezya sahillerinde Osmanlı bayrak ve sancaklarını görünce çapula gelen Portekiz gemilerinin nasıl tornistan yaptığı Açelilerin hafızalarında hala tazeliğini korumakta. Daha ötesi Açe Sultanı ki o devrin o bölgedeki en önemli Müslüman devletidir; Osmanlı devletine bir eyalet olarak bağlanmak istiyor. Endonezya’da bugün bir Türk şehitliği de var. Ve yine Osmanlı bakiyesi Türk aileler var. Oralardaki izlerimiz de çok derin, hatıralarımız çok kıvamlı ve saygın… 

 

Batılılar da deniz aşırı ülkeleri yönetimine aldı ancak Türklerinki gibi bir gönül coğrafyası kuramadı. Bunun sebebi nedir?


Bir hafızi coğrafyadan söz edebilmek için emperyalist olmamanız gerekiyor. Aksi halde size düşman bir sömürge coğrafyanız olur. Osmanlı yüzyıllar boyunca Avrupalılar gibi sömürgeci olsaydı, yani Fransa, Portekiz, İngiltere, İspanya, Hollanda, Belçika gibi deniz aşırı sömürgecilik yapsaydı, bugün Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da, Arap havzasında konuşulan milli diller olmazdı. Türkçe bu coğrafyalara hâkim olurdu tamamen. Dinleri de, adetleri de kalmazdı. Hatta yer altı yerüstü zenginlikleri de…Siz hiç Türkiye’de kölezade bir zümre ya da sınıfa rastlayamazsınız. Şimdi Britanya için bir gönül coğrafyasından, bir hafızi coğrafyadan bahsedebilir misiniz? Yine aynı şekilde Fransa, Portekiz, İspanya için de böyle bir şey söz konusu değildir. Batılı sömürgeciler, XX.yy.da sömürgelerinden çekilmek zorunda kalsalar bile devşirip bağımlı kıldıkları yerli elit sınıflar ya da işbirlikçi aileler eliyle buralarda sömürge düzenlerini hala dayatma şeklinde devam ettiriyorlar maalesef. Biz böyle bir yola hiç sapmadık.
Bu tamamen Osmanlı’nın üç kıtaya neden yayıldığıyla, oralara ne amaçla gittiğiyle ilgili bir şey. Kavramsal olarak işgal ve fetih arasındaki fark Osmanlı’nın tarihi rolünü tam olarak anlatıyor. İşgal; gidip tarumar ettiğiniz, girdiğiniz bölgenin beşeri ve tabii zenginliklerini talan ettiğiniz bir durumu ifade eder. Ama hedef ülkeye ilayı kelimetullah için ve oraları madden ve manen abat etmek için gittiğinizde ve bunu gerçekleştirdiğinizde bunun adı fetih olur; yani fetih, hâkim olduğunuz yeri adalete, refaha el hasıl hayata açmak demektir. Osmanlı fetihlerinin altında bu fikir, bu gaye yatar. Bu realize edilmiştir ve tarihen sabittir. Tarihi belgelerde yeni fethedilen yerlerde şenlendirme siyaseti tatbik edildiği mukayyettir; yani imar etme, refahı sağlama, adaleti ve özgürlüğü temin etme.
Biz Türk ve İslam medeniyet sahalarına yönelik bir araştırma yaptığımızda, aşağı yukarı Çin’den Avrupa içlerine uzanan bir coğrafyada askeri alandan, entelektüel faaliyetlere, yemek kültüründen musikiye, mimariden gündelik hayat pratiklerine derin izlerimizi barındıran muazzam bir bakiye gördük. Sokakta, evde kullandıkları dile kadar uzanan izler bunlar. Bugüne kadar bu durumun pek farkında değildik. Şimdi bu imkânın ve büyük vaadler barındıran potansiyelin sağlam ilişkilerle daha da ileri taşınması gerekiyor. İstanbul bu açıdan çok önemli. Bahsettiğimiz bu geniş medeniyet coğrafyasının kendine has izleri aynı zamanda bizde de özellikle İstanbul’da da var. İstanbul geniş Türk ve İslam dünyasının ruşeymi, hamulesi durumunda. Bütün mesele bu izlerden hareketle ve yeniden günümüzün vahşi düzenine alternatif insanlık medeniyetini nasıl inşa edebiliriz. Tabii burada hemen belirtmeliyim ki soft power bu ideal için tek başına yeterli olamaz; arkasına hard power’ı da koymak lazım. Maalesef günümüz dünya gerçeği açısından bu böyle.

Bunu, işgal fetih farkını somutlaştırabilir misiniz? Fethin nasıl uygulamaları var?

 

Bakın Sırbistan’ın fethinde, Mora’nın fethinde bunu çok açık görürüsünüz. O bölgelerde serf sistemi dediğimiz yani toprağa bağlı bir nevi kölelik olan çok sert bir toprak düzeni vardı. Halk derebeyleri, feodal mütegallibe denilen küçük bir azınlık tarafından eziliyordu. Osmanlı buralara gittiği zaman ciddi bir mukavemetle karşılaşmadı. Halkın büyük kesimi Osmanlı’nın tarafına geçti. Osmanlı’nın Balkan fetihlerinin neredeyse tamamında böyle durumlar oldu. Pek çok yerden Osmanlı’ya yardım çağrıları, fetih davetleri gelmişti. Osmanlı oralara yerleştikten sonra adaletli bir toprak düzeni kurmuş, şehirleri abat etmişti. Özellikle de Balkanlarda fethettiği yerlerde yönetimleri, oraların ahalisinden insanlarla kurdu. Yine Mısır seferinde Yavuz’un, Mısırlı alimlerin ısrarlı ve gizli davetleri üzerine buraya sefer kararı aldığı biliniyor. Bu davet mektupları arşivlerde mevcut. Mesela Yemen. Yemen’i, Kızıldeniz’i ve Arabistan’da Cidde’yi tehdit eden Portekiz güçleri neredeyse İslam’ın kalbi olan Mekke’yi işgal edecek duruma gelmişti. İslam aleminin bu tehdit karşısında Osmanlıyı imdada çağırmaları üzerine Osmanlı Yemen’e ve o coğrafyaya gitmek durumunda kaldı. Gittiği yerlere hep götürdü oralardan getirmedi. Bugün bir hafızi coğrafyadan bahsedebiliyorsak bu Osmanlının insanların dillerine, dinlerine asla karışmaması, gittiği yerin refahını artırması ve adaleti yerleştirmesiyle mümkün olmuştur. Geniş bir coğrafyada pek çok halk adalet kavramını bizimle gördü. Fetih işte budur.

 

Peki bu durum tarihte neye yol açtı?


Şimdi siz oralardan çekilmiş olsanız bile ki bizim çekilmemiz emperyalist sömürgecilere karşı kaybetmemiz sebebiyle oldu; yoksa oralardan bağımsızlık mücadeleleri sonucu kovulmamız şeklinde olmadı; itibarınız, krediniz devam ediyor. Şimdi biz bu itibarın varisleri olarak ilişkileri geliştirecek mekanizmaları kurabilirsek, eğitim alt yapımızı bu alemşümul tarihi birikim bazlı oluşturabilirsek önümüzdeki dönemi güçlü ve rahat karşılayabiliriz. Çünkü çok çalkantılı bir devrin içindeyiz. 
Geçmişte, yani bugünün vahşi dünya düzeninin temelleri atılırken hafızi coğrafya dediğimiz gönül coğrafyamızla bağlarımızı kesmek için hem maddi hem manevi yapay sınırlar oluşturuldu. Mesela Azerbaycan üzerinden bütün Asya Türkleriyle irtibatımızı kesmek için araya bir bıçak gibi giren Ermenistan kuruldu. Yine aynı şekilde bugün Sünni Arap coğrafyasıyla bağımızı kesmek için Suriye sınırında Kürt koridoru denemeleri var. Churchill’in siyasi vasiyetnamesinde Türklerle Arapların arasına çektikleri fiziki ve moral sınırların asla yıktırılmaması vasiyeti var. Güney Balkanlar’daki Türk İslam varlığıyla bağımızı koparmak için Batı Trakya bizden koparılıp Yunanistan’a verildi. Örnekler çoğaltılabilir.
Bakın farklı bir örnek: Mısır’da İngilizler tarafından eğitim müfredatı oluşturulurken, Osmanlı’nın Arap ülkelerini yıllarca sömürdüğü, Arap milli varlığının gelişmesine engel olduğu, Osmanlı’nın Arapları cahil ve fakir bıraktığı gibi yaveler ders kitaplarına sokuluyor. 
Bizde de tersten Arapların bize nasıl ihanet ettikleri, bizi nasıl sırtımızdan hançerledikleri falan gibi yalanlar ders kitaplarımıza giriyor. Arap ülkelerinde Batı marifetiyle kurulan Baas rejimlerinin de fikri arka planında Türk düşmanlığı var. Balkanlarda aynısını geçmişte Çarlık Rusyası, sonrasında komünist rejimler aracılığıyla yaptılar. 
Her şeye rağmen bugün Balkan coğrafyasında Türk ve Müslüman aynı anlamda kullanılır. Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da, Makedonya’da, Bosna’da özellikle de Yunanistan’da sistematik olarak yapılan bir propaganda var. Müslümanlara ‘Siz aslında Slav ırkısınız, Osmanlı sizi zorla Müslüman yaptı’ propagandası yapılıyor.

 

Bu propaganda ne kadar etkili oldu?

 

Geçmişte oldu lakin bugün artık pek tesirli olmadığı görülüyor. Şimdi bu propagandanın önüne geçilebiliyor. Türklük buralarda etnik bir ifadeden çıkmış dini bir kimliğe dönüşmüş. Yine aynı şekilde Türklerin Arapları sömürdüğü, geri bıraktığı propagandasının etkisi de tavsamış görünüyor. Artık Türkler ve Araplar pek çok alanda karşılaşıyor, birbirini tanıyor. Otokratik Arap rejimlerin İngiliz diktesiyle ürettiği suni tarih anlayışının tesirlerinden kurtuluyor.    
Arap ülkelerinden üç akademisyen buraya Osmanlı arşivlerinde çalışma yapmaya geldiğinde beni de ziyaret etmişlerdi. Çalıştıkları konu 19. yüzyılda Osmanlı-Arap ilişkileriymiş. Arap halkı Türklerle ilgili olumsuz fikirleri terk etse de entelektüellerinde ulusçu, dar fikirlerin etkisi azalarak da olsa halen sürmektedir. Ben bu misafirlerime Osmanlı’nın her yıl Hicaz’a gönderilen sürre alaylarından bahsettim. Yavuz Sultan Selim ile birlikte Arap coğrafyasına girildiği tarihten itibaren, Birinci Dünya Savaşı’nın son yılına kadar yani harp içinde bile İstanbul’dan yola çıkan deve kervanları, gemilerle Mekke başta olmak üzere Arap vilayetlerine yardımlar, altınlar taşıdı. Osmanlı maliyesinin en bozuk olduğu zamanlarda bile bu yardım eksik edilmedi. Mekke’de Medine’de oturan hemen herkesi maaşa bağlamışlardı. Arap halkı bu gerçekleri unutmuştu, şimdi hatırlanıyor ve etkili olunuyor. Bu, iyiliği başa kakmak şeklinde olmuyor; bunu, yalanların ortaya çıkmasıyla kendiliğinden oluşan pozitif bir hava şeklinde anlamak lazım.
Mesela bir anekdot. Yavuz Sultan Selim Mekke ve Medine’nin de yer aldığı Hicaz bölgesini alınca devlette, kimin vali tayin edileceği merak konusu oluyor. Konu Yavuz’un önüne gelince Padişah öfkeleniyor ve “Bizim peygamberin torunlarına yönetici tayin etmek ne haddimize” diyor. Osmanlı hiçbir zaman Arabistan’da biz buraların hâkimi, sahibiyiz vurgusu yapmamıştır. Buralar alındıktan sonra Halife unvanı alan Yavuz adına hutbe okunurken “Hâkim-ül Haremeyn” denilince Sultan “haşa” demiş “Ben hadim-ül haremeynim. Biz buraya hizmet etmeye geldik”. Nitekim Padişahların sorguçları süpürge şelindedir, bu manayı sürekli başlarında taşımışlardır. Mısır’ın fethinden sonra da Mısırın başına yine oranın hanedanından biri bırakılmıştır. Artık Araplar bunları biliyorlar. Bizim Araplarla da ciddi bir gönül bağımız var. Küçük bir dokunuşla bile çok büyük bir enerji açığa çıkabilir. Üç yıl önce Afrika ülkesi Cibuti’nin ileri gelenlerinden bir zatı ağırlamıştım. Bana, ülkesinde düğünlerde söylenen İstanbul Feneri adlı bir türkü olduğunu gözleri yaşararak anlatmıştı.

 

Türkiye hafızi coğrafyasının büyüklüğü ve geleceği açısından nasıl bir misyona sahip?


Bugün dünyada büyük bir mücadele var. Bölgedeki gelişmelere bakıldığında Türkiye bu kavganın tam ortasında yer alıyor. Ülkemiz sadece kendi sınırları içindeki fiziki gücüyle bu büyük problemlerin, kavganın üstesinden gelmekte zorlanabilir. Ancak fiziki sınırlarının ötesinde ve çok çok üzerindeki etki alanını harekete geçirebilirse muazzam bir sinerji ortaya çıkar. İslam coğrafyasına karşı yürütülen bu savaşta Türkiye’nin gücü ve başarısı her şeyi tersine çevirebilir. Küçük bir test için bugün Filistin’e, Kudüs’e turist olarak gidin. Herhangi bir Filistinli sizin Türk olduğunuzu anlayınca hemen gelir, sizi kucaklar ve akabinde “neredesiniz, niye gelmiyorsunuz, ne zaman geleceksiniz” der… Kırım’da, Balkanlar’da, Afrika’da böyle karşılanırsınız.
Türkiye, hem bir Avrupa, hem Balkan, hem Akdeniz, hem Kafkas, hem Karadeniz, hem Kuzeybatı İslam-Arap, hem Asya havzasına sınırı olan; bütün bu coğrafyanın merkezinde bir umut vahası şeklinde yer alan bir büyük ülke. Coğrafya kaderdir der İbn-i Haldun. Tarihi boyunca başı sıkışan halkların sığınağı olmuştur. Ahmed Cevdet Paşa “Osmanlı insanlığın son adası” demişti, ne kadar hakikatli bir tespit…Mayasında bu var. Bugün de Türkiye etrafında yaşanan kargaşadan, savaşlardan mağdur olan insanların sığınağı konumunda. Mesela Yunan halkı bile II. harpte Almanlar ülkelerini işgal edince ve yine yetmişlerde albaylar cuntası darbe yapınca can havliyle Türkiye’ye sığınmışlardı. Meşhur Yunan tarihçi Dimitri Kitsikis, Yunanistan’ın geleceğinin Türkiye’ye siyasi olarak entegre olmasıyla var olabileceğini söylemektedir. Yine Macar Cumhurbaşkanı geçtiğimiz yıllarda Macar ulus kimliği kendini Osmanlıya borçludur demişti. Macaristan gibi her haçlı seferinde koçbaşı olan bir ülkede Türk, “kahraman düşman ”diye deyimleşmiştir.  Türkiye hafızi coğrafyasını, gönül coğrafyasını keşfetmeye, yeniden şenlendirmeye istekli ve hazır bir siyasi akla şükür ki bugün artık sahip durumda.

Yeniden ifade edeyim, Türkiye, soft power’ını, bugünün dünya realitesini dikkate alarak söylüyorum; arkasına hard power’ı koyarak tahkim edebilir. Ve buna mahkumdur…

 

 

 

TÜRKİYEDE İKTİDAR DERGİSİ HAZİRAN 2017 SAYISI

  • Bu haberi paylaşın:
YORUM YAZ
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (0)
Bu habere henüz bir yorum yapılmamıştır, ilk yorumu eklemek için yukarıdaki formu doldurunuz
Facebook ile Yorum Yap
Benzer Haberler
İslam İşbirliği Teşkilatı Kudüs için toplantı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip E..
Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ın memleketi Kayseri'de cami yaptır..
Metafizik İstihbarat Uzmanı Selçuk Bora, dünyayı kaosa sürükleyen büyük dev..
Prof.Dr.Ahmet Şimşirgil: "İslam dünyası Sultan II. Abdülhamid’den sonr..
Kazandığımızı nereye harcıyoruz? Eskiden bakkal yeterken, doktora yılda bir..
Kemal Kılıçdaroğlu İngiltere'de tuhaf işler peşinde. PKK yandaşlığıyla ..
Editörün Seçtikleri
Puan Durumları
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=